“İsrail Türkiye’ye mi saldıracak?”

İsrail basınında Türkiye’ye saldırmanın sonuçları ve böyle bir deliliğin İsrail’in sonu olacağı konusunda çarşaf çarşaf analizler yapılıyor. Demek ki kafalarının bir kenarında Türkiye’ye saldırmak var. Hep de vardı zaten! Peki neden saldıramıyorlar? Neden mabatları yemiyor bunu? Cevapların bir kısmını yazımızda verdik. Saldıracak olurlarsa sınırımızda gelene “Geç” diyecek ABD yapımı savunma sistemleri, asıl istihbaratı kendilerine iletecek Heron’ları, ordu içinde “güneydeki sevdikleri ülke” için çalışacak personelleri… yok artık. Üstelik bir savaş durumunda ambargo ile sıkıştırabilecekleri aciz, deli gömleği giydirilmiş, eli ayağı bağlanmış, dışa bağımlı bir Türkiye ve Türk Ordusu da yok karşılarında.

OTURMA organı sıkıştığı gün fare gibi saklanacağı bir tünelin içinde açıklama yapıyor katil Netanyahu (özet geçiyorum):


“1998’de Türkiye Başbakanı’nı ağırlamıştım, ismi (Mesut) Yılmaz’dı. Kendisinden ellerinde olan İbranice bir tableti istedim. Karşılığında da elimizde bulunan bütün Osmanlıca eserleri vermeyi teklif ettim. Kabul etmedi. Nedenini sordum. ‘İstanbul’da bir Belediye Başkanı (Erdoğan’ı kastediyor) var. O tableti verecek olursam ortalığı yıkar’ dedi.”


O zamanlar İsrail ile Türkiye “harika” ilişkiler içindeymiş. Öyle diyor soykırımcı alçak. Bu ifadeyi Türkçeye çevirecek olursak, demek ki Türkiye’de işler tıkırında gidiyormuş İsrail için.


Analar ne yiğitler doğuruyor, görüyorsunuz. Erdoğan o zaman Başkan değil, Cumhurbaşkanı değil, Başbakan değil, Bakan değil. Hatta birkaç sene sonra hakkında “Muhtar bile olamaz” diye manşetler atılacak bir Anadolu evladı.


Sadece İstanbul Belediye Başkanı, o kadar!


Hatta daha Netanyahu’nun ağababasına Davos’ta “van münit” çekmemiş bile henüz.


Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, Belediye Başkanı pozisyonundaki Erdoğan’dan ve kitlesinden çekinerek o İbranice tableti Netanyahu’ya veremiyor.


Şu sıralar rüşvet, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, irtikap, kişisel verilerin temin edilmesi ve servis edilmesi gibi yüz kızartıcı suçlamalarla görevden alınan ve yargılaması devam eden sahte diplomalı İstanbul Şeyisi de, İsrail Gazze’ye bombalar yağdırırken CNN International’ı İstanbul’a davet edip İstanbul sahillerinde röportaj vermiş, Hamas’ın İsrail’e yaptığı saldırılar için üzüntülerini dile getirmişti.


İmamoğlu’nun gizli gizli ABD, İngiltere, Almanya büyükelçileri ile görüşmelerinden bahsetmeyeyim bile.


Hâl böyleyken, bir de çıkıp Erdoğan ile Ekremciğim’i kıyaslamıyorlar mı? “Basitlik” işte! Kalibre farklı, sıklet farklı, tıynet farklı. Arada kıyaslanabilecek tek bir şey varsa o da belki ayakkabı numaraları olabilir. Net!


Devam ediyor ve Erdoğan’a sesleniyor katil soykırımcı Netanyahu aynı dehlizden:


“Kudüs bizim şehrimiz Erdoğan, sizin değil!”


Katil Netanyahu, Putin’e, Şi Cinping’e, Emanuel Macron’a veya dünya üzerinde bulunan herhangi bir devlet başkanına seslenmiyor. Yahut İngiltere Kralı’na, rahmetli Başkan Kennedy’ye, taçsız kral Pele’ye, Backenbauer’e, kaleci Mayer’e, Nadia Comaneci’ye, Biricik Bardo’ya, Fenerbahçeli Cemil’e de seslenmiyor alçak katil. Erdoğan’a sesleniyor…


Demek ki acısı büyük, korkusu da... Zor günleri için kahverengi pantolonunu da hazır etmiştir muhakkak.


