GULYABANİ ilk kez 1912 yılında Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Garaip Faturası Külliyatı-Birinci Hikâye’sinde görünür okura. Senarist Sadık Şendil ve yönetmen Ertem Eğilmez’in gözüyle, bir kez de 1976 yılında beyazperdede, Süt Kardeşler’in içinde yer bulur kendine.
Anlatıların isimlerindeki büyük farklılık dahi filmin bir uyarlama olduğuna dair soru işareti uyandırırken, şahıs kadrosu ve olay örgüsünün benzemezliği de şüpheyi iyice artırır mahiyettedir. Ancak gulyabani temsilinin sadece şeklen değil, yazınsal niyet açısından da beyazperdede aynıyla muhafaza edilmesi, filmin künyesinde öykünün Gürpınar’a ait olduğunu açıkça belirten Arzu Film’i doğrular niteliktedir. Yine de tek ortak noktalarının gulyabani temsili olması, filme uyarlama diyebilmek için hâlâ yeterli gelmez, bu noktada soru işaretlerini ortadan kaldıran şu bilgi olacaktır: “Sadık Şendil tarafından İsmail Galip Arcan’ın Süt Kardeşler adlı vodvili (1926) Hüseyin Rahmi’nin Gulyabani romanındaki ‘sahte gulyabani’ kurgusu dahil edilerek senaryolaştırılmıştır.”[1] Film, tüm şahıs kadrosunu yeniden isimlendirmesine karşın olay örgüsünü ağırlıklı olarak tiyatrodan, gulyabani ile ev halkını korkutup kötücül emellere ulaşma fikrini de romandan almıştır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar Gulyabani’nin sunuş kısmında sebeb-i telif hükmünde bir mektup yayımlar. Bu mektup, bir “hanımnineden” yazara gelmiştir ve çevresindeki kadınlar için kendisinden bir ricası vardır:
“Fakat bizde maalesef her hanımnine Schopenhauer’un dünyayı siyah gözlükle gösteren bıktırıcı felsefesinin aksettiği satırlardan anlam çıkarabilecek bir zihin terbiyesine sahip değildir. İşte sizden bu okuma yazma bilmeyen hanımninelerin sohbet meclislerinde okunacak, yani bu tandır küllerini neşelendirecek bir hikâye yazmanızı rica ediyorum. Tefekkür kabiliyetleri gibi eğlenceleri de pek sınırlı olan bu zavallılara edeceğiniz hizmetin sevabı büyüktür. (…) Mevzuunuz esrarengiz cin, peri gariplikleri veya bir çarşamba karısı, bir dev, bir gulyabani olacak… Vaka o kadar merak verici bir maharetle tertip edilecek ki biz hayranınız bütün kocakarılar hikâyenin alt tarafı acaba ne çıkacak bekleyişiyle tandır başında titreyeceğiz” (Gürpınar, vi)[2].
Muhtemel ki mektubu da cevabı da Gürpınar’ın kendisinin kaleme aldığı bu giriş kısmı kurmaca dahi olsa, yazarın yazınsal niyetini anlayabilmemiz için oldukça önemlidir. Gürpınar cevap mektubunda açıkça, gulyabani gibi “avam muhayyilesinin mahsulü garip varlıkların ilim ve fen sınırlarına dahil edilemeyeceğini” (Gürpınar, ix) vurgular. Bu sebeple, yazacağı metin okurun merakını celbedip onu “kendince manevî âlemin sınırlarında dolaştırdıktan sonra yine maddî dünyaya döndürecektir” (Gürpınar, x). Burası önemlidir zira metnin edebi türünü belirleyen tam olarak bu detaydır; batıl inançlara pabuç bırakmayan, gulyabanilere inanmayan bir yazarın Gulyabani kitabını okuyacağını öğrenen okurun artık gulyabani ve cinslerinden korkması kabil değildir. Öyleyse bu mukaddimedeki gerçeklik vurgusu, elimizdeki kitabın türünün korku olmasına artık imkân tanımayacaktır. Anlatıda karakterleri korkudan titreten, ağlatan, delirten her an, okur için korkutuculuğunu en baştan yitirir bu bilgiyle. Bu tür değişikliği Gürpınar’ın yazınsal niyetini tanımlayan en önemli dayanak olur: Batıl inanç ve korkularıyla istismara açık hâle gelen ve ne yazık ki istismar edildiklerini dahi fark etmeyen zavallı kadıncağızları korumak, avamı eğitmek.
