İstişare sünnettir

İstişare ederken göz önünde bulundurulması gereken en önemli noktalardan biri, kime veya kimlere danışılacağı konusudur. Bu husus, yapılacak olan bir işin hayırla neticelenmesine önemli derecede etki eder. Bu yüzden danışılacak olan kişinin akıl ve tecrübe sahibi, dindar ve faziletli, samimî, sağlam fikirli, keskin görüşlü, insan psikolojisini iyi tahlil edebilme, doğruluk ve güvenilirlik gibi değerlere sahip olmasına dikkat edilmelidir.

İSTİŞARENİN bir peygamber geleneği olduğuna inanmak, bir konu hakkında işin ehline başvurarak danışmak ve fikir almak, Allah Rasûlünün benimsediği ve ümmetine öğrettiği bir usûldür. “İstişare eden pişman olmaz” hadis-i şerifiyle Efendimizin (sav) hem tavsiyede bulunduğunu, hem de müjde verdiğini söyleyelim.

Aynı kökten gelen “meşveret, şûrâ, istişare ve müşavere, lügatlerde “danışma, görüşüp anlaşma, konuşup bir karara varma” anlamında tarif edilir. İlâhî bir emir olan meşveretin keyfiyetinin anlaşılması için ayet ve hadislerden örnekler vermeye çalışacağız.

Kur’ân-ı Kerim’de Hazreti Allah (cc), Resûlullah’a (asm) istişareyi emretmiş, ayrıca işlerini istişare ile yapan toplulukları meth-ü sena ile övmüştür. “Onlar, Rablerinin davetini kabul eder ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri kendi aralarında istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan onlar Allah yolunda harcarlar.” (Şûra, 38)

En küçük birim olan aileden devlet katına kadar işlerin neden meşveret/istişare ile olmasının zarureti bize ışık tutacaktır. Bu konuda rehberimiz Kur’ân ve Risâlet-i Resûlullah olacaktır.

Cenâb-ı Allah’ın bu ayette istişareyi iman ve namazdan hemen sonra zikretmesi, daha sonra da zekâtı içine alacak şekilde infaktan bahsetmesi, istişarenin İslâm’da ehemmiyetini gösterir. Bakara Sûresi’nde insanın yaratılışı anlatılırken, Cenâb-ı Hakk’ın bu hususta meleklerle olan istişaresi nazara verilmektedir.

Kültürümüzün inşâsında önemli bir yere sahip olan Üstad Bediüzaman’ın tefsirine göre, müşavereden münezzeh olan Allah, böylece meşvereti emretmenin yanında insanlara müşavere üslûbunu da öğretiyor.

Asr-ı Saadet’ten bugüne kadar Müslümanlar şûra geleneğini ayakta tuttukları müddetçe başarıdan başarıya koşmuşlardır. İstişare kültürünün terk edildiği dönemlerde ümmet olarak hep birlikte geriye düşüp mevzi kaybettiklerine de tarih şahittir. Kendi meselelerini özgürce konuşmayan, tartışmayan yani müşavere etmeyen/edemeyen Müslümanlar, maalesef başkalarının yönlendirmesine, kimi zaman da manipülasyona (yetersiz, aldatıcı ve hatta taciz edici stratejiler yoluyla başkalarının algısını veya davranışlarını değiştirmeyi amaçlayan psikolojik ve sosyal etkiye) açık hâle gelmiştir. İstişare kültüründen uzaklaştıkça vahdetin yerini giderek tefrika almıştır. Ne yazık ki, İslâm ümmeti zamanla bir araya gelme, ortak iş yapma, problemlerine/dertlerine müşterek çözüm üretme zeminlerini de kaybetmiştir.

Bugün bile Gazze-Kudüs-Filistin, Doğu Türkistan, Arakan, Keşmir ve ilâ ahir tüm mazlum coğrafyalarda zulümlerin, kahr-u figanın, yürek acısı hâllerin çözümünde ve yine İslâm düşmanlığı, terörle mücadele, adalet, insan hakları dâhil pek çok meselemizde bu eksikliği görüyoruz. Müslümanlar sıkıntılarına devayı din kardeşlerinde değil yabancılarda, başta ABD olmak üzere Batılılarda, Batı başkentlerinde arıyor. Mezhep, meşrep ve çıkar eksenli yaklaşımlar İslâm ümmetini ortak bir paydada buluşmaktan alıkoyuyor.

