MEDENİYETLERİN
kendine has bir davranış dili vardır ve bunu işaret ve semboller üzerinden dışa
vurur. Nesilden nesle aktarılan bu sembol ve işaretlerin derin anlamları
üzerinde durulmaya değerdir. Zira bu sembol ve işaretler, ait oldukları
medeniyetlerin zihniyetlerinin dışavurumudur. İnsanın davranış biçimi, onun ait
olduğu medeniyetin dilidir aynı zamanda. Bu dilin oluşması, binlerce yıllık
tecrübe, gözlem ve yaşanmışlığı içinde barındırmaktadır. Aynı şekilde bu
zihniyetin aktarılma süreci de bazen binlerce yıllık bir zaman dilimine yayılır.
İşaret ve semboller,
aktarılma sırasında anlam kayması yaşayabildiği gibi bozulmadan günümüze kadar
da ulaşabilirler. Özellikle kadim medeniyetler bir sembolik dil oluştururken,
binlerce yıllık tecrübelerden hareketle anlam manzumelerini oluştururlar. Bu
manzumeler o denli güçlü ve derindir ki ait olduğu topraklarda kökleşip
derinleşirler. Yine kavramların içini güçlü insanî ve irfanî değerlerle
doldurduklarından kutsala dönüşürler. Kadim gelenek karşısında kutsalı reddeden
modernizmin en büyük açmazı, zamana direnememesi ve günübirlik olmasıdır.
Modernizmin dili günübirlik,
insanı öteleyen ve kadim tecrübeden yoksun bir karakter taşır ve hatta bu
anlamda kadim medeniyetin sembol ve işaretlerini amacından saptırarak -içini
boşaltarak- kullanmaktan çekinmez. Modern dünya eşya üzerinden insana
yaklaştığından, felsefesini de bunun üzerine kurgular. Özellikle eşya ile insan
arasında kurmaya çalıştığı bağ, gerçekte insanı eşyaya indirgemek ve eşyayı da
insana yükseltmektir. Bunun örneğini, kişinin kendini arabasıyla tanımlamasında
veya kullandığı teknolojik bir eşya ile ifade etmesinde görebiliriz. Bu yüzden
modern hayat insanî olanla çatışır ve insanoğlunu kendine yabancılaştırır.
Modern medeniyetin oluşturmak
istediği kadın (davranış) diline baktığımızda, kadını kadın olarak ele
almadığını, ona erkeksi bir rol biçtiğini görürüz. Bu rolün içinde kadının
erkeksileşen davranışları yanında, onu köleleştirici bir ruh pompaladığını da görürüz.
Hatta modern medeniyet yalnız kadını erkeğe özendirmez, erkeği de kadına
özendirerek davranış bozukluğuna iter. Modern medeniyetin özellikle kadın dili
üzerinden kendini tanımladığı ve felsefesini onun üzerinden yaptığı bir
gerçektir. Öyle ki, bu dilin özelliklerini modern kadının davranışlarından
okumak mümkündür.
Vahşi ama esir
Kadim medeniyetlerin şerefli
olarak gördüğü insanı modernizm, hayvanî/vahşi olana indirgeyerek gündelik
hayatın esiri eder. Örneğin modern hayat, kadını erkekle eşit bir çizgiye
çekerken, kadınsal olandan uzaklaştırır ve mutsuz eder. Zira modern dünyada
tutunma ve mutlu etme adına öne
sürdüğü bütün gerekçeler, aslında onun acısını çoğaltır. Hatta kavramları
yerinde kullanmadığından onu mağdur dahi eder.
Mesela adalet yerine “eşitlik”
koyulduğunda ve kadın bu iki kavramdan yalnızca “eşitlik” ile erkek karşısına
çıkarıldığında, bu kavramların başta “kadınlar olmak üzerinde” rol
değişikliğine/sapmalara neden olur. Kadın kendine has özellikleriyle var olmaya
değil de erkeğe ait özelliklerle sosyal hayatta yer edinmeye çalışır. Kadını
mutlu etme adına erkeksi roller biçen modern hayat, böylece kadını kadın
olmaktan çıkarıp erkeksileştiren bir noktaya iter. Kadın, eşit olmak üzere
çıktığı bu yolda farklı kimlik ve davranışlara bürünür ve Sezai Karakoç’un bir
şiirinde dile getirdiği gibi, “kadının
üstün olduğu ama mutlu olmadığı günleri” yaşar.
Kadının erkeğe kendini kabul
ettirme/benzeme olayında yaşadığı durum, gerçekte Franz Fanon’un “Siyah Deri,
Beyaz Maske” adlı çalışmasında ortaya koyduğu “siyahın beyaza benzeme
psikolojisi”nde kendini gösterir.
