KÜÇÜK bir beylikten dünya imparatorluğuna dönüşen Devlet-i Âli Osman, altı yüzyılı aşkın bir zamanda farklı etnik unsurları bünyesinde barındırmıştır. Bu zaman zarfında azınlıkların kültürel ve dinî kimliğini muhafaza ederek tebasını fark gözetmeksizin aç ve açıkta bırakmamaya gayretkâr bir siyaset gütmüştür.
1789 Fransız İhtilali ile Avrupa, siyâsî ve toplumsal alanda dönüşüme sahne oldu. Fransa’da başlayan ulusçuluk akımları ilerleyen zamanlarda diğer devletlere sıçradı. Devrim başladığında Osmanlı tahtında III. Selim’i görüyoruz. Bu dönemde Osmanlı, Rusya ile savaş hâlindeydi. Mısır, Fransızların işgali altında, Balkan sorunları patlak vermiş, Belgrad kaybedilmiş, Hicaz bölgesindeki Vahhabi sorunu bölgeyi etkisi altına almıştı. Osmanlı topraklarındaki bu gibi sorunlar buhranlı dönemlere kapı aralıyordu. İlk olarak Karlofça ve Pasarofça ile başlayan toprak kayıplarının artması, reform yapılmasını gerekli kılıyordu. III. Selim savaşlardaki başarısızlıklardan ötürü durumun sebeplerini araştırmaya önem vermiş, özellikle askerî alandaki yeniliklerden başlayarak Nizam-ı Cedid adında Batılı tarzda bir ordu kurmuştu. Yapılan yenilikler istenilen düzeye ulaşmadığı gibi III. Selim döneminin de sonunu getirmiştir.
II. Mahmud’un merkezî iktidara karşı gelişen muhalefeti kontrol altında tutmak için daha köklü reformlar yaptığını görüyoruz. II. Mahmut da tıpkı III. Selim gibi toplumsal çalkantıların ve devlet yönetimindeki çözülmenin reformlarla atlatılabileceği inancındaydı. Şu farkla ki, yumuşak ve kararsız tutumlarıyla tanınan III. Selim’in tersine, katı ve radikal yöntemler kullanmak, II. Mahmud’un başlıca özelliğidir. (1) Sultan Mahmud, Balkanlar’da çıkan isyanları bastıramamasını gerekçe göstererek yeniçerileri ortadan kaldırdı. Böylece yeniçerilerin desteğini alamayan ulema sınıfının etkisini azaltıp kendi nüfuzunu güçlendirdi. Kendisine sadık modern bir ordu oluşturdu.
Orduda başlayan ilk reformlar az çok kök salınca, bunları başka alanlardaki reformlarla tamamlayıp kuvvetlendirmek üzere teşebbüslere girişildi. 1838 yılında II. Mahmud mevcut Osmanlı müesseselerinin yanı sıra Batılı örnekte askerî, idarî ve adlî üç meclis kurdu. Böylece bir taraftan reformları ordudan gayrı alanlara yaymak fikri, diğer taraftan Batılı devletlerin imparatorluğun Hıristiyan ahalisine eşitlik ve teminat verilmesi yolundaki ısrarlı siyâsî reforma zemin hazırladı. Bu reform, 1839 yılında “Tanzimat Hareketi” olarak meydana çıktı. (2)
Yaşanan değişim ve dönüşümler zihinsel bir değişimi de tetikledi
Mustafa Reşit Paşa, genç yaşta padişah olan Sultan Abdülmecid’i razı ederek Tanzimat Fermanı’nı ilan ettirdi. Böylece Batılı ülkeler Hıristiyan tebanın haklarını bahane ederek Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmayacaktı. Tanzimatla topluma verilen haklar, halkın mücadelesi sonucu kazanılmış haklar değildir, bizzat padişah tarafından verilmiş haklardır. Batı’ya gitmiş bir kısım devlet adamları Batı’yı yakından tanımış, yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. Aslında Tanzimat’la bürokratik nüfuzun hareket kabiliyeti artırılmış ve bu güç “Saray’ın” yani “Padişah’ın” yerine ikame edilmeye çalışılmıştır. Bu güç dengesi 1878 yılında II. Abdülhamid’in Kanun-i Esasi’yi yürürlükten kaldırmasına kadar devam etti.
Paris Barış Antlaşması’ndan önce duyurulan Islahat Fermanı’yla, Tanzimat Fermanı’yla gayrimüslimlere tanınan can, mal, ırz ve namus güvenliğinin yanısıra eşitlik prensibi de deklare edilmiş, bu haklar toplumun her kesimine yaygınlaştırılmıştır. Islahat Fermanı’yla aslında var olan statü teminat altına alınmıştır. Ancak burada Batı baskısının kendini hissettirmesi, millî hakimiyete zarar vermiş ve bundan sonra da Osmanlı hükümetine bu baskı devam etmiştir.