Aslına bakarsanız Davos’taki “van münit” Erdoğan’ın İsrail’e aşk ettiği tokatların en hafifi sayılabilir. O günden bu yana neler değişmedi ki memlekette?


İlk önce Genelkurmay’da bulunan İsrail’in ofisi kapatıldı.


Sonrasında İsrail’den milyonlarca dolara alınan, yarısı uçan yarısı uçmayan, uçtuğunda da gerçek istihbaratı İsrail’e ileten İsrail yapımı insansız hava aracı Heron’lar İsrail’in başına çalındı. Türkiye hem kendi İHA-SİHA’larını üretmeye başladı, yetmedi, hem de dünya İHA piyasasının yüzde altmışını eline geçirdi. Olacak şey değil!


Türk Ordusu’nun yüzde seksen dışa bağımlılığı minimize edildi. Hayatî ekipmanlarda dışa bağımlılık ortadan kaldırıldı. Askerî ihtiyaçlarımızın yüzde sekseni yerli ve millî imkânlarla üretilmeye başlandı. Daha ne olsun?


Yetmedi, bir tehdit anında (meselâ bir İsrail saldırısında) işimize yarayıp yaramayacağı şüpheli Patriot’lar yerine Rusya’dan taş gibi S-400’ler alındı. Bu sistemle birlikte isteseler de İsrail uçaklarını “dost” olarak gösterip savunma sistemlerimizi körleştiremeyecekler.


Türkiye bunlarla da yetinmedi, İsrail’i de menzili içine alan kendi balistik füzelerini geliştirdi, Sinop’taki balıkları strese sokma pahasına uzun menzilli atış testlerini başarıyla gerçekleştirdi.


Bitti mi? Hayır! Türkiye, donanmasını güçlendirerek Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin içinde en büyük deniz gücü olmayı başardı.


Türkiye, Libya ile yaptığı deniz yetki anlaşması ile İsrail’in denizden Avrupa’ya uzanacak boru hattına atlet tıkadı.


Hatırlarsınız, uluslararası sularda İsrail tarafından korsanca saldırıya maruz kalan Mavi Marmara gemisi için -ateşi bol olsun- Fetullah Gülen “Otoriteden (yani İsrail’den) izin alınmalıydı. Orada ölenler şehit olmayabilir” filan demişti arsızca. O ve müritleri, İsrail’den “Güneydeki sevdiğimiz ülke” diye bahsediyorlardı.


Ordudan ve bürokrasiden İsrail’in köpeği olmuş FETÖ’cü teröristler temizlendi, Ordumuz ve bürokrasimiz kamburundan ve safralarından -tamamen olmasa da- büyük oranda kurtuldu.


Aç parantez. Kılıçdaroğlu’nun vaatleri başında, seçilmesi durumunda KHK ile atılan bu personellere görevlerini iade etmek vardı. Kapa parantez.




Ve nihayetinde savunma sanayimizdeki inkişafımız “Çelik Kubbe” ile taçlandırıldı. İsrail’in öve öve bitirilemeyen “Demir Kubbe”sini ve düştüğü acziyeti İran’la yaptıkları 12 günlük savaşta hepimiz gördük, tüm dünya da gördü.


Bu arada daha önce ellerini kollarını sallayarak ortalıkta fink atan MOSSAD ajanları, İstihbaratımız tarafından beşer onar paketlendi, paketlenmeye de devam ediliyor. MOSSAD’a karşı bildiğimiz, bilmediğimiz çok ciddi espiyonaj ve kontra-espiyonaj faaliyetleri yürütülüyor. Bu paranteze İsrail’in Demir Kubbesini “hackleyen” Filistinli genç yazılımcıyı MOSSAD’ın elinden kurtarmak da dahildir.


