Kadife kalpli, yüce gönüllü, aslan yürekli

Gerçekten de Bosna direnişi, Bosna Müslümanları ve onlara destek veren diğer unsurlar açısından tarihte düzgün ahlâkın en çok gözetildiği savaşlardan birisidir ve Aliya bu konuda bizlere “keşke şunu yapmasaydı” dedirtmemiş olan bir liderdir. Tarih onu sadece bilge bir düşünür değil, müşfik bir aile reisi, hapishanelerin ve zulümlerin yıldıramadığı bir direnişçi, adaleti ve hukuku her daim üstün tutan bir siyasetçi ve dâvâ adamı, hayatının son çeyreğinde çok nitelikli bir devlet adamı ve komutan olarak yâd edecek.

100 YIL önce 8 Ağustos 1925’te bir Kuzey Bosna kasabasında dünyaya geldi. İlk gençlik yıllarını geçirmeye başladığı Saraybosna, İslâmî ve entelektüel teorik donanımını da sağlamlaştırdığı şehir oldu. Aktivist tabiatı da teori-pratik birlikteliğini en başından itibaren ve hayatı boyunca güçlü tutan temel özelliğiydi. 


Henüz lise öğrencisiyken Avrupa felsefesinin temel metinlerini okumuş ve “Mladi Müslümani- Genç Müslümanlar” olarak bilinen grupla temasa geçmişti. Bu hareketin temel belirleyicisi İslâm ve o günün dünya düzeninin belirleyicisi olan faşizm ve komünizme karşı duruşuydu. Birkaç kez tutuklanıp salıverilmeden sonra 1946’da 13 arkadaşı ile birlikte üç yıl hapse mahkûm edildiğinde 21 yaşındaydı. Hatıratında bu sürenin yarısını aç geçirmenin dışında özel bir işkenceye tabi tutulmadığından bahseder. 


“Kuşkusuz ikimiz, kentte hava saldırısı sirenlerini duyduğunda mutlu olan yegâne kişilerdik”


Mahkûmiyetini tamamladıktan sonra 18 yaşından beri tanıdığı Halida isimli kızla evlendi. “Tarihe Tanıklığım” isimli hatıratında izdivacını şöyle anlatır: 


“Savaş sırasında tanışmıştık ve hava saldırısını haber veren sirenler ne zaman çalsa bir araya gelirdik. Ve bu giderek daha sık oluyordu çünkü İtalya’daki üslerinden öncekinden daha kısa aralıklarla -bazen gün içinde birkaç kez- havalanan İngiliz Hava Kuvvetleri’ne bağlı uçaklar Macaristan’daki hedefleri bombalamaya giderken Saraybosna üzerinden uçuyorlardı. Bazı zamanlar öldürücü yüklerini kentin üzerinde düşürüyorlardı. İnsanlar panik hâlinde mahzenlere ve hava saldırısı sığınaklarına doğru kaçışırken Halida ile ben, bize hiçbir şey olmayacağından emin, bir taşın ya da en yakındaki bir bankın üzerinde otururduk. Kuşkusuz ikimiz, kentte hava saldırısı sirenlerini duyduğunda mutlu olan yegâne kişilerdik.


Ben üç yıllık mahkûmiyetimi geçirmekte iken, birbirimize, içinde sevgiden sonra en sık sonsuzluk -insanlar bunu önemsemeksizin ve sorumsuzca kullanır- kelimesinin geçtiği tutku dolu mektuplar yazmayı sürdürdük. Düşünüyorum da, hapishanedeki sansürcülerim, kulağa hoş gelen sözcüklerle dolu mektuplarımızı okurken oldukça eğlenmiş olmalılar.


Evliliğimden sonra ailenin kadın üyeleri tarafından daha önce hiç olmadığı kadar çevrelenmiştim. Eşim Halida’dan başka, kızlarım Lejla ve Sabina ve onların ardından da beş kız torunum geldi: Yakın aile çevremde o latif cinsin tam sekiz üyesi bulunuyordu. Kadınların yaşama tarzlarını ve karşılaştıkları sorunları anlamaya başladım. Erkek olduğum için Rabbime şükran borçluydum ve kadınlara, yani insanlığın daha az şanslı olan kısmına karşı bir dayanışma borcum varmış gibi geliyordu.”


