İSTİKLAL şairimiz M. Akif Ersoy Safahat’ta “Zulmü Alkışlayamam” şiirinde, “Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,/ Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!” diye haykırırken aklıma nedense hep Doğu Türkistan’daki mazlum kardeşlerimiz gelir.
Esaret ve zulmü hayatlarında yaşayan bu insanların neler çektiklerini maalesef hep üçüncü kimselerin anlatmalarından dinliyoruz. Bu sefer farklı bir karar aldım ve bizzat orada yaşananlara şahit olan bunları “Doğu Türkistan” kitabıyla bizlere ulaştıran Uygur Türkü Doğu Türkistan STK’lar Birliği Başkanı Hidayet Oğuzhan’a ulaştım. Çok kıymetli eserini bana ulaştırdığı gibi Doğu Türkistan üzerine çalışmaya koyuldum. Hem yazmış olduğu kitapla hem de diğer araştırmalarımızla sizleri 21. yüzyılın diğer bir zulüm kapısına doğru yola çıkaracağız…
***
Öncelikle gelin hep beraber acıların vatanı Doğu Türkistan’ı yakından tanıyalım.
Burası yaklaşık 2 milyon kilometrekare yüz ölçümüne sahip olan, 40 milyon Müslüman Türk’ün yaşadığı, sınırlarında Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Pakistan, Tibet ve Moğolistan devletlerinin olduğu büyük bir coğrafya.
Ve burası, bağımsızlık mücadelelerinden sonra 1955 yılında Doğu statüsü değiştirilen ve resmi adı Sincan, statüsü de “Uygur Özerk Bölgesi” yapılan, yer altı zenginlikleriyle Çin’in adeta petrol, demir-çelik, altın, kömür ve uranyum alanında stratejik bölgesi olan özel bir alan.
Mazisine baktığımızda 1759 yılından bu yana istiklal mücadelesiyle bilinen Doğu Türkistan, yaşatılan vahşetler nedeniyle 600 bini aşkın insanını Özbekistan’a, 300 bine yakın insanını Kazakistan’a, 100 bine yakın insanını da Kırgızistan ve Türkiye’ye göç ettirmiş. Doğu Türkistan’da kalan insanlar bunca zulme rağmen kendi öz kimliklerini olağanüstü zor şartlarda o topraklarda yaşatmaya devam ediyor.
Bu önemli hususta maalesef hepimiz bu kardeşlerimize yaşatılanlardan tabiri caizse bihaberiz. Yazımızın başında bahsetmiş olduğum kitabın belki de en acı kısımlarından biri de bu katliamlara ve zulümlere ayrıntılı yer vermesiydi. Baktığımızda 1990 “Barin Katliamı”, 1997 yılındaki “Gulca Katliamı” ki 300’den fazla Müslüman Türk gencinin -30 derece soğukta bekletilip ardından dondurulup öldürülmeleri zulmün en ağır olanlarındandı. 26 Haziran 2009 yılında T.C. Cumhurbaşkanı’nın Urumçi ziyareti sırasında Uygur Türklerinin çalıştıkları fabrikanın binlerce Çinliler tarafından basılıp şehit edilmeleri de ayrı bir ibret sayfasıydı. Yine 2014 yılında Türkiye’de bayramın ilk günü “Yarkent İlişku” katliamıyla Uygur Müslümanları şehit edilmiş, maalesef bayram tabiri caizse derin bir hüzne teslim olmuş.
Doğu Türkistan halkına yaşatılan katliamların dışında insanlık dışı birçok uygulama var ki inanın bunlar da bu topraklardaki insanların onur ve gururlarını incitmeye devam ediyor. Örneğin Doğu Türkistan Müslümanlarına özgü olan “Haşar” bunlardan biridir. İnsanlar ücretsiz mecburi hizmetle yılda 15 günden başlayarak zamanı aylarca süren çalışma sistemine tutulurlar. Uzak bölgelere götürülerek ücretsiz olarak zorla çalıştırılırlar. Islah ve Terbiye Merkezleri adı altında kurulan Çin Nazi Kampları da esaretin ayrı bir boyutunu bize gösterir. Buralara özel olarak alınanlar maalesef yurt dışında çocukları eğitim görenler, yurt dışında akrabaları olanlar, daha önce hac veya umre nedeniyle Suudi Arabistan’da bulunanlar ve Türkiye’ye seyahat veya ticaret maksatlı gidenlerdir.
Doğu Türkistan’da yürütülen diğer ilginç adım da Çin devletinin “Çinli Uygur İkiz Aile” genelgesidir. Böylece Çin’in iç bölgelerinden gelen Çinliler, Müslüman Türk ailelere bir bir taksim edilmektedir. Sözde Çin-Uygur Kardeşliği yürütülerek asimilasyona devam edilmektedir. 2017 yılında da “Aşırı Dinci Akımlarla Mücadele” adı altında 15 maddelik bir genelgeyle İslâm dini üzerine birçok konu toplumsal olarak bölgede yasaklanmıştır. Zaten ülke içinde seyahatleri -ki bunun için bile 19 farklı yerden izin almaları gerekmekte- ana dil konuşmaları ve dini faaliyetleri yasaklanan Doğu Türkistanlılar iyice zor duruma düşürülmüştür. Burada belki de en ilginç noktalardan biri camilere giriş için “Cami Giriş Kart”larının alınması gerektiğidir. Çünkü camilere girecek kişiler ve ibadet etmesi yasaklı olan gruplar bir bir belirlenmiştir. Üzücü olan şu ki pek çok kardeşimiz yakınlarının cenazelerini kendileri kıldırırken yakalanmış ve sırf bu yüzden hapis cezaları almıştır.
