İstanbul Sözleşmesi ve fabrika ayarları

Ayarımız o kadar kaçmış ki, yalancılığında, sahtekârlığında, riyakârlığında, güvensizliğinde en ufak bir şüpheye sahip olmadığımız insanlar, etrafımızda “Müslüman” olarak gezip dolaşıyorlar. Müslümanın kim olduğu sorusuyla başlayarak çözmemiz gereken önemli bir problem bu!

GEÇTİĞİMİZ günlerde Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil Hoca’nın Tokat’taki bir kitap fuarında yapılacak imza gününün iptal edilmesi ve bunun arkasında Tokat Milletvekili Özlem Zengin’in olduğunu iddia etmesi, daha önceden oluşmaya başlayan bir fay hattını tekrar gündeme taşıdı.

Karşılıklı açıklamalarla iki taraf birbirine göndermeler yaptı. Ahmet Hoca’nın İstanbul Sözleşmesi’ni “nesilleri mahveden ve aileyi çökerten bir anlaşma” olarak nitelendirmesi ve Özlem Hanım’ın da İstanbul Sözleşmesi’ni savunması, meselenin arka plânında bu ayrışmanın olduğunu açığa çıkarmakta, tarafların birbirleriyle ilgili söylemlerinin de bunun üzerinden yürüdüğü görülmektedir.

Eğer gerçekten Ahmet Şimşirgil’in imza günü Özlem Zengin tarafından iptal ettirilmişse, bir ilim adamına bir siyasinin bu çeşit bir engelleme yapması, başlı başına başka bir problemi önümüze getirmektedir. Asıl yozlaşmalardan biri de budur! Bu hem fikir hürriyetine müdahaledir, hem ilim adamına saygısızlıktır, hem de stratejik olarak siyâsî bir hatâdır. Çünkü ciddî bir ayrışma sebebi olabilecek bir konunun tekrar ısıtılmasıdır. Eğer Özlem Hanım bu işin içinde yok ise, imza gününü iptal ettirenler ortaya çıkmalılar ki problemin hesabı yanlış kişilere kesilmiş olmasın!

Hangi tarafın haklı ya da haksız olduğu ile ilgilenmeden şunu söyleyebiliriz ki, bu ayrışma derinleşmektedir ve dalga dalga yayılmaktadır.

Yine içeriğinden bağımsız olarak ifade edelim, toplumun bir kesiminde oluşan algı şu ki, toplumdaki yozlaşmanın ve geleneksel aile kurumunun yıpranmasının faturası, KADEM’e ve İstanbul Sözleşmesi’ne fatura edilmektedir.

Nâçizâne, son zamanlarda kendimi bir erkek olarak potansiyel suçlu gibi hissetmeye, ayrıştırıldığımı ve ötelendiğimi düşünmeye başladım. Her türlü problemin “toplumsal cinsiyet” üzerinden tanımlanmaya ve tartışılmaya başlanması, ciddî bir yanılsama gibi görünmektedir. Bu bakış açısıyla kadına yönelik şiddetin önleneceğine pek inanmıyorum. Belki biz meseleyi “erkek bakış açısıyla” ele alıyoruz, peki, yine aynı camianın içinden âdeta çığlık atarak sesini duyurmaya çalışan Sema Maraşlı neden dikkate alınmıyor?

Fabrika ayarını nasıl yapmalı?

Bazı konular başlarda iyi niyetli ve çok küçük değişiklikler önermekle başlar ama zamanla büyük ayrışmalara sebep olurlar. O yüzden ilgili taraflar zaman zaman yapacakları otokritiklerle fabrika ayarlarına dönebilmelidirler. Bir Müslüman açısından baktığımızda bir fabrika ayarının nasıl yapılması gerektiğinin üzerinde düşünelim biraz.