Gulyabani romanını fantastik yahut korku türünden çıkaran yazarın akılcı bakışı, elbette kurgusal tercihleri de etkiler: Tüm karakterlerin görüp duyduklarının olağanüstülüklerinin daima farkında olmaları, her cinin tıpatıp konakta çalışan bir insanın kılığına girmesinin yarattığı şüphe, cinlerin gaybı bilememesi, cin taifesinin daima alt edilmek istenerek tüm karakterlerin her zaman gerçeklik ihtiyaçlarının vurgulanması, cin ve perilerin tıpkı insanlar gibi söz dalaşına girmesi ve en nihayetinde Gürpınar’ın vadettiği üzere finalin maddi âlemde son bularak gulyabaninin ve kötülerin foyasının ortaya çıkması. Tüm bu detaylar okurun merakını celbeder, metnin sürükleyiciliğine zarar vermez ancak hiçbir zaman melekut âleme kendisini bırakmasına da izin vermez. Okurun merakı yalnızca tüm bu batın perdesinin ne zaman ve nasıl kalkacağı üzerinedir.
Romanda, perili bir köşke halayık olarak bırakılan ve oradan çıkmasına, kaçmasına herhangi bir imkân bulunmayan Muhsine’nin dilinden anlatılır tüm hikâye. Eserin sonunda hakikat ortaya çıkar ki konağın varyemez hanımının yeğenleri Şevki ve Salim Beyler, halalarının kasasına biraz daha serbest ulaşabilmek için onu korkudan delirtecek bir gulyabani kumpası kurmuşlardır. Beylerinin emriyle köşkteki tüm erkek çalışanların geceleri cin taifesinden bir karaktere büründüğü, kâhyanın da gulyabani kılığına girerek bazı geceler korkunun şiddetini artırdığı bu düzende, konağın mimarisinin de gizli kapılar, geçitler, odalar ile yeniden düzenlenmesi kumpasın yalnızca evin hanımını delirtmek maksadının aşılmasına sebep olur, kötülük zamanla büyür: “Gelen genç hizmetçi kadınları evvela beyler odalık yaptıktan sonra, fedakârlık ve ketumluklarına mükâfat olarak rütbelerine göre öteki cinlere (evin erkek çalışanlarına) bağışlarlarmış. Evet, ev âdeti böyleymiş” (Gürpınar, 128). Gulyabani’de yalnızca kadınlar mağdurdur, istismar ve iğfale varan bu düzende erkekler kötü, kadınlar korunmaya ve batılla kandırılmamak üzere eğitilmeye muhtaçtır. Buna karşılık Süt Kardeşler’deki gulyabani kumpası yine kasaya ulaşmak maksatlı da olsa yalnızca korkutmakla sınırlı kalır, herhangi bir kadın istismar ya da iğfale uğramaz, tabii evin hizmetçisinin korkudan kekeme olmasını saymazsak. Biri 1912, diğeri 1976 tarihli bu iki anlatının elbette karşılık verdikleri dönemsel ihtiyaçlar birbirinden başkadır.
Bu yazının ikinci kısmı, Süt Kardeşler’de kumpasın tonunun nasıl yumuşatıldığının cevabını yöntemde, niçin yumuşatıldığının cevabını ise Ertem Eğilmez’in filmografisinde arayacak…