Yazarın kitabında dikkat çeken en önemli hususlardan biri de Doğu Türkistan’ın yer altı zenginliklerinden bahsetmiş olduğu kısımdır. Burası bana göre bazı noktaların daha net bir çerçevede anlaşılması için gerçekten çok önemli. Bakın bu kısımda neleri aktarıyor bizlere Hidayet Bey:
“Çin’de bulunan 148 maddenin 118 çeşidi Doğu Türkistan’dan çıkarılmaktadır. Çin’in petrol ihtiyacının yüzde 28’i Doğu Türkistan’dan karşılanmaktadır. Doğu Türkistan’da şimdiye kadar 5000 yerde maden ocağı işletmeye açılmış olup bu sayı Çin’deki toplam maden ocaklarının yüzde 85’ini teşkil etmektedir. Doğalgaz rezervi Çin’in 30 yıllık ihtiyacını karşılayacak kapasitededir. Petrol rezervi ise 8 milyar ton olarak tespit edilmiş ve her yıl 10 milyon ton petrol Çin’e taşınmaktadır. Çin’in kömür rezervinin yarısı da yine Doğu Türkistan’dadır. Ülke sanayi kuruluşlarında çalışanların yüzde 90’ını ve petrol tesislerinde çalışanların yüzde 99’unu bölgeye yerleştirilen Çinliler oluşturmaktadır. Bu sebepten Uygur Türkleri arasında işsizlik oranı oldukça yüksektir.”
Çin’deki İslâmî süreci araştırırken dikkatimi en çok çeken noktalardan biri de şüphesiz Hui Müslümanları oldu. Huiler, çoğunlukla Çince konuşan Doğu Asyalı etnik-dinsel gruplardan oluşmakta. Ortalama olarak da 100 milyonu aşan bir Hui Müslüman topluluğundan bahsedilmekte. Bu topluluk Müslüman olduktan sonra Çin’in her yerine dağılmış durumda. Bu noktada İslâmiyet’in buralara nasıl ulaştığı aklınıza gelebilir dostlar. Araştırmacı Mervenur L. Karadere “Çin Müslümanları” üzerine yaptığı bir çalışmada şu bilgileri bizlerle paylaşıyor:
“Çin tarihi kayıtlarına göre İslâmiyet, bu bölgeye 7. yüzyılda Tang ve Song hanedanlıkları döneminde (618-1279) ulaşmıştır. Yüzyıllar içerisinde diplomatların ve tüccarların gidiş gelişiyle Çin’i ve Arabistan’ı birbirine bağlayan ekonomik ve kültürel bir köprü kurulmuştur. Bu köprü ile antik Çin medeniyeti tüm dünyaya ulaşma fırsatı bulurken, İslâm dini de Çin’de yayılmaya başlamıştır. Tarihî kayıtlarda, 651-798 arası süreçte 39 Arap elçinin siyâsî ziyaretler için, Arap ve Fars birçok tüccarın da ticaret için Çin’e geldiği belirtilmektedir. Bu süreçte geliştirilen iyi diplomatik ve ticarî ilişkiler İslâm’ın Çin topraklarında yayılmasının yolunu açmıştır. Arap Yarımadası’ndan Asya’ya ticaret için giden birçok Arap tüccar gibi buraya gelen tüccarlardan bazıları da Çin topraklarına yerleşmiş ve buralarda camiler, medreseler yaptırmış, yerli insanlarla evlenip çocuklarını burada yetiştirmiştir. İslâmiyet bugün Çin kontrolü altında olan Doğu Türkistan bölgesine ise 10. ve 11. yüzyıllarda yayılmaya başlamıştır.”
Bu arada şunu da bilelim ki Hui Müslümanlar, Doğu Türkistanlı Müslümanlara nazaran farklı bir imtiyazla tanınıyor ve onlara yönelik hiçbir yasaklama devlet tarafından ön görülmüyor. Yazarın bahsettiğine göre Çin Devleti aslında İslâm devletlerine karşı siyâsî, ve ekonomik olarak farklı bir vitrini önlerine sunmuş oluyor.
Mervenur L. Karadere çalışmasında bu hususu da şöyle özetliyor: “Çin yönetiminin Uygurların yaşadığı Sincan bölgesinin haricinde, ülke çapında dağınık hâlde yaşayan Müslüman Huilerin dinî yaşamlarına yönelik yaptırım uygulamaması dikkat çekici bir unsurdur. Eğitim, sağlık ve çalışma gibi hayatın pek çok alanında Han Çinlilerle eşit haklara sahip olan Huiler, genellikle evliliklerini de Han Çinlilerle yapmaktadır. Bu evlilikler aracılığıyla İslâm’ın Çin’de yayılması da sağlanmaktadır. Çin hükümetinin sonradan İslâm’ı tercih eden Han Çinlilere yönelik herhangi bir yaptırımı yoktur.”