Aliya’nın 19 Ekim 2003’te vefatının ardından ayrılıkları fazla uzun sürmedi, sadece 4 ay sonra 20 Şubat 2004’te Halida Hanım da Saraybosna’da Rahmeti Rahmana kavuştu. 


12 arkadaşın hiçbirisi pişmanlık dilemedi


Sosyalist rejim tarafından 1949 ve 1951 yıllarında uygulanan baskınlar ve yapılan yargılamalar neticesinde Genç Müslümanlar Teşkilatı tamamen dağıtıldı. Bütün önderler ya hapiste ya da firariydiler. 1975’e kadar süren sert komünist bir rejimin ardından, 1978’e değin çok sınırlı da olsa insanların özgürlük duygusunun hissedilebilir hâle geldiğinden söz eder.


31 yaşındayken Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş olan Aliya, 1983’ün 25 Mart’ında “devlete karşı fesat tertip etmek ve düşünce suçu işlemekten” yargılandı. Tutuklandıktan sonra hücre hapsindeyken 100 günden fazla sorgulandı. Yayınladığı “İslâm Deklarasyonu” isimli kitabı temelinde bir teşekkül oluşturmak, toplumsal düzeni tehlikeye koymak ve karşı devrimci etkinlikler ve düşünce suçu işlemekten yaklaşık bir ay süren yargılama(!) neticesinde 14 yıl hapis cezası aldı.


12 arkadaşı da toplamda 90 yıl hüküm giydiler. Hiçbirisi yumuşama göstermedi, pişmanlık dilemedi. Kendisi de son söz olarak mahkeme heyetine şunları söyledi: “Yugoslavya’yı seviyorum ama onun yönetimini değil. (...) Bütün sevgimi özgürlüğe veriyorum ve geriye yetkililer için bir şey kalmıyor. Bu itibarla beyan ederim ki: Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslâm dâvâsının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslâm, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adıdır.”


Saraybosna’dan Foça Cezaevi’nde katillerin bulunduğu bölüme nakledildi. Kendisine mahkûmiyetinin 4. yılında “üst mâkâmların” birinden içinde pişmanlık ifadeleri bulunan bir af dilekçesi karşısında serbest bırakılma teklifi iletildi, tereddütsüz reddetti. 


Tutuklanmasının 6. yılında dönemin küresel politik rüzgârlarının Yugoslavya’ya etkisi sebebiyle Cumhurbaşkanı tarafından cezasının kalan kısmının affedilmesi üzerine serbest bırakıldı. Hapishane yıllarını “Özgürlüğe Kaçışım-Zindandan Notlar” başlığı ile 1999’da yayınlanan kitabında teferruatlı bir biçimde anlatır.





Bilge lider Aliya’nın en etkileyici fotoğraflarının kendisini cephelerdeyken askerî üniformayla gösterenlerden bazıları olduğu düşünülür. Hani şu kamuflaj desenli askerî parkasını giymeyerek omuzuna almış olduğu görüntüler… Bazen meskun mahalde, bazen cephelerde tespit edilen bu enstantanelerde en dikkat çeken husus, mecburen girmiş olduğu bu özgürlük savaşını bir an önce âdil bir zaferle sonuçlandırıp, barış düzenine geçiş arzusunu hâl diliyle izhar edişidir.



Aliya İzetbegoviç asla ayrılıkçı bir devlet peşinde koşmadı


Hürriyetine kavuştuktan sonra Aliya İzetbegoviç dâvâ arkadaşları tarafından SDA (Demokratik Eylem Partisi)’nın başına getirildi. Yapılan genel seçimlerden sonra kendisi Cumhurbaşkanı, SDA da en büyük parti olarak iktidara geldi. 


