İttihatçılar İmparatorluğu nasıl bitirdiler?

Bir milletin, üç ödev karşısında Almanlara satıldığı bu savaştan kazançlı çıkmak, Almanya galip gelmiş olsa bile tam bir hayâldi. Dört yıl sonra, 1918 yılında yıkıntı bir ülke içinde elde kalan asker sayısı 500 bin civarındaydı.

UZUN bir mücadelenin sonunda 1908 yılında Kanun-ı Esâsî yeniden yürürlüğe girince, İttihat ve Terakki, bu hareketin baş mimarı sayılmış ve kendisine kutsallık tanınmıştı.

İttihat ve Terakki, sımsıkı ve rakipsiz olarak sarıldığı kurtarıcılık ve kutsallık karizmasına heyecanla bağlı bir örgüttü.

Balkanların komitacılığından başka hiçbir örnek ve deneyimi olmayan İttihatçılar, kısa bir süre sonra parlamentoda en büyük çoğunluğa sahip oldular.

İttihat ve Terakki’nin İkinci Meşrutiyet yılları içinde başvurduğu iktidarı elde etme yöntemlerinden biri de darbecilikti.

Çete olup dağa çıkmak, adam vurmak ve komitacılık, İttihatçıların sanatı olmuştu. Devletin generali Şemsi Paşa’yı vurarak öldüren teğmen Atıf Kamçıl, İttihatçıların gizli servisi Teşkilât-ı Mahsusa’nın reis yardımcısıydı.

İttihatçılar ünlü Balkan Bozgunu’nun ardından harap ve yorgun düşmüş İmparatorluğu Almanlara lojistik destek olsun diye Birinci Dünya Savaşı’na soktular.

Hâlbuki Balkan Savaşı günlerindeki İmparatorluğun hâli içler acısıydı. Bir görgü tanığı o günlere şöyle şahitlik ediyordu:

“Lüleburgaz Savaşı neden kaybedildi? Askerlerin ekmeği, kumandanın telgrafı yok... Abdullah Paşa’nın zabitleri mısır köklerini tırnakları ile kazıyarak, biraz unla kaynatıp kumandanlarına veriyorlardı. 175 bin kişilik bir kuvvet kumandanının yiyecek ekmeği yoktu... Bu bir hastalar ve yaralılar kafilesi değildi, bunlar gerçek insan paçavralarıydı. Yeşilimsi ve yanık yüzlerinde ıstırap gerginliği, acının verdiği perişanlık içinde sürüklenmekteydiler...

Kimini arkadaşları taşıyordu, kimi de yük arabaları üzerine asılmışlar, cesetlerle karmakarışık yürüyorlardı. Arabalardan feci bir inilti ve hırıltı konseri yükseliyordu. Bu can çekişenler kortejinin arkasında, çamur deryası boyunca, bağırsaklarını toprağa boşaltan iki büklüm gölgeler seçiliyordu… Hayatımda ilk kez korkunun ne olduğunu gördüm ve anladım.” 

Bu acı tabloya başka bir gözlem ekleyelim:

“Havanın fenalığı, gıda yokluğu, üniforma uymazlığı, kunduraların biçimsizliği, bitik düşmüş, kötü kumanda edilmiş bu bîçarelere Hıristiyan ahali pencerelerden tüfekle ateş ediyordu… Bir ordu ki, harp etmeden, önemli kayıplara uğramadan, hatta bir kısmı galip gelmişken dağılıyor, perişan oluyor... Askerler tekerleklere yapışmış et parçaları için birbiriyle kavga ediyor...

Çerkezköy’den İstanbul’a yirmi saatte gidilen buralarda ‘yaralıları yıkamak için su bile yok’, ‘neferler obüslerin açtığı yaraları kendileri pis paçavralar ya da çamaşır parçalarıyla sarmakta’… Acaba tarih buna benzer bir durumu kaydetmiş midir?”

