İstanbul’un fedakâr kuleleri, bencil gökdelenleri (1)

İstanbul’un kulelerinden bazısı vaktin nabzını tutmak, bazısı yangınlardan halkı haberdar etmek, bazısı havanın hatırını sormak için yapılmış. Yani bugünün “tower” (kule) olarak adlandırılan dışı kibirli, içi bencil gökdelenleri gibi değil onların menkıbeleri. Bugün “dikey köy” diye tâbir edebileceğimiz, birbirinden habersiz binlerce kişiyi barındıran modern kuleler, bırakın hava durumunu, yangını veya saati bildirmeyi, birbirine hatır sormaktan aciz insanları barındırıyor. Heyûla gibi uzanıyor her biri gökyüzüne ve insanoğlunun kendi elleriyle inşâ ettiği bu kuleler, yine insanın ruhuna baskı kurup onu eziyor.

ÜÇ tarafı denizlerle sarmaş dolaş olan, bağrında ışıltılı Marmara Denizi ve Haliç’i ağırlayan İstanbul, dünya haritasında müstesnâ güzellikte bir şehir. Su içinde yüzen, kıyılara mutlu mes’ûd tebessümler saçarak süzülen bir kuğu kadar narin…

Asya kıtası ile Avrupa kıtasının ellerini buluşturarak “kıtalar arası şehir” olma unvanını kendinde saklı tutan muhteşem güzellikteki bu şehir, yüzyıllar boyu tarih ve kültürün şâhitliğini yapıyor. Öyle çok şey yaşıyor ve yaşanıyor ki bu şehirde, tüm dinlerin müntesiplerini ağırladıkça sînesinde olgunlaşıyor, bilgeleşiyor. Vakur bir edâ, görkemli bir duruş, köklü bir tecrübe ile zamana ve dünyaya meydan okuyor.

M.Ö. 5500’lü yıllara dayanan geçmişiyle dünya insanının kültürel dokularını hafızasında saklayan bu şehir, Roma İmparatorluğu’na, Latin İmparatorluğu’na, Bizans İmparatorluğu’na ve son olarak Osmanlı Devleti’ne başkent olmanın onurunu taşıyor. Hilâfetin Osmanlı saltanatına geçmesi ile 406 yıl boyunca da İslâm merkezi olarak (1517-1923) tarihe geçiyor.

Bir eli Asya, diğer eli Avrupa’da olan bu şehir, modernitenin çizgileri ve Anadolu’nun has kültürüyle muhteşem bir senteze ev sahipliği yapıyor. Bir yanı Batılı, öte yanı tepeden tırnağa Doğulu bu şehrin siluetini izlerken ilk göze çarpan minâreleri, sonra sarayları ve daha sonra gökdelenleri oluyor. Kuytu köşelerde yaşananlarsa bu şehrin mahremiyeti gibi saklı ve sessiz bir birikiş…

Evet, bir de kuleleri var bu şehrin; sessiz soluksuz zamanın tanıklığını yapıp dünya kadar sırrı içinde biriktiren… Fakat ne endamları yetiyor görünmeye, ne de işlevsellikleri. Gayr-ı modern tedbirler, onların yerlerini dolduruyor. Ve onlar mahzun bir edâ ile birikmişliklerini bizlerden saklıyorlar. Öyledir; görünen malûmdur, görünmeyen meraka mâtuf… Bilinen israfın eşiğinde, bilinmeyense tüketimden muaf... Meraklısına açıyorlar bu muhteşem şehrin şâhidi kuleler sırlarını. Bilinmediği için ne ağırlanıyor, ne de tükeniyor içlerini dolduran sırrın ağırlığı.

Göz göre göre ihmâlde minârelerden yükselen dâvete bu şehir. Sevgilinin güzelliğine alışır da gözlerimiz, muhteşem bir sanat olarak bize emânet edildiğini kısa sürede unutuveririz.

İşte İstanbul’un kuleleri de böyle mahzun ve sessiz! Neler gördüler, neler biriktirdiler, bize saklı hepsi! Onlar hakkında pek az şey biliriz.

Geleceğe ne söyleyecek bu kibirli gökdelenler?

