AZİZ okuyucular… Bu yazıda 13 Haziran 2025 tarihinde patlak veren İsrail-İran Savaşı’nın kökenlerini, bu savaşa bağlı olarak bölgesel ve küresel aktörlerin konumlanışlarını, ABD müdahalesinin potansiyel sonuçlarını ve özellikle Türkiye’nin bu kriz karşısındaki stratejik pozisyonunu çok boyutlu bir perspektiften ele alacağız. Bu makalede çatışmanın tarihsel arka planı, ideolojik boyutları, enerji politikaları üzerindeki etkileri ve savunma teknolojilerindeki dönüşüm bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilecek ve Türkiye için bu savaşın muhtemel getiri ve götürüleri detaylı bir tahlile tabi tutulacaktır.
Bu çerçevede, yazımız üç ana eksende ilerleyecektir: 1. İsrail-İran Savaşı’nın çıkış nedenleri… 2. ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi ve müdahalenin jeopolitik yansımaları… 3. Türkiye’nin bu yeni bölgesel denklemdeki stratejik konumlanışı…
İsrail-İran Savaşı: Çıkış nedenleri ve bölgesel dinamikler
İsrail ile İran arasındaki gerilimin kökenleri, 1979’da yapılan İran İslam Devrimi’ne kadar dayanmaktadır. Şahlık döneminde İsrail ile sürdürülen gizli kapaklı diplomatik ilişkiler, bu yeni durumla birlikte yerini İsrail’in “Siyonist baş düşman” olarak konumlandırılmasına ve Filistin dâvâsının İslâmî bir yükümlülük olarak benimsenmesine bırakmıştır. Ancak İran’ın söylem ve eylemleri arasındaki takiyye burada da kendini göstermiş ve İran’ın güya Siyonizmi imha etmek için kurdurduğu Hizbullah, Hamas ve Haşdi Şabi gibi örgütler, bir İsrail’e vururken on da bölgedeki masum sivil Müslümanlara vurmuştur.
Hele İran’ın son 15 yıldır Suriye’de yürüttüğü terör faaliyetleri iki buçuk milyondan fazla Sünni Müslümanın ölüm nedeni olmuş ve milyonlarcasını da vatanlarından etmiştir. İran’ın işte bu sözde İsrail karşıtı duruşu, bölgede ayakta kalmak ve emperyalizmin desteğini almak isteyen İsrail’in ekmeğine yağ sürmüş ve süreç içerisinde birbirine düşman iki örgütün ele geçirdiği iki devlet, özelde Ortadoğu ve genelde de dünyayı kendi leh ve aleyhlerine çekerek gerçeklerden kopuk bir vaziyette ilerleyen bir Ortadoğu algısı oluşturmuşlardır. Oysa ikisinin hesabı da aynıdır. Biri arz-ı mevudu gerçekleştirmek istemekte, diğeri de din kisvesi altında bir “Sasani İmparatorluğu” hayâl etmektedir. İşte içte ayrı dışta ayrı yürüyen bu emeller, iki ülke arasındaki vekâlet savaşlarının temelini oluşturmuştur.
İran’ın nükleer programının başlatıcısı kimdir? ABD’dir. 1957 yılında Sovyetleri dengelemek için ABD İran’ı, Fransa da İsrail’i nükleer bombaya kavuşturmak için kolları sıvamışlar ancak 1979’daki İran Devrimi’nden sonra ABD-İran ilişkileri mahiyet değiştirince bu program akim kalmış ancak İsrail’in işleri tıkır tıkır ilerlemiştir. Ve yine ancak İran bu işin peşini bırakmayıp nükleere erişme yolunda ilerlemeye devam edince, özellikle 2010 yılından sonra Batı ülkelerinde ve İsrail’de ciddi endişeler(!) oluşmuştur. Siyonistlerin kalesi olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın 2025 yılı başlarında İran’ın zenginleştirilmiş uranyum oranının yüzde 90 eşiğini aşmasını rapor etmesi, gerilimi zirveye taşımıştır. Bu raporun amacının, İsrail’in “önleyici meşru müdafaa” ilkesine dayanarak İran’ın nükleer tesislerine yönelik başlattığı operasyonlara meşru kılıf hazırlamak olduğu çok açıktır.

2025 İsrail-İran Savaşı, Ortadoğu’nun kırılgan yapısına yeni ve derin bir fay hattı eklemiştir. Ancak her jeopolitik kriz, aynı zamanda stratejik bir dönüşüm ve yeni fırsatlar barındırır. Türkiye, köklü diplomatik birikimi, güçlü askerî kapasitesi ve jeostratejik konumu sayesinde bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bölgesel düzende kurucu ve dengeleyici bir rol üstlenebilir.
