İyiliğin sesi

İyi insan olmaya çalışmanın bedelini fazlasıyla ödediğimiz şu zamanlarda her davranışımızın ölçüsü önce Dinimiz, Peygamberimiz (sav) ve sırasıyla ailemiz, bulunduğumuz çevre ve en nihayetinde de kalbimizdir. Eğer duyabilirseniz, kalbiniz en güzel ölçüyü size verecektir.

İYİLİĞİN ve iyi bir insan olabilmenin veya iyi olarak kalmak adına verdiğimiz mücadele, bizim asıl belirleyici özelliğimiz ve diğerlerinden ayırt olunduğumuz yanımızdır. Kaldı ki, tüm zamanların ötesinde, günümüzde türlü inanış ve farklı tezahürlerin varlığını da hesap edersek, iyi olarak kalmanın zorluğunu anlayabileceğiz.

Nezaketin zayıflık göstergesiymiş gibi kabul gördüğü zamanımızda iyilik adına vereceğimiz mücadelenin boyutu da buna mukabil giderek artıyor. Hatta nezaketi güçsüzlerin erdemi olarak gören kişiler, nezaketli bir davranışla karşılaştıklarında, bu davranışın kendi anlam dünyalarında eşleşecek bir tavır ve davranışı bulundurmamalarından ötürü, çoğu zaman karşıdakini aşağılama hâliyle karşılık veriyorlar. Çünkü nezaket, saygı, hoşgörü ve alçakgönüllü olmak gibi erdemler kimi insanlarda ters bir karşılıkla anlam buluyorlar.

Hâlbuki bizim medeniyetimizde nezaketin temeli Peygamber Efendimizdir (sav). Çünkü O, dinimizin bir insanda var olması gereken tüm erdemlerin Öznesidir. Hayatında her alanda sergilediği davranışları kendimize ölçü olarak benimsemek, bizim insan olarak yapmaya çalışacağımız en yüce erdemdir. Fakat var olan yaşantılarımız bizi benliğimizden o derece hızla uzaklaştırdı ki medeniyetimizde mevcut davranışlara artık yabancılaşmış durumdayız.

Hayatın getirmiş olduğu zorluklar vardır. Her insanın mücadele ettiği bir yaşantısı, sıkıntısı, üzüntüsü, (hiç olmasa bile) ruhen zayıf olduğu zamanları vardır. Eğer biz insana bu nazarla bakabilirsek, belki biraz daha davranışlarımızı ortak bir kalıba yerleştirip en azından hayatın iyi taraflarını görebilir ve gösterebiliriz.

Peki, iyi hayat nasıl olur? Hayattaki iyiliği nasıl yakalayabiliriz?

Bu sorular bugün olduğu gibi asırlar öncesinde de sorulmuş ve haklarında cevaplar aranmıştır. Meselâ “Muallim-i Evvel” olarak bilinen Aristo der ki, “İyi hayat, erdemli hayattır”. Asırlar öncesinde insan hayatına böyle bir değer biçilmiş olmasının ilginç olması bir yana dursun, erdemli olabilmenin kökünün insanın geçmişinde bile aranılan bir özelliği olması ayrıca dikkate değerdir.  

Bu anlamda bakarsak, insanın davranışları ile inandığı değerler arasındaki uzaklık arttıkça, hayatının iyi olarak nitelendirilmesi de o derece zorlaşacaktır. Erdemler, kişinin var olduğu hayattaki maddî ve manevî inançları, toplumsal kabulleri ve işleyiş hâlidir. Tabiî bu, Aristo’nun bize verdiği iyi hayat ölçüsüdür.

Peki, bizim iyi hayattaki ölçümüz ne olmalı? Yani inandığımız din üzerinden bakarsak, İslâm Medeniyeti’nin iyi hayattan kastı ne olmalıdır?

Bunun cevabını Sadettin Ökten Hoca şöyle vermiştir: “Rıza-yı Bâri’yi tahsil eden hayat. Bunun iki tane basit formülü var: Biri, Hakk’a muhabbetle ibadet etmek; ikincisi, mahlûkata şefkat ve merhametle hizmet etmek.” En güzel ve yerinde tanımı ile İslâm Medeniyeti’nin “iyi hayat”tan kastı budur. Bu tanımlama bize, inandığımız dinin medeniyeti üzerinden verilen iyi hayat tanımıdır.

Ayrıca bizim, bir de aldığımız terbiye doğrultusunda hayatımız vardır. Aldığınız terbiye doğrultusunda size öğretilen, benimsetilen değerlere uygun bir hayat yaşıyorsanız, kendinizi mutlu hisseder ve dolayısıyla iyi bir hayat yaşarsınız.

En nihayetinde topraktan yaratılmış bedenin beslendiği kaynaklar ile kalbin beslendiği ve mutlu olduğu kaynaklar farklıdır. Bunlar aklın bildiği fakat çoğu zaman ifade etmekte zorlandığı şeylerdir. İnsanların aklın çizdiği sınırların ötesinde bir şeye ihtiyaçları var. Duyabilirsek eğer, hayat çoğu zaman bize bunu fısıldıyor. Bedenin duyduğu hazların çok ötesinde olan kalbin ihtiyaçları, insanı insan yapan asıl değerlerdir.

İnsana bu kalbî değer noktasından bakınca daha farklı oluyor. En nihayetinde insan, aşağıların en aşağısı hâline de gelebilir, meleklerle de yarışabilen bir durumda da olabilir. Önemli olan, insanın kendi içinde hangi özü beslediği veya bulunduğu ortamın hangi özü beslemesine yardımcı olduğudur.

İyi insan olabilmenin en temel şuuru, karşımızdaki insanda bir yüreğin varlığının bilincinde olarak hareket etmektir. Bir yürek var ve orası Rabbin yere göğe sığmayıp da ancak sığdığı yerdir. Evet, orası kalptir. Bu açıdan bakınca, karşılaştığımız her insan bir emanettir. Emanet, vakti geldiğinde elimizden gidecek olan… Fakat hep bizimle kalacakmış gibi duran, bizi terbiye edecek ve tecrübe edindirecek… Bu zemindeki her insan, bir şeyler öğretecek olandır.

İyi insan olmaya çalışmanın bedelini fazlasıyla ödediğimiz şu zamanlarda her davranışımızın ölçüsü önce Dinimiz, Peygamberimiz (sav) ve sırasıyla ailemiz, bulunduğumuz çevre ve en nihayetinde de kalbimizdir. Eğer duyabilirseniz, kalbiniz en güzel ölçüyü size verecektir.