Tarih boyunca pek çok imparatorluğa başkent olmuş bu şehirde gelenler ve gidenler tarihe tanıklık etmiş eserler bırakmış. Ta ki Cumhuriyet dönemine kadar… Sonrasında olanlar hepimizin malûmu. Dünyanın neresine giderseniz gidin, görebileceğiniz, kaktüs tıynetli gökdelenler yükseliyor artık bu muhteşem şehrin semâlarına. Hikâyesiz, sıradan, birikimsiz, dünsüz, bugünlü ve geleceğe söyleyecek sözü olmayan…

Hep dediğim bir şey var: Bir ülkenin yönetimindeki irade nasılsa, şehirlerinin yüzüne de o yansır. Yönetenlerin dili ne ise, halk da o dil ile anlaşır.

Roma, Latin ve Bizans İsa tasvirleri, melek freskleri, istavroz işaretleriyle iz bırakırken bu şehrin bağrına, Osmanlı ise camileri, sarayları ve kulelerini İslâm sanatından çiniler, hatlar ve kalem gibi göğe yükselen minâreleri ile bezemiş. Sonra Cumhuriyet’le birlikte bu şehrin mimarisi artık ne öz kaynaklarının, ne de köklü tarihinin izlerini taşımayan, hatta taştan ve topraktan neredeyse mahrum, mayası kâinattan değil, fabrikalardan olan cam kulelerle çirkinleştirilmiş.

Fedakâr kulelerin anlatacak çok şeyi var zamana

İstanbul’un kulelerinden bazısı vaktin nabzını tutmak, bazısı yangınlardan halkı haberdar etmek, bazısı havanın hatırını sormak için yapılmış. Yani bugünün “tower” (kule) olarak adlandırılan dışı kibirli, içi bencil gökdelenleri gibi değil onların menkıbeleri. Bugün “dikey köy” diye tâbir edebileceğimiz, birbirinden habersiz binlerce kişiyi barındıran modern kuleler, bırakın hava durumunu, yangını veya saati bildirmeyi, birbirine hatır sormaktan aciz insanları barındırıyor. Heyûla gibi uzanıyor her biri gökyüzüne ve insanoğlunun kendi elleriyle inşâ ettiği bu kuleler, yine insanın ruhuna baskı kurup onu eziyor. Göz mesafesinden yoksun, temas kurmaktan âciz endamlarıyla canım İstanbul’u mâzisinden, tarihinden ve öz kültüründen uzaklara sürüklüyor. Sıfırlanmış bir şehir görünümüne doğru hızla yol alan bu efsane şehirde yeni nesil kendisini neredeyse dün kurulmuş bir şehrin mukîmi sanıyor. Portatif yaşamların köksüz şehir hikâyelerine, çabuk biten sevdâlara, ihânetlere meyyâl hatıralar, belki de yaşanılan şehrin geçmişine hürmetsizlikten kaynaklanıyor. Çünkü her şehrin mâzisi, o şehrin halkıyla ortak bir kader birlikteliği oluşturuyor. Ayna olup birbirine, şehir insana, insan da yaşadığı şehre benziyor.

İşte böylesi gözlemler sonrasında şehir ve mimariye dair çok fotoğraflı az sözlü dosyalar hazırlamak istedim. İstanbul’un kibirli gökdelenlerine inat, tevâzu ile işlevselliğin sembolü olan tarih dokulu, yüzyıllardır farklı kültürlere şâhitlik etmiş bir âlim sükûnetine benzer sessizliğe bürünmüş kültür ve görgü birikimli o kendi hâlindeki kulelerden başlayalım diledim.

Belki hepsinden söz edemeyeceğim, fakat içlerinden birkaçı adına sizlerle hasbihâl edelim.

Her biri bize Roma, Latin, Bizans ve Osmanlı diliyle sırlarını açar belki. Belki bizi mâzinin koridorlarına sürükleyerek mazbut, o kibirli ve bencil gökdelenlerin gölgesinde kalmış varlıklarından haberdar edeceklerdir.

Belki ahde vefâ düşer içimize de taşlarına ve duvarlarına dokunur, onlarla yeniden tanışır, mimarinin şehre söylediği ve eylediğiyle insan ruhundaki etkisinden söz ederiz. Beton yığınları arasında nasıl yalnızlaştırıldığımızı düşünür, eşyanın hâkimiyeti altında ezilmeye çalışılan ruhlarımızı mâziden devşireceğimiz dokular ve yapılarla azat ederiz belki.