Erdoğan, yıllardır BM Genel Kurulu da dahil olmak üzere tüm uluslararası platformda Filistin ve Gazze’nin en güçlü sesi olmayı sürdüre geldi. Küresel yamyamlara anlayacağı dilden ve gözlerinin içine baka baka en sert tonda alçaklıklarını haykırdı. Lafını hiç sakınmadı. 


En son İslâm İşbirliği Toplantısı’nda da yine en gür, en kararlı ses Erdoğan’ın sesi oldu. Keşke Arap liderlerden biri yahut birkaçı bu çağrıya kulak verebilse.


Hatta bu toplantıda Erdoğan “Bizim teknolojimiz hepimize yeter. Sizi korumayacak savunma sistemlerine milyarlarca dolar vermeyin. Gelin ortak bir savunma doktrini oluşturalım…” çağrısında bile bulundu. 


İsrail’in “ABD korumasındaki” Katar’a yaptığı son saldırıdan sonra Erdoğan’ın bu çağrısının çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Umarım bölge devletleri de tehlikenin farkına varırlar. Bir tehdit durumunda kendilerini korumayacak, aslında tamamen İsrail’in güvenliği için kendi topraklarında ve üstelik kendi paraları ile kurulmuş bu sistemlerden vaz geçebilseler.


Türkiye’nin Suriye’deki etkinliği bir başka rahatsızlık kaynağı İsrail için. Meselâ Suriye’de Esad’ın iktidarından ve İran’ın varlığından hiçbir rahatsızlığı yoktu İsrail’in. Neden acaba?


Daha hangi birini sayayım dostlar. Bütün bunları alt alta yazıp, içler dışlar çarpımı yapınca Netanyahu’nun burnundan soluması ve her fırsatta Erdoğan’a çemkirmesini de anlamak gerektir.


Şu aralar İsrail basınında Türkiye’ye saldırmanın sonuçları ve böyle bir deliliğin İsrail’in sonu olacağı konusunda çarşaf çarşaf analizler yapılıyor. Demek ki kafalarının bir kenarında Türkiye’ye saldırmak var. Hep de vardı zaten!


Peki neden saldıramıyorlar? Neden mabatları yemiyor bunu? İşte cevapların bir kısmını yukarıda verdik. Saldıracak olurlarsa sınırımızda gelene “Geç” diyecek ABD yapımı savunma sistemleri, asıl istihbaratı kendilerine iletecek Heron’ları, ordu içinde “güneydeki sevdikleri ülke” için çalışacak personelleri… yok artık.


Üstelik bir savaş durumunda ambargo ile sıkıştırabilecekleri aciz, deli gömleği giydirilmiş, eli ayağı bağlanmış, dışa bağımlı bir Türkiye ve Türk Ordusu da yok karşılarında. Bu ordu, böyle bir savaş durumunda İsrail’i havadan, karadan, denizden iki günde duman eder. Bunu da en iyi kendileri biliyor ve böyle de analizler yapıyorlar zaten.


Böyle bir durumda onları sırtlarını yasladıkları ABD bile kurtaramaz.


Kudurmayıp da ne yapsınlar?


Bölgemiz böylesine ateş çemberine dönmüşken ve bu satırları yazarken kulağıma derinlerden ve eskilerden bazı sesler geliyor:


“Bu Teknofest’ler panayır, panayır.”


“Güya uçak yapmışlar. Altlarında demir profiller var. Tır tır tır gidiyor işte.”


“Bunlar daha pistten kalkış bile yapmadı. İnsanları kandırıyorlar.”


“Gelince İHA’lara SİHA’lara dokunacağız.”


“Seçimi kazanınca artık İHA-SİHA kelimelerini duymayacaksınız. Bu TCG Anadolu da çekip gidecek buradan.”


“Bu S-400’leri niye aldık kimse bilmiyor. Kim bize saldıracak?”


“Erdoğan S-400’leri sarayı korumak için aldı. Sarayın bahçesine kurduracak.”


“Kalorifer peteği, Vileda sapı…”


O Vileda sapı var ya… Adamın asabını bozuyorlar böyle. Neyse dostlar. Anladınız siz onu…


Kalınız sağlıcakla efendim.