On sekizinci yüzyıl sonunda “eski güçlü günlere dönme” amacıyla başlayan modernleşme/ Batılılaşma hareketleri, on dokuzuncu yüzyıl itibariyle “devleti kurtarma” amacına bürünerek daha etkili biçimde devam eder. Osmanlı modernleşmesinin başlangıç noktasını askerî konular oluştururken askerî alandaki düzenlemelere paralel olarak merkezileşmenin artması, kurumların Batı modeline göre dönüştürülmesi, merkezileşme ile bağlantılı olarak bürokrasinin öneminin artması gibi siyasal açıdan çok yönlü değişimler yaşanır. Yaşanan değişim ve dönüşümler zihinsel bir değişimi de tetiklerken bu dönemde farklı bir aydın grubunu ortaya çıkarır. (3)

İhsan Süreyya Sırma’ya göre Jön Türkler, iktidara gelmek için Sultan’a karşı azınlıklarla iş birliğinde bulunmuştur. Sırma, çalışmasında, dönemin büyükelçisinin Paris’e yazdığı bir nottaki şu ifadeleri aktarır: “Ekselanslarının çok iyi bildiği gibi, bizim bu reformlardan maksadımız, Osmanlı Devleti’ni kalkındırmak değil, Ayasofya üzerinde parlamakta olan hilali indirip, yerine tekrar Hıristiyan haçını koymaktır.”
Yeni Osmanlılar
Yeni Osmanlılar, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi ve Şinasi gibi yazar ve mütefekkirlerin bir araya gelerek kurmuş olduğu cemiyettir. Tanzimat’tan Meşrutiyet’e kadar geçen dönemde etkin bir şekilde devletin kötü gidişatı, Batı kaynaklı formüllerle iyileştirme amacı güdülmüştür. Bir teşekkül olarak nerede, nasıl kurulduğu hakkındaki bilgiler net değildir. Yeni Osmanlılar hakkında yakın zamana kadar tek kaynak, Ebüzziya Tevfik Bey’in 1909 yılında yayınladığı “Yeni Tasvir-i Efkâr” gazetesinde “Yeni Osmanlıların Sebeb-i Zuhuru” adlı yazı serisi olmuştur. (4) Ancak bu eserdeki bilgilerin çelişkili durumu yazının güvenilirliğini zedelemiştir. Ebüzziya’daki bilgi kargaşası Kaya Bilgegil tarafından çözümlenmiş, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin aslında Avrupa’da kurulduğu (1867) ve Belgrad Ormanı’ndaki toplantıda teşkil edilen cemiyetin Fransızca “misyon” anlamında “meslek” adını taşıdığı tespit edilmiştir. (5)
Cemiyet mensuplarının çoğunluğu dönemin edebiyatçılarından meydana gelmiş daha sonra devlet adamları da dahil olmuştur. Yeni Osmanlılar Hareketi’ni bir arada tutan unsur, Tanzimat döneminde yapılan reformların eleştirisi olmuştur. Reformların yetersiz olduğu vurgusu ile birlikte özellikle Âli Paşa ve Fuat Paşa gibi bürokratlar eleştirildiler. Yapılan reformlarla bürokratların otoritesi genişlemişti. Bürokratları da denetleyecek meşruti bir yönetim ve modern bir anayasa fikri etrafında toplandılar.
Cemiyet “İttifak-ı Hamiyet” yani “Vatanperverler Birliği” adıyla bir araya geldi. Mehmet Bey, Namık Kemal, Nuri Bey, Reşat Bey, Ayetullah Bey, Refik Bey gibi isimler toplumun farklı kesimlerini temsil ediyordu. Farklı kültürel ve entelektüel çevreden gelen Yeni Osmanlıları Şerif Mardin, dört farklı reformcu grup olarak sınıflandırır. Mustafa Fazıl, Mehmet Bey ve Halil Şerif liberal gelişme fikrini savunanlar; Namık Kemal’in temsil ettiği, Batı fikirlerinin hürriyet ve milliyet çerçevesinde savunanlar; Ali Suavi’nin benimsediği halkın temsilcisi/ halkçı kanat ve son olarak Ziya Paşa gibi Osmanlı nazırları yani Babıali ile mücadeleyi benimseyenler olarak sınıflandırmaktadır. (Mardin, 2017, s. 92-93) (6)
Genellikle gazete ile alakaları olan genç aydınlar, devletin geri kalmışlığı, dışarıdan yapılan baskılar ve ulusçuluk akımlarına karşı ülke bütünlüğü gibi sorunların ancak anayasal parlamenter bir sistemle çözüme kavuşacağını savunuyordu. Gazetelerde bu görüşlerini halka deklare ederken İslâmî literatürü kullanmayı da ihmal etmediler. Yeni Osmanlıların siyâsî katılımla ilgili düşüncesi, padişahın haklarını sınırlandıracak bir anayasa uygulanması ve halkın seçeceği temsilcilerden oluşan bir yasama meclisinin var olmasıdır. Bu sistem Müslüman olmayan tebaayı da devlete sadık hale getirecek ve bu sayede Avrupa devletlerinin çeşitli konularda azınlıkların haklarını korumak bahanesiyle Osmanlı’nın içişlerine karışmasına engel olacaktı. (Akşin, 2017, s. 24) (7)
Sadrazam Âli Paşayı öldürerek bir darbe planladıkları haberi Âli Paşa tarafından öğrenilince cemiyet üyelerinin bazıları tutuklandı. Mehmet, Nuri ve Reşat Beyler yurt dışına kaçtı. Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi isimler çeşitli memurluklarla İstanbul’dan uzaklaştırıldılar. Daha sonra Avrupa’ya giderek muhalif çalışmalarını burada sürdürdüler. Avrupa’ da onları ayakta tutan, Mustafa Fazıl Paşa olmuştur. Destek çekilince cemiyet içi çözülmeler başlamış zamanla cemiyet dağılmıştır.