Vekil aktörlerden doğrudan çatışmaya
Bu savaşın en kritik boyutlarından biri, İsrail ile İran’ın ilk kez doğrudan askerî çatışmaya girmesidir. Uzun yıllar boyunca Suriye, Irak ve Lübnan gibi ülkeler üzerinden vekalet savaşları yürüten taraflar, artık açık bir cepheleşme içine girmiştir. İran, balistik füze ve insansız hava aracı (İHA) sistemleriyle karşılık verirken, İsrail’in F-35 savaş uçakları ve yüksek hassasiyetli mühimmatlar kullanarak İran’ın nükleer tesislerine yönelik nokta atışı saldırılar gerçekleştirmesi, çatışmanın seyrini belirlemiştir. Bu doğrudan çatışma, bölgesel güç dengelerinde köklü değişikliklerin habercisidir. Şöyle ki…
İsrail-İran çatışması, Ortadoğu’daki diğer aktörlerin de stratejik konumlanışlarını yeniden şekillendirmiştir:
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Arap ülkeleri, İran’a karşı geleneksel düşmanlıkları nedeniyle İsrail’in operasyonlarını doğrudan desteklemeseler de genellikle sessiz kalarak veya örtülü onay vererek süreci takip etmişlerdir. Bunların aynı tutumu Filistin dâvâsında göstermeleri, bu rejimlerin İslâmî gayretten mahrum devşirilmiş rejimler olduğunu düşündürmektedir.
Lübnan: Hizbullah’tan dolayı İran füze sistemlerinin ve stratejik askerî noktaların İran namına barındırıldığı potansiyel ana cephelerden biri hâline gelmiştir.
Irak: Özellikle İran destekli Haşdi Şabi grupları aracılığıyla İran’ın stratejik hattını koruma çabası içinde olmuştur. Ancak Irak’taki iç dengeler, durumu çok karmaşık hâle getirmiştir.
Suriye: Aralık’ta gerçekleşen devrim nedeniyle henüz ordulaşamamış ve hava sahası karşılıklı olarak İsrail’in uçakları ve İran’ın füzelerinin cirit attığı bir alan hâline gelmiştir. Yeni yönetimin askerî açıdan zayıf oluşu, yakın zamanda Suriye üzerinde mühim oyunların oynanacağına bir işarettir. Türkiye’nin bu konuda acil tedbirler alması çok yerinde olacaktır.
Azerbaycan: İsrail ile olan yakın ilişkileri nedeniyle İran tarafından sürekli bir tehdit altındadır. İran bu bahaneyle Ermenistan tezlerinin en hararetli savunucusudur.
Mısır ve Ürdün: Kendilerine dayatılan bölgesel istikrarın korunması yavelerinin ardına sığınarak temkinli ara bulucu rolüne soyunmuş görünmektedirler.
ABD Müdahalesi: Küresel emperyalizmin geri dönüşü mü?
Biden yönetimi döneminde gözlemlenen ve Trump ile zirve yaptığı sanılan Ortadoğu’da “geri adım” politikası, İsrail-İran Savaşı ile birlikte terk edilmiştir. ABD, İran’ın nükleer silah elde etmesini engelleme hedefiyle İsrail ile birlikte operasyonlara katılmıştır. İsfahan, Arak ve Natanz gibi İran’ın önemli nükleer tesislerine yönelik koordineli saldırılar gerçekleştirilmiştir. Bu müdahale, doğrudan birlik konuşlandırmaktan ziyade yüksek teknolojili askerî kapasite transferi, gelişmiş istihbarat paylaşımı ve siber operasyonlar şeklinde tezahür etmiştir. Trump’ın ikircikli tavırlarına bakılırsa ABD’nin mecburi ve haberli bir vur-kaç operasyonu yaptığı anlaşılmaktadır. Nitekim aynı haberli saldırıyı ABD’nin Katar üssüne karşı İran da yapmıştır. Tuhaftır hem Trump hem de molla rejimi vurdukları yerleri harap ettiklerini (!) beyan etmişleridir. Oysa ortada bir çadır tiyatrosu icra edilmektedir. ABD’nin Irak benzeri bir İran müdahalesi İran için yıkıcı olabilir ama ABD için durum ondan da farksız hâle gelir. ABD’nin yeni bir maceraya gireceğini sanmıyoruz.
