“İyi saatte olsunlar”ı güldürüyle alt etmek: Gulyabani ve Süt Kardeşler-2

Gürpınar’ın romanında birbirlerinin peri hâline de insan hâline de delice âşık olan Muhsine ile Hasan’ın kavuştuğu mutlu son vardır. Süt Kardeşler’de ise tüm o aşk üçgenleri ve flörtleşmelere rağmen derinlikli bir aşk hikâyesi sunulmadığı için seyirci kimsenin kavuşmasına dair bir umutla ulaşmaz finale. Filmdeki gulyabaniyi konağa musallat eden Melek Hanım’ın dünürü hem gulyabani hem kâhyayı ayrı ayrı karşısında görünce gulyabanin gerçek olduğuna hükmedip korkusundan merdivenlerden düşer. Kötüler en ham yoldan cezalandırılır böylelikle.

ERTEM Eğilmez’in 1964 yılında Nahit Ataman’la birlikte kurdukları Arzu Film’in yapımlarına bakıldığında, Senede Bir Gün, Seven Ne Yapmaz gibi kült aşk filmleriyle başlayan sinema yolculuğunun yerini zamanla Bizim Aile, Gülen Gözler, Neşeli Günler gibi duygusal aile komedisi ile Hababam Sınıfı serisi, Tosun Paşa gibi çok geniş kadrolu komedilere bıraktığı görülür. 


Eğilmez’le birlikte Yeşilçam tarihine “Arzu Film Güldürüleri Ekolü” olarak giren mizah anlayışının tipik bir örneği olarak Süt Kardeşler’de gulyabani gibi doğaüstü ve korkutucu bir figürün dahi güldürüye dönüştürülebilmesi dikkat çekicidir. 


Senarist Sadık Şendil’in gulyabaniyi komedi unsuruna dönüştürürken başvurduğu yöntemlerden ilki, bizatihi korkunun kendisini gülünçleştirmesidir. Süt Kardeşler’de gulyabani bahsi, konağın hanımından başkasının görmemesi sebebiyle varlığına duyulan şüpheyle açılır. Akşam sofrasında Melek Hanım şöyle ihtar edilir: “Ayol biraz az ye (…) Geceleri boyuna kâbus görüyorsun (19.36). Bu detay korkunun ciddiye alınmadığıyla ilgili bir çapa bırakır seyircinin zihnine. Ancak gece olduğunda gulyabani sahiden görünecektir, üstelik tıpkı Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Gulyabani’sinde resmedildiği gibi: “Kazan büyüklüğünde bir baş (…) bir çift müthiş göz… Ortası tümsek, yarım endaze, azman bir burun… Sekiz on beyaz atın kuyruklarından yapılmışa benzer göğse kadar inmiş bir ak sakal (…) Boyu tastamam köşkün üçüncü katına denk geliyordu” (Gürpınar, 116). Fakat kitaptakinin aksine, beyazperdedeki gulyabaninin özensiz makyajı, parlak entarisinin kırışıklığı, ellerinin pofuduk bir materyalden yapılması seyirci için korkutuculuktan uzak, kötü bir kostüm hükmündedir. Elbette filmin bir korku filmi olmaması ve gulyabaninin de bir kumpas olmasından sebep bu kostümlü temsil son derece anlaşılır, ancak seyircide korku değil gülme arzusu uyandırdığı da gerçektir. 


Gece vakti devcileyin, garabet bir öcüyle karşılaşmak fikir olarak ne kadar korkutucu olsa da, Melek Hanım ev halkı ona inanmadığı için gulyabaniyle yeniden karşılaştığına neredeyse sevinecek gibidir, bu sebeple seyircinin gulyabaniyi ilk kez gördüğü sahnede Melek Hanım’ın korkusundan ziyade onu ev halkına göstermek arzusu galiptir. Bu da korkunun gerçekliğini ve şiddetini azaltır seyircinin gözünde. Burada yönetmen koltuğundaki Ertem Eğilmez’in karakterlerin gulyabaniyle karşılaşma anlarındaki ortak sinematografik tercihi de korkunun gerçekliğinin altını oyar: Melek Hanım, Yasemin ve Emine, her üçünün de yüzü önce yakın plana alınır, ardından faltaşı gibi açılmış gözlere kamera ile yakınlaşma hareketi yapılır. Özellikle Adile Naşit ve Yasemin Esmergül’ün gözleri, Süt Kardeşler denince akla gelen en ikonik sahnelerden biridir. Üç karakterin de gulyabaniye verdikleri tepki son derece grotekstir, sahnenin kısa sürmesinin de katkısıyla seyircide korku değil, gülme arzusu uyandırır.

