Kadın cehennemdir

Hz. Ali’nin “Evlilik istediğiniz gibi olursa cennetiniz, değilse cehenneminizdir” dediği gerçek, işte burada kendini gösterir! Yani dünyada iken kadınla cehennemi yaşamak… Sevmek ulaşamamak, ulaşmaksa sükût-u hayale uğramak… Mecnun’un Leyla’ya olan aşkı ile Eflatun’un eşi karşısında yaşadığı sıkıntı bir cehennemdir.

BİR erkek için kadınsız hayat zindan, tek bir kadınla sürülen hayat ise işkencedir. “Hem onunla, hem onsuz” deyiminin en yerine oturduğu durum, işte erkeğin yaşadığı bu duyguda yatmaktadır! Zira kadın-erkek ilişkisi, tatlı olduğu kadar sıkıntılı bir ilişkidir. Birçok problemi çözen, birçok sıkıntının üstesinden gelen erkek, kadın söz konusu olduğunda çıkmaza girer.

Erkek, kadında ne aradığını bilemez. Ama kadın erkekte ne aradığını bilir. Birlikteliklerin tümünde erkek kadında ne aradığını bilmediği için mutsuz, kadın ise ne istediğini bildiği için mutludur. Bu yüzden erkek, kadın konusunda hep bir hasret duygusu ve eksiklik yaşar. Öyle güçlüdür ki bu hasretlik duygusu, erkeği filozof etmiştir. “Eflatun’u Eflatun/filozof eden eşidir” şeklindeki meşhur deyimi böylece anlamını bulur.

Eflatun, meşhur eseri “Şölen”de sevgi ve dostluk üzerine büyük laflar ederken, gerçekte eşi ve dostlarıyla yaşadığı tecrübeye dayanarak konuşmuştur. Hiçbir tensel doyum, ruhsal doyumu bastıramaz. Her ilişkiden sonra erkeğin yaşadığı, derin bir boşluktur. Hırçın akan ırmak gibi, erkek kadına doğru akarken kabarır, köpürür ve denize dökülen su gibi kaybolup gider. Erkeğin kadınla ilişkisinden sonraki durumu da ırmağın denize dökülmesine benzer. Denizin içinde yok oluş, kayboluştur erkeğin yaşadığı duygu.

Erkeğin kadına olan duygusu o denli büyük ve güçlüdür ki, bu gücün büyüklüğüyle ilişkide yaşanılan boşluk orantılıdır. Duygu ne kadar güçlü ise, yaşanılan boşluk o denli büyüktür. Çünkü kadın tensel olarak kuşattığı erkeği ruhsal olarak kuşatamaz. Erkeğin kadın karşısında trajedisi işte bu noktada başlar! Ve bu yüzden derin ve güçlü duygularla şöyle seslenir: "Ne hasta bekler sabahı,/ Ne taze ölüyü mezar,/ Ne de şeytan bir günahı/ Seni beklediğim kadar..."[i]

Kadın, erkeği iç çekişmelere sürükler. Bu, erkeğin kadında aradığını bulamamasının getirdiği bir arayıştır. Bedensel açlıktan daha çok ruhsal açlıktan kaynaklanır. Erkek kadında gönlünü doyuracak özellikler arar. Ve bu yüzden kadını, adını koyamadığı ama aradığı noktaya getirmek ister. Kadınla erkek arasındaki çatışma da bu noktada başlar. Erkek, herkesin inandığı gibi kadını kendine benzetmek için değil, ruhunun boşluğunu doldurmak için disipline etmek ister. Ama kadın erkeği bizzat kendine benzetmek, duygularını ve gönlünü eğlendirmek ister. Erkek, kadının kadın olarak kalmasından yanadır. Ama kadın, Dante’nin belirttiği gibi “erkeğin evcilleşmesinden” yana… Erkekten kadınca duyarlılıklar göstermesini ister. 

Gandhi, “Erkeklerin gönlüne kim kadınlar kadar güçlü seslenebilir” diye belirtirken kadının kadın olarak gücünü ve erkeğin kadın karşısında gönül söz konusu olunca ne denli zayıf olduğunu söylemek ister. Erkeğin kadını korkulan bir mahlûk olarak görmesi de işte burada kendini gösterir! Şeytan ile kadın aynı noktada buluşur. Şeytan güç yetirilmeyen bir varlık olarak zihninde yer aldığından, bu anlamda kadın, erkeklerin korkulu rüyası olur. Kadın da kendine biçilen bu rolü oynamaktan zevk alır adeta. Bedenî olan güçsüzlüğünü, şeytanî olarak güçlendirmek ister. Yukarıdaki “Ne hasta bekler sabahı,/ Ne taze ölüyü mezar,/ Ne de şeytan bir günahı/ Seni beklediğim kadar” dizesi bu anlamda önemlidir. Zira bir şairin en duygulu anında kadını günahla eş görmesinin bilinçaltını ele vermektedir. 

Peki, kadında olmayan nedir?