ABD’nin bu müdahalesi, Rusya ve Çin’i doğrudan çatışma pozisyonuna getirmese de İran’a yönelik stratejik işbirliğini derinleştirmelerine neden olmuştur. Özellikle Çin’in “Kuşak ve Yol” projesi kapsamında İran’ı önemli bir transit ülke olarak görmesi, ABD’nin bu müdahalesini kendi ticaret ve enerji güvenliği açısından bir tehdit olarak algılamasına yol açmıştır. Rusya ise hem bölgesel etki alanını koruma hem de Batı’nın Ortadoğu’daki gücünü dengeleme amacıyla İran’la diplomatik ve askerî temaslarını sıkılaştırmıştır. Bu durumun, küresel güçler arasında dolaylı bir rekabete yol açacağı anlaşılmaktadır.
Enerji güvenliği ve küresel ekonomi
Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim ve olası kapanma tehditleri, küresel petrol fiyatlarını 160 doların üzerine çıkarma potansiyeli taşımaktadır. Bu durum, enerji güvenliğini küresel gündemin en üst sırasına taşımıştır. Avrupa’da doğalgaz fiyatlarında yüzde 200’e varan artışlar gözlemlenmiş, bu da özellikle enerji ithalatına bağımlı ülkelerde ciddi ekonomik sarsıntılara neden olmuştur. Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler, yüksek enflasyonist baskılar ve dış ticaret açığı sorunlarıyla karşı karşıya kalmış, ekonomik kırılganlıkları artmıştır. Küresel tedarik zincirleri de aksamış, uluslararası ticaret hacminde düşüşler yaşanmıştır.
Türkiye açısından getiriler ve götürüler
İsrail-İran çatışması, Türkiye için hem önemli stratejik fırsatlar hem de ciddi riskler barındırmaktadır. Ankara’nın bu krize yönelik dış politika yaklaşımı, çok boyutlu ve dengeleyici bir nitelik taşımaktadır.
Türkiye, savaşın başlangıcından itibaren dengeli ve çok yönlü bir dış politika benimsemiştir. İsrail ile diplomatik ilişkileri tamamen koparmayarak veya karşıt siyâsî demeçlerle yetinip krizi tırmandırmayarak gerilimi düşürme çabası gütmüştür. Aynı zamanda, İran’a doğrudan askerî veya siyâsî destek vermekten kaçınarak bölgesel tarafsızlığını korumaya özen göstermiştir. Bu stratejik pozisyon, Türkiye’yi hem olası barış müzakerelerinin potansiyel ev sahibi hem de bölgesel enerji güvenliğinin vazgeçilmez bir unsuru haline getirmiştir. Türkiye’nin bu denge arayışı, tarihsel olarak “stratejik derinlik” ve “aktif tarafsızlık” prensiplerine dayanmaktadır. Ancak Türkiye her iki ülkenin de kendi toprakları üzerindeki emellerinden haberdar olup her türlü tehlikeye karşı olağanüstü bir tedbir almaktadır. Türkiye’nin şu an siyaseten İran’ın yanında bir tavır alması, İsrail’in boyunu aşan hedeflerinden birinin de Türkiye olmasından dolayıdır. Türkiye şimdilik çatışmayı bu örgüt devletler arasında tutarak zaman kazanmak istemektedir. Bu iki örgüt devletin birbirlerini yıpratmaları, Türkiye için bölgede inanılmaz bir güç boşluğu doldurma fırsatı oluşturabilir.
İsrail-İran çatışması, Türkiye’ye çeşitli alanlarda stratejik avantajlar sağlayabilir
Türkiye, 2006 Lübnan Savaşı sonrası dönemden bu yana ilk kez bu denli ciddi bir arabuluculuk rolü üstlenme fırsatı yakalamıştır. Geleneksel olarak İsviçre veya Norveç gibi tarafsız aktörlerin üstlendiği bu tür rollerin aksine, Türkiye hem İran hem de İsrail nezdinde belirli bir etkiye sahip, önemli bir bölge gücü olarak öne çıkmaktadır. Bu pozisyon, Türkiye’nin uluslararası arenadaki diplomatik ağırlığını artırabilir ve Ortadoğu’daki çözüm süreçlerinde kilit bir aktör olma potansiyelini pekiştirebilir.