Jön Türkler
III. Selim zamanında başlayan ve II. Mahmud döneminde artarak devam eden yenileşme hareketleri Osmanlı’yı Batı’nın kapılarını açmaya mecbur bıraktı. Zaruri alanlarda Avrupa’dan ithal edilen reformların yanı sıra kültür ve fikir akımları da beraberinde geldi, bunlardan da en çok genç mektepliler etkilendi. Öğrenim için Avrupa’ya giden öğrenciler, Avrupa’da görev yapan bürokratlar, Tanzimat Dönemi’nin aydın ve devlet adamları, Tercüme Odası’nda yabancı dil öğrenen gençler, askerî okullarda ve Tıbbiye’de okuyan öğrenciler Batılı fikirlerden etkilenerek nispeten elit bir kadro oluşturdular. Sultan Abdülaziz döneminde bu kadronun muhalif fikirlerinin artık örgütlü bir harekete evrildiğini görüyoruz. Kendilerini “Yeni Osmanlılar” olarak tanımlayan bu örgüt, kimi tarihçilere göre fikrî birikimlerini Jön Türklere miras bırakmış, harekete öncülük yapmışlardır.
Fransa’da aşırılık taraftarı olanlar için kullanılan “Jeunes Frances” tabirinden mülhem “Jeunes Turc” olarak Türkçe telaffuzuyla “Jön Türkler” şeklinde kullanılmıştır. Jön Türkleri tarif etmek için genel bir fikriyattan bahsetmek hatalı olur. Onları etrafında toplayan ortak fikir, II. Abdülhamid rejimine duyulan hoşnutsuzluk, rejimi devirerek yerine meşrutî bir yönetim tesis etme amacı olmuştur.
Çekirdek kadrolar itibariyle Jön Türklüğün dünya görüşü pozitivizm ve biyolojik materyalizmden kuvvetli bir biçimde etkilenmiş ve cemiyetin bazı önde gelen liderleri, bilhassa 1905 öncesinde siyâsî bir amaçtan ziyade toplumsal gelişmenin önünü tıkadığını düşündükleri dinin yerine bilimi hâkim kılma gibi felsefî mefkûrelerin peşinde koşmuşlardır. (8)
1878’de Meclis’i Mebusan’ın mecburi tatilinden sonra Jön Türk hareketinin meşrutiyeti yeniden yürürlüğe koymak adına toparlanıp teşkilatlanmaya başladı. İlk gizli örgütlenmeyi Askeri Tıbbiye öğrencileri arasında, Ohrili İbrahim Ethem (Temo) başkanlığında Konyalı Mehmet Emin, Diyarbakırlı İshak Sukuti, Arapkirli Abdullah Cevdet, Kafkasyalı Mehmet Reşit bir araya gelerek İttihad-i Osmani Cemiyeti’ni kurdular. Cemiyet, İtalya’daki Mason kökenli Karbonari Cemiyeti’nin gizlilik esaslarına göre kuruldu. Üyelerin cemiyete isim yerine numara kullanarak kaydolmaları, sadakat yemini usulleri Mason gelenekleri ile birebir örtüşmekteydi. Cemiyet hızlı bir şekilde söz sahibi kişileri içine alarak devlet kademelerinde yaygınlaştı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti
1895 yılından itibaren Jön Türk hareketinde gruplaşmalar ortaya çıktı. Başı çekenler arasında Ahmet Rıza “Meşveret” adlı gazetesiyle, Murat Bey Mısır’da “Mizan” gazetesiyle, Abdullah Cevdet Cenevre’de “İçtihat” isimli bir dergi ile faaliyet gösterdi. “Jön Türk hareketi içinde, en önemli grubu temsil eden, Prens Sabahattin oldu. İmparatorlukta ademi merkeziyetçi bir idare kurup, ferdi teşebbüsü teşvik etmek ve aydınların devlet memuriyeti yerine verimli işlere girmesini sağlamak suretiyle imparatorluk yapısını baştan aşağı değiştirmeyi tasarlıyordu.”