Şimdi bir bir o kulelere çıkalım, nelere şâhit olduklarına bir bakalım. Dahası, bu kulelerin şâhit oldukları kadar, onların varlıklarına şâhit olup ilham alan yazarları, şâirleri ve ressamları hatırlayalım…

Dünyaya barış şarkıları söyleyen “Beyazıt Kulesi”

Eskiden savaş toplarının ağzını gökyüzüne çevirmek, barışı simgelermiş. Beyazıt Kulesi, güçlü bir Osmanlı topunu andıran mimarisi ile sessiz sedâsız asırlardır dünyaya barış şarkısını söylüyor. Dinleyen kim?

İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde yer alan kule, binlerce öğrencinin gözü önünde yaşlanıyor. Acaba kaç genç ona hatırını soruyor? Kaçı onun 267 yaşında bir bilge olduğunu biliyor? Bilenler biliyordur ama zandan sıyırıp, hatırlatmalarımızı yapalım:

Beyazıt Kulesi, 1749 yılında ahşap konakları küle döndüren yangınları haberdar etmek için yapılıyor. İyilik ettiğin yerden vurulursun ya hani, o da aynı yerden vuruluyor. Ahşap bedeni 1756 yılında çıkan büyük Cibali yangınında ve 1826’daki Yeniçeri ayaklanmalarında zarar görüyor. Bir şefkat eli uzanıp yaraları onarılıyor. Sultan II. Mahmut, Senekerim Balyan isimli bir mimara kagir olarak inşâ emrini veriyor.

O, yine fedakârca şehri yangınlardan koruma görevine devam ediyor. Gündüz sepetler salınıyor yangını haber vermek için onun endamından, gece fenerler yakılıyor. Bu işaretleri gören İcadiye Kulesi’nden top atışları yapılarak şehir haberdar ediliyor. Tekbirlerle koşuyor yangın mahalline tulumbacılar.

Bu coğrafyaya ilk kimlik biçen de bu kule oluyor. Nasıl mı? “Köşklü” denilen yangın gözcüleri, başlarındaki yönetici ağaya “Ağa bir çocuğun oldu!” derlermiş. Ağa da “Kız mı, oğlan mı?” diye sorarmış. Anadolu yakası, Beyoğlu ve Boğaz’ın Rumeli yakası “kız”, İstanbul içi yangınları ise “oğlan” olarak anılırmış. İlgili alan yönünde İcadiye’den yedi pâre top atışı ile haber verilir, ahâliye ilân edilirmiş.

256 basamaklı, 85 metrelik boyu ile havanın da hatırını sorar da öğrenir, halka bilgi verirmiş. Yani zamanın meteoroloji merkezi görevini yaparmış. Yüzü yeşilse yağmurdan, kırmızıysa kardan, sarıysa sisten, maviyse havanın güzel olacağından söz edermiş. Hatırşinasmış…

Yakın zamana kadar bu hatırşinaslığı devam etmiş. 1968 yılında ABD’ye ait 6. Filo’nun Dolmabahçe’ye demir atmasından sonra yaşanan siyasî olaylar esnasında Devrimci öğrenciler tarafından işgâl yaşamış. Yine her gün hatırını sorduğu denizin ve öğrencilerin infiali ile yumuşak karnından vurulmuş yani kule.

2013 yılında müzeye dönüştürülen kule, şimdi sizleri bekliyor! Daha anlatacak o kadar çok şeyi var ki…


Eskiden savaş toplarının ağzını gökyüzüne çevirmek, barışı simgelermiş. Beyazıt Kulesi, güçlü bir Osmanlı topunu andıran mimarisi ile sessiz sedâsız asırlardır dünyaya barış şarkısını söylüyor. Dinleyen kim? 

Boğazı seyreden asilzâde: Galata Kulesi

Güngörmüş bir asilzâde edâsı ile Boğaz’ı asırlardan beridir seyreden Galata Kulesi, pek çok şâir ve yazarın yakıştırması gibi bana da eril gelir. Sadece İstanbul’un değil, dünyanın en eski kulelerinden biridir Galata Kulesi. Tarih kitaplarında 528’de Anastasios tarafından yangın kulesi olarak yapıldığı yazılıdır.

1204 yılında, 4. Haçlı Seferleri esnasında gözü dönmüş şövalyelerden nasibini alınca, 1348 yılına kadar ihmâl edilmiş. O yılda taşın o dirâyetli yapısı ile Cenevizliler tarafından yeniden inşâ edilmiş. O dönemde “İsa Kulesi” diye anılırmış.