Kimin Müslüman olduğunu, kimin olmadığını Allah bilir! Kimseyi bu açıdan ne yargılayabilir, ne de sorgulayabiliriz. Sadece, başta kendimize olmak üzere, “fabrika ayarlarını” hatırlatmak istiyoruz. Ve ne kadar ayarımızın bozulduğunu düşündürtmek…

Küçükken öğrendik; “Müslüman mısın?” sorusuna, “Elhamdülillah, Müslümanım” diye cevap verirdik. Şimdi de öyle diyoruz. Peki, bu kadarla iş bitiyor mu? Müslümanın kim olduğunu İslâm Peygamberi (sav) şu şekilde tarif ediyor: “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”

Yani “Müslüman” denilen kimselerden sadece Müslümanların değil, bütün insanların emin olması gerekiyor. O zaman hepimiz soralım kendimize: Elimizden ve dilimizden insanlar eminler mi? Ya da etrafımızda “Müslümanım” diye dolaşanların şerrinden biz emin miyiz? Kadınlar erkeklerden, erkekler kadınlardan eminler mi? Ya da ne kadar eminler?

“Emin” yani güvenilir olmak, Peygamberimizin (SAV) en öne çıkan özelliği değil miydi? “Ben size şu dağın arkasında bir düşman var, birazdan hücûm edecek desem, inanır mısınız Bana?” diye sorduğunda, düşmanları ne diye cevap vermişlerdi? “Evet, inanırız! Senin hiç yalan söylediğini görmedik. 

Yine soralım kendimize: Hayatımızda yalanın yeri ne? “Biz hiç yalan söylemedik” diyebiliyor muyuz? Ya da etrafımızda Müslüman olarak gezip dolaşanların sözlerinde yalan olmadığına dair bizde bir güven var mı?

Bir de Peygamberimizin (sav) dilinden münafığı tanıyalım: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman yerine getirmez ve emanete hıyanet eder.

Bir tarafta bir insan ki, elinden ve dilinden emin olunan, yalan söylemeyen karaktere sahip... Diğer tarafta bir insan ki, konuştuğu zaman yalan söyleyen, sözlerini tutmayan ve güvensiz olduğu için kendine emanet verilemeyen karakterde… Meseleye ille de kadın-erkek olarak bakmayalım, insan olarak bakalım. Özümüzü, sözümüzü, malımızı, canımızı, namusumuzu emanet verebileceğimiz insanlar var mı? Ya da bu konuda insanlar bize ne kadar güvenebiliyorlar?

Tekrar soralım: Biz bu dikotominin hangi noktasına yakınız? Etrafımızda iletişim hâlinde olduğumuz insanlar hangi noktaya yakınlar? Münafık tarafına mı, mümin tarafına mı?

Birkaç sene önce Hindistan’a gitmiştim. Oradaki Müslümanların durumlarını ve onlara dair algıları görünce çok üzülmüştüm. Çünkü “diğerleri” onlara ticarette güvenmiyorlarmış. O yüzden Müslümanlarla alışveriş yapmaktan çekiniyorlarmış. Müslüman coğrafyalarda buna benzer çokça misâl bulmak mümkün. Önce kendimize, sonra da Türkiye’de “Müslüman” kimliği ile piyasaya çıkanların özelliklerine bu çerçeveden bir bakalım. Hani “fabrika ayarları” açısından bakarak bekliyoruz ki, Müslüman ahlâklıdır, doğrudur, dürüsttür, yalan söylemez, aldatmaz, riyakâr olmaz, sahtekârlık yapmaz…

Ama ayarımız o kadar kaçmış ki, yalancılığında, sahtekârlığında, riyakârlığında, güvensizliğinde en ufak bir şüpheye sahip olmadığımız insanlar, etrafımızda “Müslüman” olarak gezip dolaşıyorlar. Müslümanın kim olduğu sorusuyla başlayarak çözmemiz gereken önemli bir problem bu! Kimliğimizi ve kişiliğimizi bu meyanda kalibre etmeye ve “fabrika ayarları”na dönmeye ihtiyacımız var. Evvelâ kendimizden başlayarak…

İstanbul Sözleşmesi’ne de, başka problemlere de bakarken, bu temel ayarları kaybettiğimiz için herkes ayrı telden çalabiliyor. Sonra nereden nereye kaydığımızdan haberimiz bile olmuyor.