YAKLAŞIK iki yıldır dünyanın gündemi, zulümde sınır tanımayan İsrail’in insanî ve aklâkî değerleri ayaklar altına alarak var ettiği terörizm ve dünyadaki hiçbir mekanizmanın bu gidişe “dur!” diyememesinden ibaretti. Çünkü, biliyoruz ki, siyâsetin diliyle dünyada “kartlar yeniden karılıyor” ve güç dengelerinin eksen kaymasıyla beraber sınırlar sil baştan bir daha çizilmek isteniyor. Bu planın en acı faturasını ise coğrafya olarak Orta Doğu, inanç olarak da Müslümanlar ödüyor. Söz konusu meselenin nedenleri ve sonuçları hakkında konuşulacak birçok başlık olsa da her birini anlamlı kılan ve her birinin hareket noktası olan ana sebep elbette ki “din” başlığı altında toplanıyor. Her ne kadar yaşadığımız çağı “Teknoloji” ya da “Dijital Çağ” diye tanımlasak da aslında teolojik dinamiklerle yönetilen ve dünyanın Doğu/Batı diye bloklaşarak karşılarına İslâm’ı hedef aldıkları, dolayısıyla da dinî argümanlarla yönetilen bir dönemi yaşıyoruz. Bu sebeple de özellikle dünyanın olduğumuz yarısında vuku bulan her vakanın satır araları “din” merkezli bakış açısıyla değerlendirilirse anlam buluyor.
Malûmunuz üzere güçleri parçalanarak küçük devletlerden oluşmuş bir coğrafyanın insanlarıyız. Bu küçük devletler Afrika kıtasına kadar serpiştirilirken, yüz yıl sonrasının, yani bugünün planı üzerinden stratejik olarak yapılmış hamlelerdi. Çünkü bölgenin tarihî dokusuna baktığımızda birçok medeniyetin -özellikle inanç- göbeği bu topraklara bağlı. Buradan hareketle bozguncu akıl gündemini de projelerini de yine bu topraklar üzerinden belirliyor. Bu sebeple teolojik ideolojiler bizim coğrafyamızın hareketliliği için adeta start noktasını belirliyor.
İşte bu hesapların ana omurgası BOP yani “Büyük Orta Doğu Projesi”… Irak’ın işgalinden sonra ABD tarafından gündeme gelmiş ve yine malûm başlıklar ön plana çıkarılarak bölgenin özgün dokusunu kendi suni kavramlarıyla alt üst etmeye başlamışlardı. Elbette ki bu yeni düzende amaç bölgede İsrail’i güçlendirmek, bu güçten neşet edecek sonuçla da “Büyük İsrail Devleti”ni kurmak olacaktı.
Projenin içinin ne kadar karanlık olduğunu ise öğrenince akıllar dehşete kapılmadan edemiyor. Tam anlamıyla ifade etmek gerekirse, distopik bir zihin dünyasından beslenerek kökleri gizli ve de tehlikeli dinî oluşumlara uzanan entegre bir kabulün adım adım gerçekleştirilmesine şahitlik ediyoruz. İslâm’a karşı müttefiklikten güç devşiren bu desiselerle dolu akıl, bir ruhu diriltmeye çalışarak kanlı tarihine yeni notlar düşürmeye çabalıyor. Özellikle 13 Haziran tarihinde İsrail’in İran’a saldırısı bu projenin önemli bir ayağıydı ve biz bu saldırıyla flu olan bazı durumların netleştiği birçok gerçeği görme fırsatı yakaladık. Bu deneyimden elde ettiğimiz çıkarımlara genel bir bakış durumu daha net bir şekilde ortaya koyacaktır.
Öncelikle şunu asla unutmamalıyız ki, bu coğrafyada vuku bulan olaylar o kadar birbiriyle girift, birbirinin o kadar devamı ki, kökleri mutlaka tarihin derinliklerine kadar uzanır. Tıpkı bugün peygamberî toprakların yegâne varisleri olarak kendilerini gören İsrail halkının tarihte maruz kaldığı zulüm, sürgün, soykırım ve asimile hareketlerinin neticesinde, 1948 yılında kurdukları devletin köklerinin 2 bin 70 yıl öncesine dayandığı ve de Büyük İsrail Devleti’nin Tevrat kaynaklı bir vaat olduğu gerçeğinden beslendiği gibi. Bugün Orta Doğu’ya virüs gibi bulaşmış olan Yahudi ırkının tarihte maruz kaldığı muameleyi hatırlayarak başlayalım.