Hiçbir zaman homojen bir yapıya sahip olamayan Jön Türkler ortak bir hareket yolu belirlemek amacıyla Paris’te bir araya geldi. 4 Şubat 1902’de gizlice toplanan cemiyet, II. Abdülhamid’i devirmek için bir ihtilal hazırlığı havasında ilk kongrelerini gerçekleştirdiler. Ortak karar alınamadı, konferans ikiye bölündü. Prens Sabahattin, ihtilale ordu ve dış yardımın katılması görüşünü savunuyordu. Teşebbüsi Şahsi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti kuruldu. Ahmet Rıza Bey’in başında bulunduğu aykırı görüşü savunan grup ise cemiyetin adını “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti” şeklinde değiştirdi. Bundan böyle bu cemiyet, Jön Türklerin en ileri gelen teşekkülü oldu. (9)
1906 yılında çoğunluğu subaylardan oluşan on kişi Selanik’te Osmanlı Hürriyet Cemiyet’ini kurdu. 1908 İhtilalini yapacak olan bu cemiyetin üyeleri “Mektepli”lerden oluşmaktaydı. Cemiyet, silahlı kuvvetler çevresinde hızla yayıldı. Aynı yıl Ahmet Rıza Bey’in Cemiyeti, Osmanlı Hürriyet Cemiyet’i ile birleştikten sonra daha da kuvvetlendi. Ahmet Rıza Bey’in isteği üzerine “İttihat ve Terakki Cemiyeti” ismini aldı. Jön Türkler 1907 yılında 2. kongresini topladı. Paris’te toplanan katılımcıların başında İttihat ve Terakki Cemiyeti, Teşebbüsi Şahsi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ve Ermeni Taşnaksütyun Komitesi bulunuyordu. Kongrede II. Abdülhamid’i devirmek için ihtilal yapılmasında karar birliğine varıldı, parlamentolu bir rejim ve bunun için yapılacaklar konusunda cemiyetler arasında mutabakat sağlandı. İttihatçılar Balkanlar’daki unsurlarla devlete karşı anlaştılar. Rumeli’de büyük çoğunluğa hâkim duruma geldiler. Makedonya probleminin Batı destekli çözümünün önündeki tek engel Abdülhamid olarak görülüyordu.
Bu bulanık hava içinde 3 Temmuz 1908 günü Kolağası (yüzbaşı) Niyazi Bey, askerleri ve sivil fedailerden oluşan 400 kişilik grubuyla Resne’de dağa çıktı. Anayasa ilan edilmedikçe dağdan inmeyeceğini bildirdi. (10) Padişaha karşı başlatılan mücadele eyleme dönüşmüştü. Olayı bastırmak isteyen Şemsi Paşa öldürüldü. Selanik’ten Yıldız Sarayı’na çekilen yüzlerce telgrafla meşrutiyetin ilanı isteniyor aksi taktirde istenmeyen gelişmeler olacağı bildiriliyordu. 20 Temmuz’da Binbaşı Enver Bey, Niyazi Bey’e katıldı. İttihatçılar başta Manastır olmak üzere Rumeli’nin büyük merkezlerinde top atışlarıyla meşrutiyeti ilan ettiler, bunu telgrafla Yıldız Sarayı’na bildirdiler. 23 Temmuz 1908 günü, Manastır’da Binbaşı Vehip Bey, İttihat ve Terakki’nin Meşrutiyet’i ilan ettiğini bildirdi. Bu gelişmeler karşısında çaresiz kalan Abdülhamid 24 Temmuz 1908 günü Kanun-i Esasi’yi (anayasayı) tekrar yürürlüğe koyarak -bu anlama gelen Meclis-i Vükela mazbatasını onaylayarak- Meşrutiyet’i resmen ilan etti. Böylece Abdülhamid’in 30 yıl süren rejimi sona ermiş oluyordu. (11)

1876 darbesinde İngiliz yanlısı Mithat Paşa takımı Abdülaziz’i tahtan indirilişi esnasında başarısız olsaydı, İngilizlerin gönderdiği Çanakkale açıklarında bekleyen Akdeniz Filosu darbeyi tamamlayacaktı. Enver Paşa dönemindeki Alman yakınlaşması İngiltere’ye karşı Almanların cephelerini rahatlatmaktan ötesine gidememiştir. Enver Paşa “Başımıza ne gelecekse ona yaptıklarımızdan gelecek” diyerek pişmanlığını dile getirmiştir.