Melek Hanım’a yapılan “Ayol biraz az ye” ikazına ek olarak, bu konakta korkunun bir ciddiyetinin olmadığını düşündüren sahne Şaban’ın sırf ten renginden dolayı Yasemin’den her karşılaşmalarında ve çığlık atmak gibi abartılı bir tepkiyle korkmasıdır. Sadık Şendil’in korkuyu güldürü unsuru olarak kullandığı diğer sahneler ise Emine karakterinin gulyabaniyi gördükten sonra çok sevimli bir biçimde kekeme kalması ile herkesin asabiyetinden dolayı çekindiği kumandan dayının gulyabaniden her seferinde korkmasıdır. Burada Hüsamettin Kumandan’a ayrıca bir parantez açmakta yarar var, zira herkesin korkusundan tek ayak üzerinde yalanlar söylediği evin muktedir ve otoriter eril figürünün içten içe bir korkak olarak resmedilmesi, sakarlıkları, yere düşmeleri, Şaban karakteriyle selamlaşırken kollarının kilitlenmesi, kimin damat kimin süt oğlan olduğunu bir türlü çözememesi gibi detaylar patriyarkanın gülünçleştirilmesi olarak da okunmaya açıktır. Filmin ikonik güldürü sahnelerinden biri, bir yandan kahve içerek tavla oynayan ve fincanla zar atan Hüsamettin Kumandan’ın yanlışlıkla zarların olduğu fincanı başına dikip kahvenin olduğu fincanı tavlaya savurmasıdır. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Gulyabani evreninde kadınlar ne denli korunmaya muhtaç ve safdilse, Süt Kardeşler’in kadınları da girift bir yalanı söyleyip sürdürebilecek kadar akıllı, erkekleri hakikat itiraf edilse dahi yine de kafaları karışacak kadar alıktır. Bu sebeple Gulyabani’de korkan kadınlar, Süt Kardeşler’de güldüren erkeklerdir demek yanlış olmayacaktır.

Hüsamettin Kumandan’ın gülünç duruma düşmeleri gibi Arzu Film’in hemen her komedi filmindeki safdili Şaban da bir laytmotif olarak durmadan gülünç durumlara düşer. Bu noktada Sadık Şendil’in komediyi nasıl kurduğuna dair yöntemlerinden birinin de kendini tekrar eden zor duruma düşme sahneleri, sahiden yere/denize düşme sahneleri ve çeşitli sakarlıklar yazması olduğunu söyleyebiliriz. Şaban, Ramazan tarafından çavuşu ve kumandanı karşısında sık sık zor duruma düşürülür. Bir bahriyeli olarak filmin başındaki talim sahnelerinde de sık sık ıslanır. Konağın bahçesinde gulyabaniden iz ararken ve Bihter Hanım’a kur yaparken düşmeleri de bu listeye eklenebilir.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Gulyabani’sinden farklı olarak, Süt Kardeşler’in ismini ve olay örgüsünü aldığı İsmail Galip Arcan’ın vodvili bir yalanla başlayan kimlik karmaşasıyla kurar komedinin iskeletini. Filmde de Ramazan Afife’ye âşık olduğu için onun süt kardeşi Şaban’ın yerine geçer, konağa girince başka bir yalanla kendisini bir anda damat Bayram olarak bulur, bu durumda Bayram Şaban olmak zorunda kalır, iki Şaban yalanının ardından gerçek Şaban da mecburen Ramazan olarak kalır. Bu karmaşadan doğan komediye bir de aşk üçgenleri ve kalabalık ailenin ellerinde sazlarıyla şarkı söylemeleri eklenince anlatı sahiden bir vodvil havasına bürünür. Ancak Şaban her kim olursa olsun Hüsamettin Kumandan’ın yine bir laytmotif olarak anlatıya eklenen şu söz tekrarı da filmin komedisine ve bu replikle hafızalarda kalmasına katkı sunar: “Seni hiç sevmiyorum süt oğlan. Babanı da sevmezdim zaten.

Her iki anlatı da gulyabanin foyasının ortaya çıkmasıyla nihayete erer. Gürpınar’ın romanında birbirlerinin peri hâline de insan hâline de delice âşık olan Muhsine ile Hasan’ın kavuştuğu mutlu son vardır. Süt Kardeşler’de ise tüm o aşk üçgenleri ve flörtleşmelere rağmen derinlikli bir aşk hikâyesi sunulmadığı için seyirci kimsenin kavuşmasına dair bir umutla ulaşmaz finale. Filmdeki gulyabaniyi konağa musallat eden Melek Hanım’ın dünürü hem gulyabani hem kâhyayı ayrı ayrı karşısında görünce gulyabanin gerçek olduğuna hükmedip korkusundan merdivenlerden düşer. Kötüler en ham yoldan cezalandırılır böylelikle. Bu ayrım üzerinden anlatıların final tercihlerinin de yine dönemsel beklentilerle şekillendiğinin altını çizmek yerinde olacaktır.