SSCB’nin dağılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılması ile başlayan süreç, Yugoslavya krizinin patlamasına sebep oldu. İki blok arasında adeta bir tampon devlet olarak var olan ülke, ihtiyaç ortadan kalktığı için tabii seyrine bırakılarak parçalanmasına göz yumuldu. 6 federal devletten oluşan Yugoslavya, kendisini “asıl” addeden Sırpların Hırvatistan’a saldırması ile içinden çıkılması zor bir duruma evrildi. Zira hemen önce Slovenya bağımsızlığını ilan etmiş ve AB tarafından hemen tanınmıştı. Çünkü hamiliğini Almanya yapmaktaydı. Hırvatistan da aynı şekilde davranınca Sırplar ortak sınırlarının olması ve coğrafî olarak arada kalan devletin de Bosna-Hersek olması sebebiyle Hırvatistan’a, “Büyük Sırbistan” hayaliyle saldırıya geçti. Uzun süren bu çatışmalar devam ederken sıranın kendilerine gelme ihtimalinin güçlenmesi üzerine Aliya, parlamentoda Bosna-Hersek’in Yugoslavya’dan ayrılıp bağımsızlaşmasını referanduma sundu.


Aliya İzetbegoviç asla ayrılıkçı bir devlet peşinde koşmadı. Aksine Müslümanların ve diğer mazlumların haklarının iade edileceği demokratik bir Yugoslavya’nın bütünlüğünü son ana kadar müdafaa etti. Slovenya ve Hırvatistan’ın ardından Makedonya’nın da bağımsızlığını ilan etmesinden sonra ayrı bir ulus devlet kurma aşkıyla değil, fakat Bosna’nın tabii çeşitliliğini muhafaza etme adına çok çetin bir mücadelenin liderliğini yaptı. Çünkü artık sadece Sırbistan ve Karadağ’dan ibaret bir Yugoslavya’da kalmak, pratikte “Büyük Sırbistan”ın parçası olmak anlamını taşıyordu. 


Referandumun hemen ardından pratikte Sırp ordusu durumuna getirilmiş olan Yugoslavya Federal Ordusu yani Avrupa’nın 4. güçlü ordusu, 2.500 kişilik polis gücü dışında bir silahlı gücü bulunmayan Bosna-Hersek’e saldırdı. Yıllar öncesinden Belgrad’daki “Sırp Derin Devleti” tarafından projelendirilen “etnik temizlik harekâtı” böylece başlamış oldu. 


Hırvatistan ve Sırbistan savaşı sürerken, bölgede savaşın yayılmasını önlemeye matuf olarak silah ambargosu uygulanmaya başlanmıştı. Aynı ambargonun Bosna-Hersek’e uygulanması, kendi ordularını kurmalarını ve silahlanmalarını çok geciktirmiş olduğundan bu durum Boşnakların nüfusunun yüzde 10’unu şehit vermelerine yol açtı. Savaş boyunca Boşnaklar aleyhine en etkili uygulama olan bu ambargo savaş bitene kadar devam etti. Savaşın ilk 1,5 yılında Bosnalı Müslümanlar yani Boşnaklar ve onlara destek veren güçler, hem Sırplara hem de Hırvatlara karşı savaşmak zorunda kaldı. Daha sonra Hırvatlarla uzlaşma sağlanarak bugünkü Boşnak-Hırvat Federasyonu’nun temelleri atıldı. 





“Türkler buraları tahrip etmediler çünkü inandığımız kitap bu türden bir tahribatı reddediyor”


Savaşın süre olarak yarılandığı en zor anların atlatılmış gibi göründüğü, ordunun kurulup zaferlerin kazanılmaya başlandığı ve nispi bir rahatlığın sağlandığı günlerde kendilerine uygulanan bunca zulüm, vahşet, haksızlık, işkence ve katliamlara benzeri gaddarlık ve insafsızlıkla karşılık vermenin mümkün olduğu günlerde, emri altındaki sivil ve asker yöneticilere mesajı ve talimatı şöyleydi:


“Görüyorsunuz, Allah bizi zor bir imtihandan geçiriyor. İnsanlarımız boğazlanıyor, kadınlarımız ve çocuklarımız öldürülüyor, camilerimiz yıkılıyor ve biz ne onları ne de onların kadınlarını ve çocuklarını öldürmek ne de kiliselerini yakmak istiyoruz. Bunları yapmak istemiyoruz çünkü bazı istisnalar olsa da bu bizim tarzımız değil. Bazı askerler burada ve bunu onlara söyleme fırsatı buluyorum. Bu herkese ulaştırmamız gereken bir mesaj. Kazanacağız; çünkü öteki dine, öteki ulusa ve politik duruşa saygılıyız. Çünkü bu meşakkatli zamanda demokrat olmaya çabalıyoruz. Çünkü aklı başında ve dürüst insanlarız. Aslında herhangi bir kutsal nesneyi tahrip etmemiz, bizlere sarih bir şekilde yasaklanmıştır. Sırbistan’a dört asır boyunca Türkler hükmetmiş olmasına rağmen bu yasaklama sayesinde, Decani, Gracanica ve Sopacani manastırları yerlerinde duruyorlar. Türkler buraları tahrip etmediler. Çünkü inandığımız kitap bu türden bir tahribatı reddediyor.”


Tünelin ucunda ışığın göründüğü, savaşın kazanılma ihtimalinin yükseldiği ve devletin yeniden şekillenmesinin iyiden iyiye konuşulduğu bir dönemde 25 Mart 1994’te Saraybosna’da SDA kongresinde görüşlerini şöyle deklare etmişti: 


Eski Yugoslavya ordusu, kırk yıl boyunca paranoyak bir tutkuyla silah depoladı. Her yıl çok büyük miktarlarda para harcadılar. Son iki yıl içinde topladıkları her bir demir parçası, bu talihsiz ülkenin tepesine indi. 


Olumsuzluklarımızla birlikte benim için asıl önemli olan şunu söyleyebilmek: Bizler insan olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve başarılı olmaya çalıştık. Ancak bunu onlardan dolayı yapmadığımızın altını çizmeliyim. Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık, onlardan dolayı değil. Onlara hiçbir şey borçlu değiliz. İnsan olmak ve insan kalmak, Allah’a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur. Onlara karşı değil. Böylesine bütünüyle ahlâkî olan bir kavramı yani insan olmak ve insan kalmak kavramını politik dile çevirdiğimizde bu ne anlama gelir? Politik dilde bu, hukuka uygun bir devlet kurmaya çalışacağız demektir. Bu aynı zamanda uygulamada şu anlama gelir: Bu devlette hiç kimse dininden, ulusal ya da politik inancından dolayı zulme uğramayacak. Bu bizim en temel yasamız, imtihanda bu nedenle başarılı olduk. Yasal otoritenin ve Bosna-Hersek ordusunun kontrolünde olan yerlerde hâlâ katedrallerden ve kiliselerden yükselen çan seslerini duyabilirsiniz. Orada hâlâ Hırvatlar ve Sırplar var. Diğer tarafta ise yalnızca onlar var. Bütün olumsuzluklarımız ve mücadelemiz ile birlikte böylesi bir tavrı savaş zamanında muhafaza edebilmişsek, barışta benzer, hatta çok daha iyi bir tavrı ortaya koyacağımıza eminim.”





O, tarihe “insan olmak ve insan kalmanın” numunesi olarak altın harflerle geçti


Tarihte kazanılması en zor hatta imkânsız gibi görülen savaşlardan birisini Allah’ın inayeti ile başkomutanlığını ve siyâsî liderliğini kendisinin yaptığı Bosna-Hersek kazandı. Teferruatı ile incelendiğinde askerî, siyâsî, diplomatik, ekonomik, medyatik ve sosyal hainliklerin bütün kombinasyonlarının uluslararası planda uygulandığı bir asimetrik savaştan, bir imha projesini imha ederek çıktı. Bunun işaretini belki de müjdesini savaşın bitiminden yaklaşık bir yıl önce 1994 AGİK (daha sonra AGİT adıyla teşkilata dönüşen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nın Budapeşte zirvesinde) Batı’nın bütün devlet ve hükümet başkanlarının (Bill Clinton, Boris Yeltsin, John Major, Helmut Koln, Francois Mitterrand, Miloşeviç, Karadzic ve diğerlerinin) yüzlerine karşı gözlerine bakarak yaptığı konuşmada şöyle ifade ediyordu: 