Hareketin Balkan ve Rumeli çıkışlı olması, bölgenin etnik ve coğrafî hassasiyetiyle alakalı olarak Batı ülkelerinin geniş desteğini görmüştür. Milliyetçi akımların maruz bıraktığı bağımsızlık fikirleri bu bölgede daha etkili olmuş ve İttihatçılara daha fazla destek sağlanmıştır.
Abdülhamid, 1 Ağustos günü çıkarttığı bir Hatt-ı Hümayun ile “Kanun-i Esasi’nin anayasal çerçevesi”ni belirledi, bu arada İttihat ve Terakki’nin isteği doğrultusunda kabine değişikliğine gidildi. Yetkileri elinde bulunduran en etkili siyâsî güç durumuna gelen İttihat ve Terakki, memleket yönetme vazifesine hazırlıksız yakalanmıştı. Kendisini Selanik merkezli “cemiyet” statüsünde gösteriyor ancak Sultan’ın yürütme yetkilerini kendilerinin oluşturduğu bir yasama organıyla sıkı sıkıya kontrole tabi tutuyordu. Cemiyetin gizli merkez komitesi bütün siyasal faaliyetlerini kontrol ediyordu. (12) 1908 Aralık ayına kadar yapılan seçimlerde büyük çoğunluğu İttihat ve Terakki sağlamış, muhalif Ahrar Partisi bir üye gönderebilmişti.
1911 yılına kadar Selanik’te gizli olarak yapılan ilk dört kongrede merkez komitesi kamuya açıklanmadı. İttihat ve Terakki’nin Abdülhamid dönemini aratan tahakkümü, sorunları çözmede komitacı yaklaşımları, muhalif hareketlerin çoğalmasına sebebiyet verdi. Seçimlerle bütün sorunların çözüleceği zannı bir yana gerginlik giderek arttı. Onların politikalarını eleştiren gazeteci Hasan Fehmi bir suikast sonucu öldürüldü ve failleri bulunamadı. Terör ve baskı, sorun oluşturacak mevzuları kısa zamanda çözümlüyor, hak ve özgürlük idealleri zaman ilerledikçe militarist bir mizaca evriliyordu.

Mısıroğlu, Theodor Herzl’in Filistin’den toprak satın alma isteğini reddeden Sultan II. Abdülhamid’i devirmekten başka çaresi kalmayan Yahudilerin bunu başarabilmek için Jön Türkleri bir maşa olarak kullandığını ifade eder. 1907’de yapılan II. Jön Türk kongresi “bedbaht ve gafil çocukların topladıkları kongre” şeklinde tarif etmekte ve kongrede alınan kararları tarihin yüz karası olarak tanımlamaktadır.
Askerlere yapılan ibadet kısıtlaması gibi huzursuzluk veren hareketler büyük bir muhalif kitlenin doğmasına zemin hazırladı
13 Nisan 1909 günü (31 Mart 1325) İstanbul’daki Avcı taburlarının askerleri “şeriat isteriz” sloganıyla ayaklandılar. İsyancıların başını Derviş Vahdeti ile Volkan gazetesi çekiyordu. Askerlerin istekleri doğrultusunda Padişah, Hüseyin Hilmi Paşa’yı sadrazamlıktan alıp yerine Tevfik Paşa’yı getirdi; Harbiye Nazırı ile 1. Ordu Kumandanı da değiştirildi. Türk siyâsî tarihine “irtica” kavramının bu tarihte girdiği ifade edilir. “Şeriat” sloganından maksat, önceki döneme, eski düzene geri dönme arzusudur.
Karşı ihtilal özelliği gösteren “31 Mart Vaka”sını tetikleyen sebepler vardı. Meşrutiyet’in ilanıyla hürriyet ortamının geleceğini uman vatanperverler İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tehditleri karşısında hayal kırıklığına uğramıştı. Mahir Paşa ve Hasan Fehmi suikastları, cemiyetin basında nefret kazanmasına sebep oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti alaylı zabitlerin birçoğunu ordudan çıkarmış ve bu durum büyük kitlelerin infialine sebep olmuştu. Aynı durum devlet dairelerinde de yaşanmış, çıkan memurların yerine ittihatçılar alınmıştı. Askerlere yapılan ibadet kısıtlaması gibi huzursuzluk veren hareketler büyük bir muhalif kitlenin doğmasına zemin hazırlamıştır. O zamana kadar askere alınmayan medrese talebelerinin de askere alınmaları için meclise bir kanun teklifi verilmesi tepki çekti. İttihatçılar arasında bazı gizli üyelerin Mason olduğunun öğrenilmesi büyük bir memnuniyetsizlik yarattı.
