BİR erkek için kadınsız hayat zindan, tek bir kadınla
sürülen hayat ise işkencedir. “Hem onunla, hem onsuz” deyiminin en yerine
oturduğu durum, işte erkeğin yaşadığı bu duyguda yatmaktadır! Zira kadın-erkek
ilişkisi, tatlı olduğu kadar sıkıntılı bir ilişkidir. Birçok problemi çözen,
birçok sıkıntının üstesinden gelen erkek, kadın söz konusu olduğunda çıkmaza girer.
Erkek, kadında ne aradığını bilemez. Ama kadın erkekte
ne aradığını bilir. Birlikteliklerin tümünde erkek kadında ne aradığını
bilmediği için mutsuz, kadın ise ne istediğini bildiği için mutludur. Bu yüzden
erkek, kadın konusunda hep bir hasret duygusu ve eksiklik yaşar. Öyle güçlüdür
ki bu hasretlik duygusu, erkeği filozof etmiştir. “Eflatun’u Eflatun/filozof
eden eşidir” şeklindeki meşhur deyimi böylece anlamını bulur.
Eflatun, meşhur eseri “Şölen”de sevgi ve dostluk
üzerine büyük laflar ederken, gerçekte eşi ve dostlarıyla yaşadığı tecrübeye
dayanarak konuşmuştur. Hiçbir tensel doyum, ruhsal doyumu bastıramaz. Her
ilişkiden sonra erkeğin yaşadığı, derin bir boşluktur. Hırçın akan ırmak gibi,
erkek kadına doğru akarken kabarır, köpürür ve denize dökülen su gibi kaybolup
gider. Erkeğin kadınla ilişkisinden sonraki durumu da ırmağın denize
dökülmesine benzer. Denizin içinde yok oluş, kayboluştur erkeğin yaşadığı duygu.
Erkeğin kadına olan duygusu o denli büyük ve güçlüdür ki, bu gücün büyüklüğüyle ilişkide yaşanılan boşluk orantılıdır. Duygu ne kadar güçlü ise, yaşanılan boşluk o denli büyüktür. Çünkü kadın tensel olarak kuşattığı erkeği ruhsal olarak kuşatamaz. Erkeğin kadın karşısında trajedisi işte bu noktada başlar! Ve bu yüzden derin ve güçlü duygularla şöyle seslenir: "Ne hasta bekler sabahı,/ Ne taze ölüyü mezar,/ Ne de şeytan bir günahı/ Seni beklediğim kadar..."[i]
Kadın, erkeği iç çekişmelere sürükler. Bu, erkeğin
kadında aradığını bulamamasının getirdiği bir arayıştır. Bedensel açlıktan daha
çok ruhsal açlıktan kaynaklanır. Erkek kadında gönlünü doyuracak özellikler
arar. Ve bu yüzden kadını, adını koyamadığı ama aradığı noktaya getirmek ister.
Kadınla erkek arasındaki çatışma da bu noktada başlar. Erkek, herkesin inandığı
gibi kadını kendine benzetmek için değil, ruhunun boşluğunu doldurmak için
disipline etmek ister. Ama kadın erkeği bizzat kendine benzetmek, duygularını
ve gönlünü eğlendirmek ister. Erkek, kadının kadın olarak kalmasından yanadır. Ama
kadın, Dante’nin belirttiği gibi “erkeğin evcilleşmesinden” yana… Erkekten
kadınca duyarlılıklar göstermesini ister.
Gandhi, “Erkeklerin gönlüne kim kadınlar kadar güçlü
seslenebilir” diye belirtirken kadının kadın olarak gücünü ve erkeğin kadın
karşısında gönül söz konusu olunca ne denli zayıf olduğunu söylemek ister.
Erkeğin kadını korkulan bir mahlûk olarak görmesi de işte burada kendini
gösterir! Şeytan ile kadın aynı noktada buluşur. Şeytan güç yetirilmeyen bir
varlık olarak zihninde yer aldığından, bu anlamda kadın, erkeklerin korkulu
rüyası olur. Kadın da kendine biçilen bu rolü oynamaktan zevk alır adeta. Bedenî
olan güçsüzlüğünü, şeytanî olarak güçlendirmek ister. Yukarıdaki “Ne hasta
bekler sabahı,/ Ne taze ölüyü mezar,/ Ne de şeytan bir günahı/ Seni beklediğim
kadar” dizesi bu anlamda önemlidir. Zira bir şairin en duygulu anında kadını
günahla eş görmesinin bilinçaltını ele vermektedir.
Peki, kadında olmayan nedir?
Yine bir Latin atasözünde, “Kadın, cehennemin
kapısıdır” diye geçer. Cehennemi böylece öte dünyada yaşadığımız bir gerçek
olmaktan daha ziyade, kadın karşısında -bu dünyada- soyut olarak yaşadığımız
bir mekân olarak düşünürsek daha yerinde olur. Çünkü kadın olgusu, erkeğin
kafasını ve kalbini meşgul eden, içinden çıkılmaz bir kısır döngüdür. Bu döngü,
erkeğin cehennemidir. Hz. Ali’nin “Evlilik istediğiniz gibi olursa cennetiniz,
değilse cehenneminizdir” dediği gerçek, işte burada kendini gösterir! Yani
dünyada iken kadınla cehennemi yaşamak… Sevmek ulaşamamak, ulaşmaksa sükût-u
hayale uğramak… Mecnun’un Leyla’ya olan aşkı ile Eflatun’un eşi karşısında
yaşadığı sıkıntı bir cehennemdir.
