İyi eylem kötü sonuç paradoksu

Allah’ın adıyla bir işe başlamak, sanırım niyeti halis tutmada Allah’ın yardımına başvurmak için en mühim adım. Fakat bu evre, eylemin başlangıç seviyesine işaret ediyor. Oysa halis niyet stoğu için, eylem daha fikirde çekirdek bile değilken tedbiri elden bırakmamak lazım.

“DE Kİ: ‘İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir; göklerde olanları da yerde olanları da bilir. Allah her şeye kâdirdir.’” (Âl-i İmrân, 29)

Kalpte hassas bir balans kurgusu var. Bu muvazene, insanın bazen kendinin bile inkâr ve perdeleme ile yok saymayı başardığı iki mihrakı temsil ediyor. Zira bütün yükümlülük, iyi hâllerde bulunmak ve iyicil eylemlerde fail olmak değil. Dengeyi mümkün kılacak ve insanı iki cihan saadetine kavuşturacak şey, dengenin iki kolundaki sabit uçların aynı hizada bulunabilmesi ilkesi olsa gerek. İyi amel olarak rütbelenebilecek tüm aksiyonlar, halis niyetle birlikte tevzin olduğunda, olgu ile idea birbirine kenetlenebilecek. Niyetin bozulduğu yerde bir iş bozuluyorsa, bu hamd sebebidir. Bozuk niyetle yol alan hiçbir eylem sahibi, arzu ettiği payeye erişemez. İşin hayatî ve kaotik kilit noktasına bir de şu perspektiften bakmalı…

Peygamber ordusunda can verip cehennemlik olmak var! Bir işe “Bismillah” derken evvela niyetini yoklamak lazım. Niyetini düzeltmeden o işe adım atmak, düzlüklerin uçurumca bir kimliğe bürünmesi anlamına geliyor. Çünkü niyet, bütün karanlık yollarda ay şavkıdır. Niyet halis olursa yolun dikeni, taşı, tuzağı bir hüzmeyle zâhir bir cisme bürünür. Hem halis niyet bir yandan da düştüğünde yeniden doğrulmayı sağlayan batınî bir yardım elidir. 

Niyet öyle bir nüve ki, Peygamber (sav) ordusunda savaşıp öldüğü hâlde Kuzman misali cehennemlik olmak var, sâfî niyetinden dolayı yattığı döşekte can vererek şehadet şerbetini içenler de var.

Kuzman, Uhud Savaşı’nda büyük bir cesaret ve kahramanlık gösterir. Düşmana ilk ok atan eldir. “Ölmek, kaçmaktan hayırlıdır!” diyerek düşman ordusunun içine atılır ve çok kişiyi öldürür. Sahabeler, Kuzman’ın cesaretine ve yiğitliğine hayran kalır. Savaşta ağır yaralanan Kuzman için onun şehadet mertebesine ulaşacağını düşünen Sahabe şöyle der: “Vallahi, bugün büyük cesaret gösterdin. Müjdeler olsun sana…” Ancak Kuzman, verdiği cevapla niyetini de açık eder. Onun niyeti Allah için savaşıp şehit olmak değil, kavminin şerefini ve hurmalıklarını korumaktır. Ağır yaralı Kuzman vefat eder ama yeri cennet değil cehennemdir. 

Hz. Muhammed (sav) Efendimiz de Kuzman’ın niyetinden dolayı cehennemlik olduğunu beyan etmiştir.

Bu ibretlik vaka da gösteriyor ki, ne yaptığından ziyade ne niyetle yaptığın mühim. Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Ameller, niyetlere göredir.” (Buhari)

Aslında amelin niyetten kaynak aldığı denklemi üzerine yeteri kadar düşünmediğimiz çok açık. Bir işin temelinde iyilik ve lütuf gibi özler taşıması, o eylemi bütünüyle doğrucu bir mertebeye ulaştırmıyor. 

Tabii en meşakkatli olan da insanın kendi kalbini mizana koyabilmesi, koyduktan sonra da ölçümü objektif yapabilmesi, üçüncü adım ise gerçek bir tartma işleminin verileri doğrultusunda kalbini yeniden teşkilatlandırabilmesi... 

Bunu yapamazsa insan, belki bir noktaya kadar benliğinin aradığı iyilik duygusunun simülasyonundan geçici bir haz yığılımı elde edebilir. Ama bu haz vetiresi, bittiğinde ancak bir hülyalı zaman diliminin buruk ve uzak tadını özletmekten başka bir değere sahip olmayacak. Biraz da bahsettiğim amel-niyet olgusunu misallerle daha kompakt, konturları belirgin ve anlamı tasvir edilmiş bir eşgale dönüştürmeli. 