İşte ordunun hâli bu kadar içler acısı iken, İttihatçılar, İmparatorluğu bu perişan orduyla bir dünya harbine soktular.

İttihatçıların lider kadrosundan Sadrazam Sait Halim Paşa, savaştan yana değildi. Paşa, etrafındaki maceracılara, “Turan ve Mısır fütuhatı (fetihleri), Trablus, Tunus, Cezayir vesaire gibi emelleri rica ederim bırakalım. Hudutlarımızı muhafaza edelim, bu suretle tarafsız kalırız” diyordu.

Almanya, İtilaf Devletleri gibi Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalmasını tercih etmiyordu. Tam tersine, Osmanlı Ordusundan etkin yardım bekliyordu. Batı’da tutunabilmek ve Fransa işini birkaç haftada hâlledebilmek için doğuda Rusları, Mısır’da İngilizleri oyalayacak ve durduracak lojistik desteği Osmanlı’dan bekliyordu. Ayrıca Galiçya ve Romanya’da da aynı ordu yükleri hafifletecekti.

Silahaltına çağrılan 2 milyon 850 bin kişilik “yarı aç, yarı çıplak” bir ordu nüfusu 20 milyon, yüzölçümü ise 2 milyona kilometrekareye yaklaşan Osmanlı ülkesini korumakla görevlendirilmişti.

Bunların altısı ülke içinde (Kafkas, Çanakkale, Irak, Sina, Filistin, Hicaz, Yemen), üçü de ülke dışındaydı (Romanya, Galiçya, Makedonya).

“İttihatçılar Almanlardan alacakları 25 milyon markın ümit ve beklentisiyle” bir milleti toptan Almanya’ya satmışlardı.

Cemal Paşa’nın, Kurmay Başkanı Binbaşı İsmail Hakkı Erden’in naklettiğine göre Birinci Dünya Savaşı’ndaki Alman Ordu Kurmay Başkanı von Frankenberg, Deutsche Wehr dergisinin Mayıs sayısında şöyle demişti: “Alman Başkumandanlığı Türkiye’ye üç ödev vermişti. Çanakkale Boğazı’nı kapatmak, Kafkasya’ya taarruz, Kanal’a taarruz…”

Bir milletin, üç ödev karşısında Almanlara satıldığı bu savaştan kazançlı çıkmak, Almanya galip gelmiş olsa bile tam bir hayâldi.

Dört yıl sonra, 1918 yılında yıkıntı bir ülke içinde elde kalan asker sayısı 500 bin civarındaydı.

Savaşın Osmanlı İmparatorluğu açısından bilânçosu şuydu: Osmanlı İmparatorluğu’nun 1914’te silahaltına aldığı asker sayısı 2 milyon 850 bindir. Şehit sayısı 550 bin kadardır. 2 milyon 59 bin yaralıdan 891 bin 634 asker köylerine sakat kalarak dönmüşlerdir. Yalnızca Sarıkamış seferine katılmış olan 90 bin Türk askerinin 70 bini soğuk, hastalık ve kötü yönetimden ölmüştür. Kanal Seferi’nde 3 bin Türk genci kaybedilmiştir. Bütün savaş boyunca 129 bin 644 Türk subayı esir düşmüştü.

Ne garip ki, bugün hâlâ İttihatçıları, Birinci Dünya Savaşı’na girişimizi ve Sarıkamış bozgununu savunanlar var. Çünkü ülkemizi bugün hâlâ yöneten derin egemen elitin çoğu, İttihatçılarla kan veya ruh akrabalığı taşıyor.

Devletin generalini vurarak öldüren katili hoş görerek Cumhuriyet’ten sonra Çanakkale mebusu yapmadılar mı?

Devlet ve kamuoyu nezdinde hâlâ egemen olan İttihatçı zihniyet değişmedikçe daha nice bozgunlara uğrarız, vesselâm...