Bu sebeplerin beslediği muhalif dalga Derviş Vahdeti ile kıvılcım etkisi göstererek ortalığı karıştırdı. Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu Selanik’ten halkın nümayişleriyle harekete geçerek ayaklanmayı -on bir günde ulaştığı İstanbul’a- kanlı bir şekilde bastırdı. Hareket Ordusu gelene kadar olaylar durulmuştu ancak peş peşe yapılan idamlarla muhalifler etkisiz hâle getirildi. İttihat ve Terakki Abdülhamid’in halli için Meclis’ten gerekli bildiriyi zor kullanarak çıkardı. Mahmut Şevket Paşa kimseyle istişare etmeden Abdülhamid’i Selanik’teki Allatini Köşkü’ne gönderdi. V. Mehmed olarak bilinen Mehmed Reşat (1844-1918) Abdülhamid’in yerine geçti. Anayasada birçok madde değiştirilmiş (1909), Padişah’ın ve Ayan Meclisi’nin yetkileri daraltılmış, Meclis-i Mebusan’ın yetkileri artırılmış ve Meclis’te Padişahın varlığı sembolik bir şekle dönüşmüştür.
İttihatçılar 31 Mart Vakası’nı bahane ederek Ahrar, İttihad-ı Muhammedi, Fedakaran-ı Millet Heyeti ve Müttefika-i Osmaniye Partilerini kapattılar. Meclis’teki farklı unsurlardan oluşan partiler bir araya gelerek “Hürriyet ve İtilaf Partisi”ni kurdular. Bu parti, o zamana kadar İttihat ve Terakki’nin karşısındaki en etkin muhalefet partisiydi. İktidarı kaybedeceğini anlayan İttihat ve Terakki, Mebusan Meclisi’ne tam hâkim olabilmek için anayasa değişikliğine gitti. İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi tedhişçi, ihtilalci hareketlerde bulunan Halaskar Zabitan Grubu’nun baskısıyla bir ara iktidarı kaybeden Terakkiciler 23 Ocak 1913’te Bab-ı Ali Baskını’yla iktidarı -1918 yılına kadar- tamamen elde etmiş oldu. Bundan böyle kendisini bir fırka olarak tanımlayacaktır.
İttihat ve Terakkiciler çıkacak olan cihan harbinde Almanya tarafına yanaşmıştır. İki Alman zırhlısının Boğazları geçerek Karadeniz’de Türk bayraklarıyla Rus limanlarını bombalaması, Osmanlı ordusunu savaşın kucağına sürüklemesinin resmi olmuştur. Enver Paşa bu kararı verirken Padişahın onayını almamış ve hükümete danışmamıştı. Aceleciliğin ve tecrübesizliğin bedelini Osmanlı’nın sonunu getirerek ödedi. 11 Kasım 1918’de İttihat ve Terakki ve Teşkilat-ı Mahsusa feshedildi. Enver Paşa “Yeraltına çekildik” imasını yaparak 15 Kasım 1918 gecesi Alman denizaltısıyla ülkeyi terk etti.
Yahudi cemaati, Masonlukla yakın ilişkisi nedeniyle İttihatçılarla bütünleşti
Yeni Osmanlılar dahil Jön Türkleri ortaya çıkaran, İmparatorluğun modernleşme hareketleri olmuştur. Dünya görüşleri farklı olsa da hepsi kurumsal olarak Avrupaîleşme taraftarı olmuş, Batı orijinli bir sistem arzu etmişlerdir. Yeni Osmanlılarda gazete ve edebiyatla başlayan muhalefet örgütleşerek devam etmiştir. Jön Türkler de öncüleri gibi gazete ve edebiyatı bir araç olarak kullanmış, daha geniş bir hareket alanı kazanan cemiyet iktidara yaklaştıkça militarist özellikler göstermiş ve askerin siyasete karıştığı bir tutum sergilemişlerdir.
Fikir olarak Fransız sosyal bilimcilerinin görüşlerini mutlak inanç sistemi gibi benimsemişlerdir. İttihatçıların ilham kaynağı olan Ziya Gökalp’in milliyetçilik fikirlerinin oluşmasında Durkheim’in etkisi vardır. Ahmet Rıza ve Abdullah Cevdet, Aguste Comte’un Pozitivist felsefesinden etkilenmiştir. Aslında çok karışık bir fikri yapıya sahip olan İttihatçılar Tunaya’nın belirttiği gibi “Balkanlar’da ve komitacılıktan doğan İttihatçılık, fikir planında fazla net değildi. Bir İttihatçı aynı zamanda hem Sünni hem Bektaşi hem Nakşi hem de Mason olabilirdi”.