Yine bir Latin atasözünde, “Kadın, cehennemin kapısıdır” diye geçer. Cehennemi böylece öte dünyada yaşadığımız bir gerçek olmaktan daha ziyade, kadın karşısında -bu dünyada- soyut olarak yaşadığımız bir mekân olarak düşünürsek daha yerinde olur. Çünkü kadın olgusu, erkeğin kafasını ve kalbini meşgul eden, içinden çıkılmaz bir kısır döngüdür. Bu döngü, erkeğin cehennemidir. Hz. Ali’nin “Evlilik istediğiniz gibi olursa cennetiniz, değilse cehenneminizdir” dediği gerçek, işte burada kendini gösterir! Yani dünyada iken kadınla cehennemi yaşamak… Sevmek ulaşamamak, ulaşmaksa sükût-u hayale uğramak… Mecnun’un Leyla’ya olan aşkı ile Eflatun’un eşi karşısında yaşadığı sıkıntı bir cehennemdir.

Erkek, kadını elde ettiği anda da büyük bir pişmanlık veya yaşanmışlığın verdiği sıkıntıyla şöyle der: “Kadından kendisinde olmayanı isteriz./ Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz.”[ii] Peki, kadında olmayan nedir? Erkek kadından ne ister? Bir defa kadında, erkeğin cinsel yönden istediği her şey vardır. Kadın “Cemal” sıfatının, erkekse “Celal” sıfatının tezahürü olarak vasıflandırılmıştır. Güzellik, cazibe, fizik, şehvet ve ruh, bütün bunlar kadın cinsinde tecessüm etmiştir.

Erkeği kadına hayran bırakan, onun peşi sıra sürükleyen, hatta aşkla deli divane eden, kadındaki bu haslettir. Ama kadın erkeğe -ruhu hariç- her şeyini verir. Kadının erkekten esirgediği ruh ise gerçekte, kadının farkında olmadığı en büyük gücü ve zenginliğidir. Erkeğin, kadının teninde zannederek aradığı bu ruh, gerçekte yarım kalmış (ruh) bir parçadır. Erkek ruh ikizini arayıştadır. “Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular” diyen Şair, gerçekte ete kemiğe bürünmüş kadını değil, ulaşıp da eksiğini tamamlayamadığı kadının yokluğuna işaret ediyor. Olmayan kadın, erkeğin anlam yüklediği kadındır. Yoksa kadın vardır, ama ortada erkeğin aradığı ruh yoktur.

Erkek bir kadını severken işte o ruhu kadına giydirir! Öylece sever ve sonra bakar ki, aslında birlikte yaşadığı kadın, o ruhtan yoksun kadındır. Olmayan bir vasfı kadına yüklemenin getirdiği pişmanlıkla “Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular” diyerek duygularını açığa vurur.

Kadının bunda hiçbir suçu yoktur. Çünkü kadın bedenini vermekte cömert, ruhunu vermekte ise ketumdur. Hatta kendisi bile bu ketumluğun farkında veya bilincinde değildir. Erkekleri kendine kul köle eden çok nadir kadın vardır; bunlar zeki kadınlardır. Erkeğin kendilerinden ne istediğini bildikleri için, ona göre yaklaşır ve onları ellerine alırlar. Bir de bakarsınız, dünyayı titreten bir kral, bir kadının önünde köpek gibi yalvarıyor. Napolyon’un eşine yazdığı mektuplara bakınız… Savaş meydanlarında çarpışan bir komutan değil de bir kadın önünde titreyen zavallı bir yaratık gibi durur. Tanrı’yla savaşan Nietzsche, Salome’nin peşi sıra deli divane olmuştur. Salome, kedinin fareyle oynadığı gibi Nietzsche ile oynayıp durmuştur.

Kadının, erkeğin ruhunu ele geçirmek gibi bir derdi yoktur. Ama erkeğin böyle bir derdi olduğu için her sevdiği kadına olmayan hasletler/anlamlar yükler, hakikatle karşılaştığı zaman da bunun bir hezeyan olduğunu anlar ve yıkılır, kaybetmişlik duygusuna kapılır. Güreşe doymayan pehlivan gibi yeni arayışlara, yeni aşklara koşar, hayatını ve servetini kadınlar uğruna heder eder ama yine de amacına ulaşamaz. Çünkü kadında aradığı o ruh, gerçekte kendi kafasında kurguladığı bir hezeyandan başka bir şey değildir. İdeal olan kadın, gerçekte erkeğin kafasında idealize ettiği kadındır. Yoksa kadında o idealizmden hiçbir emare yoktur.

Kadını idealize etmekten kaçınarak, ancak onlarla güzel ilişkiler kurabilirsiniz. Kadınlar arasında hiçbir zaman ayrım yapmamak gerekir. 16. Lui gibi -kirli, pasaklı, güzeli çirkini, esmeri sarışını, her ne olursa olsun- “Kadın, kadındır” diyerek hepsini sahiplenmek gerekir.  Böylece kadın ruhuna takarak Nietzsche gibi acı çeken bir filozof olacağınıza, George Best gibi, “Servetimin yüzde doksan beşini kadınlara ve alkole harcadım. Geri kalanını çarçur ettim” diyerek kadınsız geçen günlerin kayıp yıllar olduğunu düşünebilirsiniz. Eğer kadında olmayanı kadına yüklerseniz, kadın, cehenneminiz olmaya devam edecektir.



[i] Necip Fazıl, Çile

[ii] Necip Fazıl, Çile