Erkek, kadını elde ettiği anda da büyük bir pişmanlık
veya yaşanmışlığın verdiği sıkıntıyla şöyle der: “Kadından kendisinde olmayanı
isteriz./ Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz.”[ii] Peki,
kadında olmayan nedir? Erkek kadından ne ister? Bir defa kadında, erkeğin
cinsel yönden istediği her şey vardır. Kadın “Cemal” sıfatının, erkekse “Celal”
sıfatının tezahürü olarak vasıflandırılmıştır. Güzellik, cazibe, fizik, şehvet
ve ruh, bütün bunlar kadın cinsinde tecessüm etmiştir.
Erkeği kadına hayran bırakan, onun peşi sıra
sürükleyen, hatta aşkla deli divane eden, kadındaki bu haslettir. Ama kadın
erkeğe -ruhu hariç- her şeyini verir. Kadının erkekten esirgediği ruh ise
gerçekte, kadının farkında olmadığı en büyük gücü ve zenginliğidir. Erkeğin,
kadının teninde zannederek aradığı bu ruh, gerçekte yarım kalmış (ruh) bir
parçadır. Erkek ruh ikizini arayıştadır. “Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular”
diyen Şair, gerçekte ete kemiğe bürünmüş kadını değil, ulaşıp da eksiğini
tamamlayamadığı kadının yokluğuna işaret ediyor. Olmayan kadın, erkeğin anlam
yüklediği kadındır. Yoksa kadın vardır, ama ortada erkeğin aradığı ruh yoktur.
Erkek bir kadını severken işte o ruhu kadına giydirir!
Öylece sever ve sonra bakar ki, aslında birlikte yaşadığı kadın, o ruhtan
yoksun kadındır. Olmayan bir vasfı kadına yüklemenin getirdiği pişmanlıkla “Ne
kadınlar sevdim, zaten yoktular” diyerek duygularını açığa vurur.
Kadının bunda hiçbir suçu yoktur. Çünkü kadın bedenini
vermekte cömert, ruhunu vermekte ise ketumdur. Hatta kendisi bile bu ketumluğun
farkında veya bilincinde değildir. Erkekleri kendine kul köle eden çok nadir
kadın vardır; bunlar zeki kadınlardır. Erkeğin kendilerinden ne istediğini
bildikleri için, ona göre yaklaşır ve onları ellerine alırlar. Bir de
bakarsınız, dünyayı titreten bir kral, bir kadının önünde köpek gibi yalvarıyor.
Napolyon’un eşine yazdığı mektuplara bakınız… Savaş meydanlarında çarpışan bir
komutan değil de bir kadın önünde titreyen zavallı bir yaratık gibi durur.
Tanrı’yla savaşan Nietzsche, Salome’nin peşi sıra deli divane olmuştur. Salome,
kedinin fareyle oynadığı gibi Nietzsche ile oynayıp durmuştur.
Kadının, erkeğin ruhunu ele geçirmek gibi bir derdi
yoktur. Ama erkeğin böyle bir derdi olduğu için her sevdiği kadına olmayan
hasletler/anlamlar yükler, hakikatle karşılaştığı zaman da bunun bir hezeyan
olduğunu anlar ve yıkılır, kaybetmişlik duygusuna kapılır. Güreşe doymayan
pehlivan gibi yeni arayışlara, yeni aşklara koşar, hayatını ve servetini
kadınlar uğruna heder eder ama yine de amacına ulaşamaz. Çünkü kadında aradığı
o ruh, gerçekte kendi kafasında kurguladığı bir hezeyandan başka bir şey
değildir. İdeal olan kadın, gerçekte erkeğin kafasında idealize ettiği
kadındır. Yoksa kadında o idealizmden hiçbir emare yoktur.
Kadını idealize etmekten kaçınarak, ancak onlarla
güzel ilişkiler kurabilirsiniz. Kadınlar arasında hiçbir zaman ayrım yapmamak
gerekir. 16. Lui gibi -kirli, pasaklı, güzeli çirkini, esmeri sarışını, her ne
olursa olsun- “Kadın, kadındır” diyerek hepsini sahiplenmek gerekir. Böylece kadın ruhuna takarak Nietzsche gibi
acı çeken bir filozof olacağınıza, George Best gibi, “Servetimin yüzde doksan
beşini kadınlara ve alkole harcadım. Geri kalanını çarçur ettim” diyerek
kadınsız geçen günlerin kayıp yıllar olduğunu düşünebilirsiniz. Eğer kadında
olmayanı kadına yüklerseniz, kadın, cehenneminiz olmaya devam edecektir.