İran’ın bölgesel istikrarının zayıflaması ve Körfez ülkelerinin artan güvenlik riskleri, Türkiye’nin enerji hatları açısından vazgeçilmezliğini stratejik olarak artırmıştır. Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) ve Türk Akım gibi projeler, küresel enerji arz güvenliği için hayatî önem taşımaktadır. Bu durum, Türkiye’nin Avrupa ve Asya arasındaki enerji köprüsü rolünü pekiştirerek, enerji diplomasisinde elini güçlendirebilir ve ek gelir kapıları açabilir.
İran-İsrail çatışmasında insansız hava araçları ve güdümlü mühimmatların yaygın kullanımı, Türkiye’nin Bayraktar ve TUSAŞ ürünü SİHA’lar ve ROKETSAN gibi yerli ve millî füze sistemlerinin bölgesel ve küresel pazarlarda daha fazla talep görmesine yol açmıştır. Katar, Pakistan, Malezya ve çeşitli Afrika ülkeleri, Türkiye ile yeni savunma sanayi anlaşmaları imzalamış veya mevcut anlaşmaları genişletme yoluna gitmişlerdir. Bu durum, Türkiye’nin savunma sanayi kapasitesini ve ihracat gelirlerini artırarak stratejik konumunu güçlendirebilir.
İran’daki zayıflama veya iç istikrarsızlık, Türkiye’nin Azerbaycan üzerinden Orta Asya’ya yönelik “Türk Dünyası” açılımında karşılaştığı engelleri azaltabilir. Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan gibi Türk Cumhuriyetleri ile doğrudan enerji, ticaret ve kültürel bağlantıların kurulması kolaylaşabilir. Bu durum, Türkiye’nin Avrasya coğrafyasındaki etkisini ve stratejik nüfuzunu artırabilir. Uzak bir ihtimal ama İran’ın parçalanması durumunda ortaya başkenti Tebriz olan “Güney Azerbaycan” adlı dev bir Türk devleti çıkabilir ki bu durum Turan’ın koridorsuz ve dehlizsiz tezahürü olabilir.
Savaşın Türkiye için potansiyel getirileri olduğu gibi, ciddi riskleri ve olumsuz etkileri de bulunmaktadır: İran’daki istikrarsızlık veya iç karışıklıklar, Türkiye’nin doğu ve güneydoğu sınır güvenliğini doğrudan etkileyebilir. Özellikle PKK’nın İran’daki uzantısı olan PJAK’ın Türkiye sınırına yakın bölgelerde etkinliğini artırma riski bulunmaktadır. Buna ek olarak, bölgedeki kaos, yasa dışı kaçak göç akınlarını, silah kaçakçılığını ve uyuşturucu trafiğini artırarak Türkiye’nin sınır kontrol mekanizmalarına ek yük getirebilir.
İsrail-İran çatışmasının bölgesel aktörler tarafından bir Şii-Sünni çatışması olarak yorumlanma potansiyeli, Türkiye’nin kendi içindeki Alevi-Sünni hassasiyetlerini yeniden tetikleyebilir. İran’ın bu durumu Türkiye’nin iç siyasetine müdahale aracı olarak kullanma veya belirli toplumsal kesimler üzerinde etkisini artırma potansiyeli millî birlik ve toplumsal huzuru tehdit edebilir.
Küresel enerji fiyatlarındaki yükseliş, Türkiye’nin önemli bir enerji ithalatçısı olması nedeniyle enerji faturasında milyarlarca dolarlık ek artışlara yol açabilir. Bu durum, cari açıkta derinleşmeye, döviz talebinde artışa ve zaten yüksek seyreden enflasyon döngüsünün daha da hızlanmasına neden olabilir. Küresel ticaret aksaklıkları ve tedarik zinciri kırılmaları da Türkiye ekonomisini olumsuz etkileyebilir.
Türkiye’nin İsrail’e doğrudan destek vermekten kaçınan denge politikası, ABD Kongresi ve bazı güçlü Yahudi lobilerinde olumsuz algı yaratabilir. Bu durum, Türkiye’nin F-16 modernizasyon programı, F-35 savaş uçağı programına olası dönüşü veya genel savunma sanayi işbirlikleri gibi kritik askerî ve teknolojik projelerde ek baskılarla karşılaşmasına yol açabilir. ABD’nin stratejik tercihlerinde Türkiye’ye yönelik kısıtlamalar gündeme gelebilir.
Gelecek senaryoları
İsrail-İran Savaşı’nın ortaya çıkardığı yeni jeopolitik düzlemde, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını maksimize etmesi ve bölgesel etkinliğini sürdürmesi için proaktif ve çok boyutlu stratejiler geliştirmesi elzemdir. Bu stratejiler, hem kısa vadeli kriz yönetimi hem de uzun vadeli bölgesel konumlanma hedeflerini içermelidir.