Kişisel kavgalarını ümmetin maslahatının üstünde gören bir anlayışın Müslümanlara verebileceği hiçbir şey yoktur. Müslümanların kutsallarına yönelik saldırılar karşısında harekete geçerek İslâm dünyasının ortak tavır almasını sağlamak, iklim-i vahdetin olmazsa olmazlarındandır. Üzerimize düşen mesuliyetin fert olarak inananlar arasında bir vahdet ve meşveret mekanizmasına dönüşmesi için çaba harcamak gerektir. Türk devlet aklı olarak, İslâm dünyasının üzerine serpilmiş ölü toprağını temizlemek için her alanda çalışma yürütmek kadim tarihimizin bize yüklediği mirastır.

Buradan bir hususun bilinmesi için hakkı teslim etmek vicdanî bir mesuliyettir; yıllardır örselenmiş Müslümanların özgüvenini yeniden diriltmek için Devletimizin içeride ve dışarıda çok büyük mücadeleler verdiğini söylemek icap eder. Sadece konuşmakla, sadece karar almakla da yetinmeyen Devletimizin, istişareler neticesinde aldığı kararların hayata geçirilmesi için de gayret sarf ettiğini tüm cihan bilir.

Kadim devlet kültürümüz ve zorluklarla imtihan verdiğimiz tecrübelerimiz, aşılması gereken en büyük problemlerin karar almak değil, alınan kararların uygulanması olduğunu gösteriyor. Fiiliyata dökülmeyen her karar, aslında yok hükmündedir. Türk devlet aklının siyâsî kararlılığı, Türkiye’nin, Devletimizin kurumları olarak böyle bir yanlışa düşmemesine özen gösteriyor. Alınan kararların her platformda icraata dönüşmesi için aşama aşama, kararlı ve dikkatli takibini yapıyor. Elhamdülillâh.

 

Meşveret esasının yerleşmesi, İslâm cemaatinin talimi ve ümmetin terbiyesi, geçici zararlardan çok daha önemliydi.

 

Risalet ışığında meşveret

İslâm dininin hayatın tüm alanlarını kuşatan, kucaklayan kurallar ve yasaklar manzumesi olduğuna işaret eden münevverler, meşveretin ne denli ehemmiyet arz ettiğine Hazreti Muhammed’in (sas) Risalet makamındaki uygulamalarına bakmış, “Akıbet ne olursa olsun, bundan vazgeçmek olmamalı” demişlerdir. Meşveret, hak ve hakikati ortaya koyma ve mevcut şartlar içinde yapılması gerekeni en isabetli şekilde belirleme imkânı verir. En çok hadis rivayet eden Ebû Hureyre’nin, “Ben arkadaşlarına Resûlullah’tan daha fazla danışan birini görmedim” şeklindeki ifadesi, bu noktada çok önemli bir tespittir (Tirmizî, Cihâd 35).

Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları öncesinde Ashabına danışmış, onların fikirlerini almış, ona göre hareket etmiştir. Meselâ Bedir Savaşı öncesi orduya yerleşme emri verdiğinde, Ashabdan Hubab Bin Münzir şöyle der: “Ya Resûlullah, buraya yerleşmemiz, Allah’tan bir vahiyle midir, yoksa Sizin düşünceniz midir?” Resûlullah kendi düşüncesi olduğunu söyleyince, Hubab, su olan bir yere yerleşmenin daha uygun olacağını ifade eder. Resûlullah, bu görüşten memnun kalır ve o doğrultuda hareket emri verir.

Burada görülmektedir ki, Ashab, Resûlullah’ın peygamberlik yönüyle insaniyet yönünü birbirinden ayırmaktadır. Risalet yönünü ilgilendiren hususlarda Ashaba düşen görüş beyan etmek değil, itaat etmektir. Amma vahiy gelmeyen hususlarda onların da görüş beyan etme hak ve hürriyetleri vardır. Bu, meşverete değer verildiğini gösterir. Onların kalplerini hoşnut eder, işin beraberce yürütülmesini sağlar.

Hazreti Peygamber’e (asm) Uhud mağlûbiyeti neticesinde “Onlarla meşveret et” (Âl-i İmran, 159) emrinin gelmesi de manidardır. Zira esasen Resûlullah, savaş öncesi meşveret etmiş, “şehirde müdafaa savaşı yapılması” şeklinde görüş belirtmişti. Çoğunluk meydan savaşı isteyince, onların görüşüne göre hareket emri verdi. İsteseydi, şûranın bu kararını lağvederdi. Fakat O (asm), Uhud öncesinde bunun arkasındaki elem, zarar ve savaş kurbanlarını az çok bilmekle beraber bu kararı uyguladı. Çünkü meşveret esasının yerleşmesi, İslâm cemaatinin talimi ve ümmetin terbiyesi, geçici zararlardan çok daha önemliydi. Öyle ya, çocuk düşüyor diye yürümekten alıkonulmamalıdır. Ümmet-i Muhammed dahi İslâmî esasların ilk yerleşme döneminde düşe kalka dosdoğru yürümeyi öğrenecektir. Devamlı direktiflerle yönlendirilen ve kendisine serbest hareket imkânı verilmeyen bir çocuk, gelişimini tamamlayamaz.