1453’te o muhteşem fetihle Osmanlı himâyesine giren Galata Kulesi, 1509 depreminde büyük hasar görmüş ama devrin ünlü mimarı Hayrettin tarafından yeniden inşâ edilmiş. 16. yüzyılda, Kanunî Sultan Süleyman döneminde esirlere barınak olmuş. III. Mahmut döneminde ise Takiyüddin tarafından yönetilen rasathaneye dönüştürülmüş. Hıristiyan esirlerin sesi soluğu, yıldızların ihtişâmıyla silinmiş. Rasathane 1579 yılında kapatılsa da Galata, artık bilim ile anılır olmuş.

17. yüzyılda, bundan tam üç buçuk asır önce, bir adam rüzgârla hasbihâl eyleyip tahtadan kanatlarıyla çıkmış kulenin zirvesine. Maksadı uçmakmış. O adam, Hezarfen Ahmet Çelebi’den başkası değilmiş. Kartal kanatları ile havalanıp Galata’dan Üsküdar Doğancılar’a kadar denizi aşarak süzülmüş. 3 bin 358 metrelik Boğaz’ı aşan bu Hezarfen, Türk havacılık tarihinin ilk ismi olarak tarihe geçmiş. Yıl henüz 1632’ymiş. Bu vak’a, Sultan IV. Murat Han’ın da beğenisini kazanmış. Dünyanın dudağı uçuklamış. Avrupa’da Hezarfen’in gravürleri çizilmiş. Fakat her ne olduysa (muhtemel İngiliz’in parmağı vardır), bu yiğit ve cesur bilim adamı, “Varlığı câiz değildir!” hükmüyle Cezayir’e sürülmüş.

Bitmemiş Galata’nın hikâyesi, bir süre muzaffer orduların önünde fetih habercisi olup örse vurup düşmanı silahla değil, gür sesleri ve enstrümanlarıyla ürküten Mehter Takımı’nı ağırlamış. Sonra davul sesiyle ahâliye civar yangınlarının haberini vermiş. Derken, 1717’den itibaren peş peşe gelen fecî yangılardan nasiplenmiş. Hırpalanmış. 1797 ve 1831 yangınlarında o asil yapısı hepten yanmış. Bitmemiş çilesi, 1875’te çıkan büyük bir fırtınada sivri külahı andıran kubbesi savrulmuş. Ve ondan sonra artık başında bugün gördüğümüz kule başlığını 1965 yılında takmış. O gün bugündür, çapkın bir edâ ile Kız Kulesi’ne göz kırpmaya devam ediyor.

Eskiden de intihar vakalarına şahit olmuşluğundan söz edilir, fakat yakın tarihte şâir Ümit Yaşat Oğuzcan’ın 15 yaşındaki oğlunun intiharı yüreklerimizi burkar. Ki şâir, bu evlât acısını şöyle anlatır dizelerinde: “6 Haziran 1973… Pırıl pırıl bir yaz günüydü/ Aydınlıktı, güzeldi dünya/ Bir adam düştü o gün Galata Kulesi’nden/ Kendini bir anda bıraktı boşluğa/ Ömrünün baharında/ Bütün umutlarıyla birlikte/ Paramparça oldu/ Bir adam, benim oğlumdu…”

Bugün kahve ve restoran olarak hizmet veren Galata Kulesi, Boğaz’ı temâşâ etmek isteyen herkese kollarını açıyor. Galata’nın üst balkonundan Boğaz’a düşen yakamozlar eşliğinde Anadolu yakasının zarâfetini izlemek ömre bedel. Eteklerindeyse demli bir Türk çayı yudumlayacağınız, her milletten ve dinden insanla karşılaşacağınız bir meydan sizi bekliyor!


17. yüzyılda, bundan tam üç buçuk asır önce, bir adam rüzgârla hasbihâl eyleyip tahtadan kanatlarıyla çıkmış kulenin zirvesine. Maksadı uçmakmış. O adam, Hezarfen Ahmet Çelebi’den başkası değilmiş. Kartal kanatları ile havalanıp Galata’dan Üsküdar Doğancılar’a kadar denizi aşarak süzülmüş. 3 bin 358 metrelik Boğaz’ı aşan bu Hezarfen, Türk havacılık tarihinin ilk ismi olarak tarihe geçmiş.