Türkiye, Ortadoğu’daki yeni fay hattında “aktif tarafsızlık” politikasını sürdürerek hem bölgesel aktörler hem de küresel güçler nezdinde güvenilir bir arabulucu rolü üstlenebilir. Bu yaklaşım, sadece çatışmanın sona erdirilmesine yönelik diplomatik girişimleri desteklemekle kalmaz, aynı zamanda gelecekteki bölgesel güvenlik mimarilerinin inşâsında Türkiye’nin merkezî bir konuma gelmesini sağlayabilir. Ankara, BM ve diğer uluslararası platformlarda bu rolü güçlendirmek için diplomatik inisiyatifler almalıdır.
Savaşın enerji güvenliği üzerindeki doğrudan etkileri göz önüne alındığında, Türkiye’nin enerji diplomasisini daha da derinleştirmesi gerekmektedir. Rusya, Katar ve Azerbaycan gibi kilit enerji tedarikçileriyle mevcut işbirlikleri genişletilmeli, potansiyel yeni enerji koridorları ve kaynakları üzerinde fizibilite çalışmaları yapılmalıdır. Bu, sadece Türkiye’nin kendi enerji arz güvenliğini sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda Avrupa’nın artan enerji talebini karşılama konusunda stratejik bir pozisyon kazandıracaktır. Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarına yönelik dengeli bir yaklaşım da bu çerçevede geliştirilmelidir.
İran’daki muhtemel bir istikrarsızlık veya rejim değişikliği senaryolarına karşı Türkiye’nin doğu sınırındaki güvenlik önlemlerini artırması kritik öneme sahiptir. Bu bağlamda, askerî ve teknolojik altyapı sürekli güçlendirilmeli, insansız sınır güvenlik sistemleri (İHA, SİHA, mobil gözetleme kuleleri) yaygınlaştırılmalıdır. PKK ve PJAK gibi terör örgütlerinin İran topraklarındaki hareketlilikleri yakından izlenmeli ve sınır ötesi operasyon kabiliyeti yüksek tutulmalıdır. Kaçakçılık ve yasa dışı göç akınlarına karşı entegre bir sınır yönetimi stratejisi geliştirilmelidir.
İsrail-İran Savaşı, modern çatışmaların hibrit karakterini ve siber saldırıların kritik altyapılar üzerindeki potansiyel yıkıcı etkisini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Türkiye, bu durumu göz önünde bulundurarak siber savunma kapasitesini hızla artırmalıdır. Açık kaynak istihbaratı yetenekleri geliştirilmeli, yapay zekâ destekli analiz sistemlerine yatırım yapılmalıdır. Kritik ulusal altyapının (enerji, finans, telekomünikasyon) siber saldırılara karşı direnci artırılmalı ve uluslararası siber güvenlik işbirlikleri genişletilmelidir.
2025 İsrail-İran Savaşı, Ortadoğu’nun kırılgan yapısına yeni ve derin bir fay hattı eklemiştir. Ancak her jeopolitik kriz, aynı zamanda stratejik bir dönüşüm ve yeni fırsatlar barındırır. Türkiye, köklü diplomatik birikimi, güçlü askerî kapasitesi ve jeostratejik konumu sayesinde bu savaşın ortaya çıkardığı yeni bölgesel düzende kurucu ve dengeleyici bir rol üstlenebilir.
Özetle, Türkiye’nin bu karmaşık denklemde başarılı olabilmesi için denge, hazırlık ve vizyon üçlüsünü eş zamanlı ve kararlı bir biçimde yürütmesi gerekmektedir. Aktif bir dış politika, güçlü bir savunma sanayi, sağlam bir ekonomi ve sağlam sınır güvenliği, Türkiye’nin yeni Ortadoğu’da stratejik derinliğini korumasının anahtarı olacaktır. Bu savaşın uzun vadeli sonuçları, bölgenin ve küresel güç dengelerinin geleceğini derinden etkileyecek ve Türkiye’nin bu süreçteki performansı, bölgesel liderlik iddiasının belirleyicisi olacaktır.
Türkiye’nin attığı diplomatik adımların ve geliştirdiği sınai-askerî atakların onu bölgesinde ve bölgeden de taşarak küre üzerinde önemli bir oyuncu ve başat bir kutup hâline getireceğinden şüphemiz yoktur.