Meşveret emrinin peşine, “Kesin karar verdiğinde ise Allah’a dayan” (Âl-i İmrân, 159) denilmesi, işin uygulama yönüyle alâkalıdır. Karar verilmişse, artık hemen uygulama safhasına geçilmelidir. Tereddüt olmamalı, emin ve kararlı bir şekilde meşveret kararları uygulanmalıdır. Uhud Savaşı öncesi meşveretten “meydan savaşı” kararı çıkınca, Resulullah (asm) evine gider, zırhını giyer. “Meydan savaşı” diyenlerin bir kısmı gelip görüşlerinden vazgeçtiklerini söylerler. Resûlullah (asm) şöyle der: “Bir peygambere, zırhını giydiğinde artık geriye dönmesi yakışmaz.”

Peygamberimiz (asm), hayatındaki meşveretleriyle Ashabına muallimlik yapıp meşvereti onlara da öğretmiş, bizlere en yüksek insanî terbiyeye meşveret yoluyla erişilebileceğini hayatıyla tasdik etmiştir.

Gerçekten meşveret ortamı, hür bir tartışma zemini olup doğrunun da, yanlışın da açıklıkla söylenmesini sağlayacak bir özelliğe sahiptir. Meşveret fikir alışverişini sağlayıp, insanların düşünce ufuklarını genişletir. İnsanlar bu sayede şahsî önyargılarından soyutlanır ve daha doğruyu bulma imkânı yakalarlar.

İnsan tek başına fikrinde hata yapabilir. Meşveret ise insanların fikirlerinden müteşekkildir. Bunun için meşveret yapan insanların hata yapma oranı azalır. Peygamberimiz (asm) hayatıyla meşvereti emretmiş, “Kim bir iş yapmayı ister ve o hususta istişare edip uygularsa, işlerin en doğrusunu bulmuş olur. Allah kendilerine en doğru olanı bildirir” buyurur.

Müminlerin Medine’ye hicreti, Akabe denilen yerde Mekkeli ve Medineli Müslümanlar ile istişareden sonra kabul edilmiştir. Peygamberimiz (asm) için yapılacak minber inşâsına meşveret sonucu karar verilmiştir. Peygamberimizin (asm) başka devlet başkanlarına göndereceği mektuplar için mühür hazırlanmasına meşveretle karar verilmiştir. Hulefa-i Râşidîn, meşveret yolu ile tercih edilmişlerdir.

 

Hür insanların harcı meşveret

Meşveret hür insanların yapabilecekleri bir faaliyettir. Ancak hürriyeti imanın bir özelliği olarak idrak edip yaşama bilincinde olmak gerekir. Aczini ve fakrını anlayan bir insan, işlerinde doğruya ulaşabilmek için diğer fikirlerle müşavere etmeye ihtiyaç duyar. 

Kibirli bir insan, tahakküm içindeki aczini ve fakrını bilmediğinden, faaliyetlerini enesine dayandırır. Müşavereye ihtiyaç duymaz ve bundan kaynaklanarak hatalarla hayatını devam ettirmeye çalışır. Meşveretse insana hürriyetini kazandırır. Meşveret yoluyla insan iradesini kullanmaya başlar. Başkalarının iradesinin tahakkümü altnda kalmaktan kendisini korur. Meşveret sistemini uygulayan biri, iradelerden doğan fikirlere danışır ve tam bir hürriyet-i medeniye ortamı oluşturur. Adalet yerine zulmeden, Allah’a karşı vazifesini ifade edemeyen ve meşvereti terk eden bir insanın Allah’a yakın olması müşkül hâle gelir. Yani hürriyet ne kadar kıymet bulursa, Allah’a yakınlık o kadar artar.

Meşveretin vazgeçilmezleri içerisinde adalet, ilim ve işin icap ettirdiği olgunluk, kabiliyet gibi şartlar vardır. Her ibadette olduğu gibi meşverette de amaç rıza-i İlâhî olmalıdır. Rüya ve manevî âlemlerin ilhamı hiçbir zaman meşverete tercih edilen bir unsur olamaz. Bu gibi hâller delil olarak meşverete getirilmez. Meşverette takip edilecek esasların, Din’in malûm kaynaklarından alınması gerekir. Fikirler bu kaynakların çerçevesine dâhil olmalıdır. Meşverette tam bir hürriyet ortamı olmalıdır. Görüşler hiçbir tahakküm altında kalmadan söylenmelidir.