Siyahın beyaza benzemek
istemesi neyse, kadının erkeğe benzemesi de odur. Fanon bu kitabında, “Beyaz’a benzemek, onun gibi olmak isteyen
siyah insanın önünde tek bir yol vardır: Beyaz insana benzemek… Zira siyah
insana uzunca zamandan beri beyazın tartışılmaz üstünlüğünü kabul
ettirilmiştir. Bundan dolayı bütün gayretiyle beyaz insanın değerler örgüsüyle
yoğrulmuş bir varoluş hamlesi gerçekleştirmek ister. Biri kalkıp da bana siyah
adamın en az beyaz adam kadar zeki olduğunu ispata çalıştığı zaman ona derim
ki, ‘Zekâ kimseyi kurtarmamıştır şimdiye kadar’…” diye yazar.
Fanon’un üzerinde durduğu
siyah-beyaz ayrımı olgusunu kadın-erkek üzerinden okumak mümkündür. Zira beyaz
adamın yerini erkek, siyah adamın yerini kadın alır.[i]
Birinde renk üzerinden bir ayrıma gidilirken, diğerinde cinsiyet üzerinden
ayrıma gidilir. Geçmişte siyah-beyaz ayrımı üzerinden üretilen medeniyet, bu
defa cinsiyet üzerinden kadın ve erkek üzerinde gerçekleştirilmeye çalışılır.
Kadını erkeğe benzeterek veya ona bambaşka roller vererek, biyolojik olarak
erkekle aynı olduğu ve aynı davranışları göstermesi istenir.
Siyah kadının kafasındaki beyaz erkek, aynı şekilde siyah erkeğin kafasındaki beyaz kadın imgesinin yarattığı travma ile kadının erkeğe özenmesi olgusu bu anlamda aynı noktada buluşur. Aradaki tek fark şudur: Siyah-beyaz ayrımı şiddet üzerinden icra edilirken, kadının erkeğe dönüştürülmesi ise “eşitlik” kavramı üzerinden inşa edilir ve sosyal hayata kazandırılan kadın, aslında kimliğini/kişiliğini kaybeden kadındır.

Etikten uzaklaştırıldıkça
fantazyaya dönüşen değerler
Aslında modernizm, kadını
erkeksileştirimeye çalışırken kadim gelenekten aldığı birtakım ritüelleri
tersyüz ederek, gerçekte kadına nasıl baktığının da ipuçlarını verir. İyi bir
gözlemci, modern kadının sosyal yaşamdaki davranış biçiminden, onun bu
medeniyet içinde nasıl bir dile sahip olduğunu anlar. Kadim medeniyetlerde
kadınların süslenme aracı olarak yaptığı dövmelerin dinî ve kültürel anlamları
vardır ve bu dövmeler, onların durdukları yeri, ait oldukları medeniyetlerin
kodlarını gösterir. Örneğin, kadının alnına yaptığı ay veya yıldız dövmesi,
onun Sabiilik inancına bağlı olduğunu, aynı şekilde iki yanağı ve alnına
yaptığı üçleme ise Nasranîliğin istavrozunu sembolize eder. Eğer bu dövme bir
erkeğin şakağında bir tabanca ve kurşun şeklinde yer
alıyorsa, bu da onun kahramanlığının ve öldürdüğü insan sayısının işaretidir.
Yok, şakağında tokmak resmi varsa, bu, onun köle veya azap olduğunun
işaretidir.
Kadim medeniyetlere ait bir
ritüel olan dövme üzerinden bir okuma yaptığımızda kimin nerede durduğunu ve
yüzünde taşıdığı işaretle ait olduğu sınıfı görebiliriz. Bu, kadim
medeniyetlerin bir süs aracıyla insana bakışının bir göstergesidir. Zira aynı
kadim medeniyetler, oturdukları meskenlerin kapısına dahi işaret ve semboller
yaparak fiziki hayatı metafizikle birlikte yaşatmaya çalışmışlardır (keçi boynuzu,
geyik kellesi, şab, göz boncuğu vs.). Dolayısıyla kadim medeniyetlerin dili her
zaman irfanî olmuştur ve toprakta kök salan ağaç misali aidiyetleri oldukça
güçlüdür.
Bu medeniyetlerden emaneten
aldığı ritüelleri (işaret ve sembolleri) modern insan, gelişigüzel biçimde kullanarak
gerçek anlamından saptırmıştır. Estetik ve etik olanı sembolize eden kadim
ritüeller, modern zamanlarda yalnızca estetik olanla yetinmiş ve etikten
uzaklaşmıştır. Modern kadın yüzüne ve vücuduna yaptırdığı dövmelerle
süslenirken, gerçekte ne yaptığının farkında değildir. Bir süs aracı olmaktan
öte, bir inanç ve aidiyet işareti olan dövme, modern kadının fantazyalarını
gerçekleştirdiği bir hobiye dönüşmüş, içi boşaltılmıştır.