İktidara geldikten sonraki İttihat ve Terakki, Parlamentarizmle organik bağlarını zayıflatmıştır. Anayasayı çıkarları doğrultusunda değiştirmiş ve seçimlerde diğer partilere yaptığı baskı ile muhalefet partilerini yıldırmıştır. Meşrutiyetin ikinci kez ilanının ve Abdülhamid’in indirilişinin askerî bir hareketle yapılmış olması, sonraki kuşaklara bu durumu normalleştiren bir emsal teşkil etmiştir. İktidara giden yolda her şeyi mübah gören anlayışı, esasında “hürriyet” diye ifade ettikleri demokrasi anlayışından onları uzaklaştırmıştı. Politikalarını eleştiren gazeteci Hasan Fehmi 1909’da, Ahmet Samim 1910’da, gazeteci Zeki ise 1911’de öldürüldü. Balkanlarda öğrendikleri komitacılık faaliyetleri ve Mason teşkilatlarından edindikleri gizlilik ilkeleri amaçlarına kısa yoldan ulaşmalarını sağlıyordu.
II. Meşrutiyet döneminde azınlıklar, önceki Jön Türk hareketlerine gösterdikleri yakınlığı İttihat ve Terakki’ye göstermediler. Bu dönemde azınlıklar daha çok muhalif kanaat içerisinde yer aldılar. Sadece Yahudi cemaati, Masonlukla yakın ilişkisi nedeniyle İttihatçılarla bütünleşti. 1908, 1912 ve 1914 seçimlerinde üç kez art arda Selanik milletvekili seçilen Emanuel Karasu’nun cemiyet içindeki rolü İttihat ve Terakki’ye bir Yahudi ve Mason ittifakı görünümü vermeye yetiyordu. (13)
Eleştiriler
İç ve dış buhranların imparatorluğun üzerine çöktüğü bir zaman diliminde her şeye rağmen devleti ayakta tutabilmiş bir siyâsî deha olan Sultan Abdülhamid’i indirerek iktidar koltuğuna oturmuş, devleti askerî oligarşinin elinde Cihan Harbi’ne sürükleyerek üç milyon vatan evladını inletmiş olmasıyla İttihat Terakki hareketi, muhafazakâr yazarlar tarafından oldukça eleştirilmiştir. Doğaldır ki pozitivist perspektiften bakan yazarlar pek çok açıdan özellikle millî mücadele yılları için millî kadrolar oluşturduğu noktasında İttihatçıları başarılı görür. Ancak şunu da ifade etmeliyiz ki en başta yapılan hatalar, böyle bir mücadeleyi ve kadroları gerekli kılmıştır.
İhsan Süreyya Sırma’ya göre Jön Türkler, iktidara gelmek için Sultan’a karşı azınlıklarla iş birliğinde bulunmuştur. Fransa, azınlıklar politikasını hayata geçirmesinde Jön Türklerin birer araç olduğunu ifade eder. Sırma, çalışmasında, dönemin büyükelçisinin Paris’e yazdığı bir nottaki şu ifadeleri aktarır: “Ekselanslarının çok iyi bildiği gibi, bizim bu reformlardan maksadımız, Osmanlı Devleti’ni kalkındırmak değil, Ayasofya üzerinde parlamakta olan hilali indirip, yerine tekrar Hıristiyan haçını koymaktır.” (14) İttihatçıların kısa vadeli amaçları onların hangi emellere alet olduklarını gözler önüne sermektedir.
Fransa’dan sonra ipler İngiltere’nin eline geçmişti. 1876 darbesinde Mithat Paşa takımı -İngiliz yanlısı- Abdülaziz’i tahtan indirilişi esnasında başarısız olsaydı, İngilizlerin gönderdiği Çanakkale açıklarında bekleyen Akdeniz Filosu darbeyi tamamlayacaktı. Abdülhamid’i daha iyi anlayabilmek için 1876 darbesini iyi analiz etmek gerekir. Enver Paşa dönemindeki Alman yakınlaşması İngiltere’ye karşı Almanların cephelerini rahatlatmaktan ötesine gidememiştir. İttihat ve Terakki, ulaşmak istediği amacın aslında devleti nasıl parçaladığını ve bu durumun kime yaradığını ancak Osmanlı’nın son nefesinde anlayabilmişti.