Meşveretsiz karar vermemeliyiz. Çünkü meşvereti emreden ayettir. Unutmamalıyız ki, meşveretin hüküm sürdüğü yerde şüphelerin hükümleri olamaz. Devletlerin hayatında şûranın/meşveretin yeri hep olmuştur. Konunun daha iyi anlatılması için Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi’nin “Şûra” konu başlığı altındaki bilgiler, aşağıya derç edilmiştir:

“İslâm tarihi boyunca Müslümanlar tarafından kurulan devletlerde hükümdara danışmanlık yapan çeşitli kurul ve kurumlar oluşturularak meşveret usulü işletilmeye çalışılmakla birlikte şûra genellikle yönetim merkezlerinde bulunan kimselerin katılımıyla sınırlı kalmıştır. Bilhassa Emevîlerle başlayan süreçte şûranın toplumun önde gelenleri (kabile reisleri, eşraf, âyan), yöneticiler ve ordu kumandanları ile ilim adamlarından meydana gelen üç sınıfın temsilcileriyle, birlikte ya da ayrı, genel ya da özel biçimde gerçekleştirilmiştir.

Ömer Bin Abdülazîz döneminde ise şûrada sadece ulemâ ve fukaha bulunmaktaydı. Müslüman olduktan kısa bir süre sonra İslâm dünyasında hâkimiyeti üstlenen Türkler, devlet işlerini danışma yoluyla yürütme geleneklerini İslâm’ın bu ilkesiyle kaynaştırarak devam ettirmişlerdir. Şûra prensibini belirtmek için ‘kengeş’ (işlerde danışma, görüşme, düşünme) kelimesinin kullanıldığı anlaşılmaktadır (Kâşgarlı Mahmud, s. 604). Türk devlet geleneğinde kurultayın başlangıçta dinî tören, bayram, yeme içme toyu, eğlenme ve yarışmayı ifade eden genel bir toplantı iken daha sonra önemli meselelerin müzakere edilip tartışıldığı ve kararların ittifakla alındığı bir müessese haline geldiği ve şûra prensibinin ilk nüvesini teşkil ettiği söylenebilir.

Kurultaylarda sadece siyasî ve askerî işler değil, ülkeyi ilgilendiren her türlü mesele görüşülerek karara bağlanırdı. Uygurlarda hükümdara yol gösteren, fikir veren, ‘tayanç’ ve ‘kengeşçi’ denilen danışmanlar vardı. İbn Fadlân, Oğuzların işlerini meşveretle hâllettiklerini belirtir (Seyahatname, s. 34). Devlet yönetiminde şûranın önemli bir yerinin bulunduğu Karahanlılarda hükümdarlar genellikle danışma meclislerinden çıkan kararlara göre hükmederlerdi. Sultan, danışma meclisinde alınan kararı uygulayıp uygulamamakta mutlak yetkili olmasına rağmen Gaznelilerde belli ölçü ve sınırlamalarla da olsa meşveret ilkesine başvurulurdu.

İdarî yapının teşekkülünde şûra, töre, kut gibi kavramların önem taşıdığı Büyük Selçuklularda devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı, Dîvân-ı A’lâ denilen büyük divanla önemli kararların istişare edilerek kararlaştırıldığı müşavere ve meşveret meclisleri vardı. Ülkenin çözüm bekleyen meseleleri bu divanda tartışılıyor, alınan kararlar Selçuklu sultanı tarafından genellikle kabul ediliyor, nâdiren de olsa değiştiriliyordu. Devlet yönetimi hakkında âlimler ve tecrübeli kişilerle tedbir alınması gerektiğini söyleyen Nizâmülmülk’e göre şûra prensibi, kişinin düşünce gücünü arttırarak ileriyi görmesine imkân verir; bu ilkenin ihmal edilmesi zayıf fikirlilikten kaynaklanır. Zira on kişinin alacağı tedbir bir kişinin alacağı tedbirden daha kuvvetli olur (Siyâsetnâme, s. 116-117).