Yine modern kadının bir süs
aracı olarak gördüğü takıların da kadim medeniyetlerdeki karşılığı oldukça
anlamlıdır. Bugünün aristokrat kadınlarının ayaklarına taktıkları halhal ile
burunlarına taktıkları hızma/halka/küpe, geçmişte yalnız köle ve cariyeleri
tanımak için kullanılan işaretlerdir.
Köleliğin ve cariyeliğin
işareti olan halhal ve hızma, modern hayatta kadınların süs aracına
dönüşmüştür. Aslında modern hayatı kurgulayanlar, halhal ve hızmayı süs aracı
olarak dayatırken ne yaptıklarının bilincindedirler. Gerçekte modern kadını da
vahşi kapitalizmin bir parçası olarak algıladıklarından, onları modern bir köle
ve cariyeye dönüştürmüşlerdir. Bunu yaparken de modayı kullanmış, dünün köle ve
cariyesinden bugünün modern köle ve cariyesini yaratmışlardır. Böylece hâkim
olan kültürün duygusunu okşayan ritüeller icat edilmiştir.
Modern kadınlar ise giyim
kuşamları ile erkeksileşirken, dövme ve takılarıyla cariyeleştiklerinin
farkında değillerdir. Bu anlamda yalnız kadınlar değil, erkekler de kulaklarına
küpe takarak ve kadın gibi saç uzatarak farklı bir kimliğe bürünmektedirler.
Modernizmin erkeğe ve kadına dayattığı bu dil, insanî olmayan bir dildir.
Özellikle de kadın için “mağdur” olanın dilidir.
Çelişkiler tuzağında kadın
Modern kadının üstün olmak
adına girdiği bu yol, onu kimliksizleştirip yalnızlaştırmaktadır. Tarihin
hiçbir döneminde kadınla erkek bu denli bir arada olmamış ve tarihin hiçbir
döneminde kadın ve erkek arasındaki anlam bağı bu denli karmaşıklaşmamıştır.
Yakınlaştıkça birbirini
anlamaya çalışacakları yerde birbirinden uzaklaşmaktadır kadın ile erkek.
Aslında iki cinsi yakınlaştırırken aralarına duvarlar inşa eden modern hayat,
fıtrî olan kadın dilini fıtrî olmayan sembol ve ritüellere dönüştürmüştür.
Modern hayat ürettiği kültürle yontulmuş “yumuşak” erkek tipleri yaratırken,
aynı şekilde yontulmamış “sert” kadın tipleri de üretmektedir. Yaratılışın
dışında üretilen bu dil ne kadını mutlu etmekte, ne de erkeği; hatta kadın, “Kadınlığımı
kazanayım” derken kaybetmekte ve çelişkiler yaşamaktadır.
Her medeniyet, kendi dilini
inşa eder. Kendini inşa ettiği değerlerin sağlamlığı, onun bulunduğu yeri
gösterir. Sağlam değer yargıları olmayan ve geçmişin irfanî değer yargılarını
bozarak taklit eden medeniyetler, kendilerini tükettikleri gibi insanı da
tüketirler. Günümüzdeki kadın-erkek ilişkilerinde, özellikle de kadın üzerinden
ortaya konulan ritüellere baktığımızda bunu açık şekilde görürüz.
Kadınlar mutlu değildirler,
ama mutlu olmaya çalışırlarken bilmezler ki burunlarına taktıkları hızma,
kendilerini cariyeliğe götüren bir işaret ve ayaklarına taktıkları halhal da
yine kendilerini esir eden bir halkadır. Eğer bugün ruhsal bir daralma
yaşanıyorsa, başka medeniyetlerden bozarak aldığımız ritüellerden dolayıdır.
Çünkü işaret ve semboller, içselleştirildikleri zaman ritüele dönüşürler. İçselleşmeyen
ritüellerse bize yalnızca acı verirler. Kadınların dışa vurduğu dil, bugün
mağdurun dilidir. Ancak kendisi olan başkasına özenmez. Kendisi olamayan ise,
cellâdına âşık mahkûma benzer ve büyük acılar çeker.
[i] Bu noktada Michel Jackson’un, derisini beyazlatmak için sayısız ameliyat masasına yattığı, burnunu beyazlara benzetmek için estetik yaptırdığını hatırlamak yeterli olacaktır. Yine bundan yıllar önce, romanında yarattığı homoseksüel bir karakterden dolayı eleştirilen ve sorulan bir soruya cevap veren Attila İlhan, Avrupa uygarlığının kadını erkeğe, erkeği kadına benzetmeye çalıştığını, geleceğin dünyasında kadınımsı erkekler ve erkeksi kadınların olacağını söylemiş, gelecekte erkek ve kadının birbirine yaklaşacağını (rol çalacağını) ima etmiştir. Ne yazık ki, bugün gelinen nokta Attila İlhan’ı doğrulamıştır. Modern kadın ile kadim gelenekten gelen kadın arasında büyük uçurumlar oluşmuştur.