Farzımuhal, bir ihtiyaç sahibinin bir nesneyi talep ettiği veya sizin müşahede ile elde ettiğiniz bilgilerden yola çıkarak içsel talebi keşfettiğiniz bir döngüdeyiz. Ortada bir ihtiyaç sahibi, bir ihtiyaç duyulan nesne ve ihtiyaca karşılık verebilecek salahiyette özne var. Ve o özne sizsiniz. Nesne de en cari ve en kıymetli nimetlerden olan ekmek olsun. Elinizdeki ekmeği ihtiyaç duyan ele vermeniz, iyicil bir eylemdir. Bu insanî olduğu kadar, İslâmî değerler dizelgesinde de başlarda yer alacak kadar büyük bir kıymete haizdir. Normal şartlar altında ekmeğe sahip olan zengin, ekmeğe muhtaç olan yoksula ekmeği karşılık beklemeden verdiğinde, Allahuâlem, cennetin kapıları açılabilir, günahlar insanın üzerinden dökülüp yerle yeksan olabilir, başa gelmesi muhtemel kaza ve belalar müjdelerle rotasyona girebilir, af ve mağfiret vesilesi olabileceği gibi cennetteki makamın yükselişine de kestirme yollar buldurabilir. Bu eylem tek başına İlâhî müjdelerden herhangi birine ya da hepsinden daha faziletli, daha şatafatlı ve daha büyük susuzlukları dindirecek olan Allah’ın rızasına vasıl olmaya da imkân verebilir. Tüm bu İlâhî müjdelerin tecellisi için var olan nimeti, içsel bir karar merkezinin katılımı ile muhtaç bir ele verebilmiş olmak, şeytanî kibri ve cimriliği ekarte etse de, eylemin değerini sömüren diğer bozuk niyet unsurlarının tamamını ortadan kaldırmayacaktır. İşte tam bu noktada dengeyi sağlayabilecek, eylem ve niyet arasındaki armoniyi temin edecek olan şey, kalbi onarmaktır.

Nasıl olacak? Bu soruyu cevaplayacağım. Ama evvela bozuk niyet unsurları hakkında da birkaç kelâm etmek gerek. 

Ekmeği veren el, kibirden ve cimrilikten bir an için azade olsa da, bu cennetlik fiili cehennemlik bir hikâyenin baş rolüne düşüren etkeni bulmak lazım. 

İnsan bazen ekmeği, safi Allah rızası için bir başkasına verir. Burada başka hiçbir tetikleyicinin ve motivasyonun bulunmayışı, eylem ile niyeti dengede tutar. Çünkü el, ekmeği bir başka ele uzatırken fikrin ve kalbin meşguliyet alanı “Allah rızası” ile sınırlıdır. Zira zihinde, ekmeği vermeye karar belgesi hazırlanmadan önceki motivasyon unsurları, niyeti de bozabilir. İnsanın hiç paylaşası ve veresi yokken takdir açlığı, gösteriş tutkusu, iyi anılma özlemi, ben’i besleyecek diğer nice nefsî saldırılar aklı oyaladığı anda kişi, bu yoksunlukları giderebilme yolunda bir ekmek verme kararını yürürlüğe soktuğunda, bu halisane eylem, nefsanî amaca hizmet etmekten öteye geçemez. Yine de biz daha derli toplu bir niyet boğucu unsurlar listesi yapalım. Takdir görme arzusu, iyi görünme gayreti, cömertliğini ifşa etme isteği, iyilikle alan ele üstünlük kurma tepisi, iyilik yaparak menfaat görme beklentisi ve bazen de en beteri iyilik yaparken kibre kapılma handikapı… Ben yaptım, ben verdim, benim olanı paylaştım gibi içsel çıkışlar, yapılan iyicil(!) eylemi, saf kötülükten daha zelil bir düzeye düşürebiliyor.

Gelelim “Nasıl olacak?” sorusunun cevabına… Bu cevabı ararken de yanlış yol ayrımlarına sapanların istikameti kaybettiği sıklıkla tespit edilebilir. Çünkü insan niyetini yoklarken ya da terazide tartarken, kefeyi arzu ettiği hizada tasavvur edebiliyor. Evet, maalesef insan, kendini ölçme ve değerlendirme sisteminde son derece menfaatperest olabiliyor, bu konuda oldukça kabiliyetli ve bir yandan da bunu yaparken kendini kandırma ve iyi niyetle hareket ettiği hususunda kendini ikna etme erkine de haiz. 

Allah’ın adıyla bir işe başlamak, sanırım niyeti halis tutmada Allah’ın yardımına başvurmak için en mühim adım. Fakat bu evre, eylemin başlangıç seviyesine işaret ediyor. Oysa halis niyet stoğu için, eylem daha fikirde çekirdek bile değilken tedbiri elden bırakmamak lazım. 

Ve bu tedbir, tek tek bütün iyi ve faydalı fiilleri iyi niyet kazanımıyla sentezleme çabasından daha etkin. Çünkü hayatın tümü için ve tüm hareketler için belirlenmiş istikamette yürümek, bütün anlık ve beklenmedik aksiyonlara da arzu edilen kimliği kazandıracak. Tedbir odur ki, daima Allah’ın yardımına sığınmak. Bunu farz ibadetlerle yapmak ama zikri, tövbeyi, şükrü de dilden düşürmemek. Kalbi doğru bir çizgide, karakterli bir özde tutması için kesintisiz bir yakarış içinde bulunmak. Çünkü insan tek tek bütün eylemlerde, kalbinin eksik parçalarını bulup yamalayamaz. Bütün eylemleri doğru niyetle ilikleyecek olan bütüncül bir kalp tasarımı için hayatın tamamını aynı hassasiyette ve teslimiyette yaşamak gerekiyor.