“Özgürlük savaşlarının bütün analizleri boşa çıkaran açıklanamaz bir boyutu vardır. Bu yüzden belirli askerî ve politik tahliller sürekli yanlış tahminlere yöneltir. Halkımız özgürlüğü için savaşıyor, ondan da öte yok olmamak için! Bu tür mücadeleleri sürdürmek genellikle çok zordur. Fakat böyle savaşların kaybedilmesi de çok zordur. Son elli yıl içinde yapılan hiçbir bağımsızlık savaşı kaybedilmedi. Bizim özgürlük mücadelemiz neden kaybedilecekmiş anlayamıyorum. Hiç kimse bizi 150.000 askerimizin silahlarını teslime zorlayamaz. Burada bulunan herkese bu gerçeği hem bizim hem de kendilerinin iyiliği açısından göz önünde bulundurmalarını tavsiye ederim. Bosna dostlarının bu sözlerden rahatsız olmayacağını umarım. Diğerlerine gelince, bunca olup bitenden sonra umurumda değiller.”


Zevatın pek azı Bosna dostuydu. Kendi kamuoyları onlar gibi düşünüp istemese de pek çok Avrupalı lider, saldırgan tarafları himaye ediyor, Bosna-Hersek ordusu cephelerde ardı ardına zaferler elde ettiği hâlde, uluslararası platformlarda Bosna yönetimine yenilgiyi kabul edip anlaşma masasına oturması yönünden baskı uyguluyordu. Meydan okumasının sebebi buydu. 


Varlığına kastederek düşmanlık yapan istisnasız bütün mevkidaşları savaş suçlarından, insanlığa karşı suç işlemekten, soykırımdan yargılanmış veya yargılanırken o, tarihe “insan olmak ve insan kalmanın” numunesi olarak altın harflerle geçti.


Ona göre “tarihi Allah yazar, biz sadece nerede duracağımıza karar veririz”


Bosna’nın bilge liderinin cesur, sebatkâr, mütevekkil ve insanî duruşunun en derininde yatan etken, İslâmî imanıdır. Bu, kendisinin tarihe ilişkin düşüncesini de etkilemiştir. Ona göre “tarihi Allah yazar, biz sadece nerede duracağımıza karar veririz”.


Bilge lider Aliya’nın en etkileyici fotoğraflarının kendisini cephelerdeyken askerî üniformayla gösterenlerden bazıları olduğu düşünülür. Hani şu kamuflaj desenli askerî parkasını giymeyerek omuzuna almış olduğu görüntüler… Bazen meskun mahalde, bazen cephelerde tespit edilen bu enstantanelerde en dikkat çeken husus, mecburen girmiş olduğu bu özgürlük savaşını bir an önce âdil bir zaferle sonuçlandırıp, barış düzenine geçiş arzusunu hâl diliyle izhar edişidir.


Gerçekten de Bosna direnişi, Bosna Müslümanları ve onlara destek veren diğer unsurlar açısından tarihte düzgün ahlâkın en çok gözetildiği savaşlardan birisidir ve Aliya bu konuda bizlere “keşke şunu yapmasaydı” dedirtmemiş olan bir liderdir.


Tarih onu sadece bilge bir düşünür değil, müşfik bir aile reisi, hapishanelerin ve zulümlerin yıldıramadığı bir direnişçi, adaleti ve hukuku her daim üstün tutan bir siyasetçi ve dâvâ adamı, hayatının son çeyreğinde çok nitelikli bir devlet adamı ve komutan olarak yâd edecek.


Mekânı cennet olsun…