Büyük Selçuklulardaki şûra prensibi, en büyük karar ve meşveret organı Dîvân-ı Saltanat (Dîvân-ı A’lâ) olan Anadolu Selçuklularında biraz değişikliğe uğramakla birlikte devam etmiştir. Eyyûbîler devrinde Dîvân-ı İnşâ devlet idaresinde bürokrasinin merkeziydi ve başkanına ‘kâtibü’s-sır’ denirdi. Makrîzî’ye göre sır kâtibinin bir görevi de sultanın huzurunda toplanan danışma meclislerinde gerekli açıklamaları yapmaktı (el-Ḫıṭaṭ, II, 266). Musul Atabegi Nûreddin Zengî, fakihlerden oluşan istişare meclislerinden kendisine ne kadar nafaka ödenmesi gerektiğinin belirlenmesini isteyecek derecede meşverete önem verirdi.

İlhanlılarda önemli kararlar toplanan danışma meclisleri tarafından alınırdı. Yazıcızâde Ali, Osman Gazi’nin Oğuz geleneğinin devamı olarak Türk beylerinin katıldığı kurultaydaki meşveret sonucunda iktidara geldiğini kaydeder (Tevârîh-i Âl-i Selçuk, s. 872). Osmanlılarda devlet işlerini görüşmek üzere yapılan toplantılar için şûra kavramının kullanılması 12’nci yüzyıldan sonra yaygınlık kazanmıştır. Daha önce önemli devlet meseleleri çeşitli askerî, mülkî erkânın ve ulemânın fikirlerine başvurulan meşveret meclisinde çözülürdü. 13’üncü yüzyıl başlarına ait kaynaklarda çeşitli vesilelerle toplanan meclisler için şûra kelimesi kullanımı genişlemiş, ‘erbâb-ı şûrâ, encümen-i şûrâ, meclis-i şûrâ, şûrâ-yı kübrâ’ gibi tanımlamalar yapılmıştır.

Osmanlı vak’anüvisi Şânîzâde Atâullah Efendi, meclis-i şûrâ tabirini şeyhülislâm makamında ulemânın katıldığı toplantılar için kullanmıştır (Târih, I, 259). Bu mecliste devletin alacağı kararların şer’î zeminde tahkiki yapılmakta ve kanunlara uygunluğu görüşülmekteydi.

Fâtih Sultan Mehmed döneminde Dâr-ı Şûrâ-yı Askerî ve Dâr-ı Şûrâ-yı Bâbıâlî gibi meclislerin var olduğu bilinmektedir. Aynı anlayıştan hareketle daha sonra bugünkü Danıştay’ın temelini teşkil eden (bugünkü Danıştay, itikadımıza ve Müslüman milletimizin medeniyet tasavvurundan bîhaber ve uzaktadır), kanun ve nizamnâme lâyihalarını inceleyip düzenlemesi yanında idarî yargı görevi de yapan Şûrâ-yı Devlet kurulmuştur. Bunun yanında yine 13’üncü yüzyılda savaş ilânı ve barış antlaşması yapılması gibi fevkalâde hâllerde devlet ileri gelenleriyle ulemânın katıldığı, padişahın huzurunda yapılan toplantılara Şûrâ-yı Saltanat denmiştir.”

Hülâsa

Kur’ân’ın bir sûresinin ismidir şûra yani meşveret, istişare ve danışma. Kur’ân’ın bazen hâdiseler içinde, bazen de açıkça emrettiği önemli bir sosyal karar mekanizmasıdır. Meşveret bundan dolayı sonsuzluğa doğru şerefle akıp giden iman hizmetinde can damarından da öte bir organ hüviyetindedir. Hayırlı bir meslekte bir arada bulunan kimselerin her konuda ortak hareket etmeleri, ortak adım atmaları, ortak karar almaları çok önemlidir. Ortak alınan kararlarda yanılma payı neredeyse yoktur.

Bir kıymetli hatırlatmada bulunmak lâzım: İstişare ederken göz önünde bulundurulması gereken en önemli noktalardan biri, kime veya kimlere danışılacağı konusudur. Bu husus, yapılacak olan bir işin hayırla neticelenmesine önemli derecede etki eder. Bu yüzden danışılacak olan kişinin akıl ve tecrübe sahibi, dindar ve faziletli, samimî, sağlam fikirli, keskin görüşlü, insan psikolojisini iyi tahlil edebilme, doğruluk ve güvenilirlik gibi değerlere sahip olmasına dikkat edilmelidir.

Öte yandan aklı bir şeye ermeyen, ahlâksız ve mağrur kimselere danışmanın kişiye hiçbir yarar sağlamayacağı açıktır. Peygamberimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Her kim istişare ederse rüşte mazhar olur, her kim müşavereyi terk ederse hatadan kurtulamaz.”

Vesselâm…