Jön Türklere karşı en keskin eleştiri, Mısıroğlu tarafından gelmiştir. Theodor Herzl’in Filistin’den toprak satın alma isteğini reddeden Sultan II. Abdülhamid’i devirmekten başka çaresi kalmayan Yahudilerin bunu başarabilmek için Jön Türkleri bir maşa olarak kullandığını ifade eder. 1907’de yapılan II. Jön Türk kongresi “bedbaht ve gafil çocukların topladıkları kongre” şeklinde tarif etmekte ve kongrede alınan kararları tarihin yüz karası olarak tanımlamaktadır. Kısakürek bu toplantıyı “hürriyet işportacılarının toplantısı”, katılımcıları da “ırklar ve dinler salatası” olarak tarif etmektedir. Kısakürek, kongreyi, güya hürriyet talebi amacıyla tertip edilmiş, esasen bunların birbirleriyle boğuşmak için hürriyet istediklerinin farkında olmayan grupların bir araya gelmesi olarak tanımlamaktadır. (15)
İslâm medeniyetini överken pozitivist felsefî anlayışa kalpten bağlı olan Ahmet Rıza, din istismarcılığı ile en çok eleştirilenlerdendir. Abdullah Cevdet, İbrahim Temo ve İsmail Kemal aynı şekilde ağır eleştiriler almıştır. Mizancı Murat İngiliz taraftarlığı ile siyâsî anlamda tenkit edilmiştir. Abdülhamid’e karşı tutum ve tenkitlerinden dolayı nedamet duyanlar oldukça fazladır. Talat Paşa, Cemal Paşa, Ahmet Muhtar Paşa, Rıza Tevfik, Bediüzzaman, Mehmet Akif, Hüseyin Cahit Yalçın, H. Suphi Tanrıöver, Ahmet Rasim ve Süleyman Nazif bunlardan yalnızca birkaçıdır. Enver Paşa “Başımıza ne gelecekse ona yaptıklarımızdan gelecek” diyerek pişmanlığını dile getirmiştir.

Abdülhamid Han hatıra defterinde vatan çocukları dediği Jön Türkleri müşfik bir babanın yapabileceği türden eleştirmiş, vehameti ortaya koymuştur:
“Evlâdım sayılan bu vatan çocukları, benim, bir sarayın dört duvarı arasında gördüğüm hakikati, koskoca yeryüzünü gezip tozdukları hâlde nasıl görmediler; nasıl görmediler de ecdâd kanı ile sulanmış koskoca bir ülkeyi kendi elleriyle batırdılar!
Suçlamaya dilim varmıyor; fakat görüyorlardı ki, İngilizler, Fransızlar, Ruslar, hattâ Almanlar ve Avusturyalılar yani bütün büyük Avrupa devletleri, menfaatlerini Osmanlı mülkünün parçalanmasında bulmuşlardır. Görüyorlardı ki bu devletler birbirleriyle dalaşıyorlar ama Osmanlıları bölüşmekte anlaşıyorlardı. Anlaşamadıkları, kimin daha büyük parçayı yutacağı idi. Öyle olduğu hâlde, bu düşüncede olan devletlerin kendilerini arkalamalarından da mı bir mânâ çıkaramıyorlardı?”
Dönem isyanların, ihtilallerin, savaşların Osmanlı Devleti’ni ateşten çemberlerle kuşattığı dönem oldu. En dış halkası, devleti parçalayıp yok etmeye çalışan “Tek dişi kalmış canavar” olarak tabir edilecek Düvel-i Muazzama, daha içeride uzun vadede ileriyi görememe hastalığına yakalanmış azınlıklar, en içeride “hürriyet” hülyasıyla devleti “abâd” edeceğiz derken “berbad” eden kuru bir güruh Jön Türkler. Ülkeye getirmek istedikleri meşruti yapıyı teorik anlamda irdelemeden, pratikte devletin etnik yapısının, toplumun hazır bulunuşluğunu dikkate almadan suni bir cazibeye kapılmışlardır.
Belki de Said Halim Paşa’nın hatıralarında ifade ettiği gibi sosyal ve siyâsî hayatın manevî değerleri ve bunların yanısıra prensip ve kanunların olgunluk seviyesini, bir başka deyimle millî, fikrî ve ahlâkî kıymetlerin zenginliklerini bilemediklerinden dolayı “kendini bilememe” marazına yakalanmışlardır.
--------------------------
(1) B. Tanör, Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri, s. 65.
(2) K. H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s. 34.
(3) A. Yılmaz, R. Telli, Osmanlının Son Döneminde Muhalif Hareketler.
(4) Belleten, TTK.
(5) TDV, Genç Osmanlılar.
(6) A. Yılmaz, R. Telli, Osmanlının Son Döneminde Muhalif Hareketler. s. 1407.
(7) a.g.e., s.1408.
(8) TDV, Jön Türkler.
(9) K. H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s. 37.
(10) Durdu MB, Osmanlı Devleti’nde Jön Türk Hareketi’nin Başlaması ve Etkileri, s. 302.
(11) a.g.e, s. 302.
(12) K. H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s. 39.
(13) Ş. Karatepe, Darbeler ve Anayasalar, s.120.
(14) Y. Demir, Jön Türkler ve Siyasetlerine Yönelik Farklı Bir Algılama: Muhafazakârlar
(15) a.g.e.