Endülüs Emevî Devleti’nin yıkılmasıyla beraber İspanya’da bulunan Yahudi nüfus, Papa’nın aldığı bir kararla Hıristiyan gibi yaşama ve giyinmeye zorlanır. Dinlerini değiştirmeyen veya gizli saklı yaşamaya çalışanlara yapılan ağır işkenceler neticesinde İspanya’dan Portekiz’e oradan da dünyanın çeşitli yerlerine sürgün edilirler. Çok uzun yıllar gerek dilleri, gerekse dinlerini yaşama hakları ellerinden alınmış, vatansız bir şekilde oradan oraya ittirilen Yahudiler (bilhassa Sefarat Yahudileri) II. Beyazid döneminde Osmanlı Devleti’nin himayesine girer. 15’inci yüzyılda Hıristiyan dünyası tarafından ağır zulümlere maruz kalan Yahudiler, yaşadıklarının misliyle ağırını, yakın tarihte, Hitler Almanya’sında yaşayacaktır. II. Dünya Savaşı’nın devamında kelimenin tam anlamıyla soykırıma uğrayan millet, İngilizlerin desteğiyle 1948 yılında bugünkü devletlerinin topraklarına “konumlandırılır”. Her geçen gün Filistin sınırlarını ihlal etmekle kalmaz, etkin politikasını Batı destekli bir şekilde arttırarak devam ettirir. Tüm davası Hıristiyan dünyasıyla olan İsrail, kendisine insanî muamelede bulunmuş Müslümanlara karşı uyguladığı politika bir hakikatin üzerine adeta mührünü vurur: “Küfür tek millettir!”
İsrail’in saldırısıyla başlayıp 12 gün süren İran-İsrail Savaşı’nın sonuçları hakkında çok fazla cevap toplandı elimizde. Bu neticelerin içerisinde en popülist ve akıllardan hiç çıkmayacak olanı, İsrail’in “aşılmaz”, “geçilmez” diye bilinen “Demir Kubbe” isimli hava savunma sisteminin şişirilmiş bir balondan başka bir şey olmadığı gerçeğini görmüş olmaktı. Dahası, mübalağalı bir propagandayla kabuller oluşturan bu savunma sisteminin çöküşüyle beraber daha net bir İsrail görme şansını yakaladık. Bu hususta bir iki cümle kurmadan geçmek İsrail’e haksızlık(!) olur gibi…
Yaklaşık iki yıldır Gazze’ye kara saldırısı yapamayıp hava saldırılarıyla yok etmeye çalıştığı herkesin malûmu. İzzeddin El Kassam Tugay’larının yayınladığı fotoğraf ve videolarında Namer zırhlılarının nasıl düştüğünü zevkle izledik. Hatta sokaklarda ayakları terlikli, tanklara taşlarla saldıran gençlere tanıklık ettiğimiz günler daha çok yeni. Kendini dev aynasında gören, cellat kisveli İsrail’in, Gazze’deki kara harekâtı tabiri caizse tam bir fiyaskoydu! Ardından İran’la girdiği 12 günlük çatışmada başta kendisi olmak üzere tüm dünya perdenin arkasındaki gerçeği çok net gördü. İran’ın yeni sistem füzelerinden sadece bir tanesinin verdiği tahribatla hamisi olan ABD’ye koşan İsrail, bu saldırıların devamı ihtimalini kaldıramayacağı ise olukça net bir realiteydi. İran’ın hava üssünün tamamen İsrail’e geçmesi gerçeğine rağmen atılan bu yeni sistem füzenin yerini tespit edememesi, dahası füzenin ABD’nin de üslerinin olduğu yerlerde durdurulamadan ilerleyip Demir Kubbe masalını yerle bir ederek düştüğü alanı darmadağın etmesi, iki yıldır yüreği yanan Müslümanlara armağan gibiydi. Böylesi bir taarruzun arka arkaya olduğunu var sayarsak ortaya çıkacak tabloyu tahmin etmemiz hiç de zor değil.
Meselenin özü şu ki, İsrail’in İran’a saldırısı son kaleye ulaşmak için elindeki büyük hamleyi gerçekleştirmek üzerine kurgulanmıştı. Bu saldırı oldukça stratejik bir eylem olarak planlanmışken İsrail’in imajını sarstığıyla kalmayıp elini de bir hayli zayıflattı. Bu organize müttefiklik, İslâm dünyasının -öncelikle- ekonomik olarak büyüyüp ve birlik olarak hareket etmediği sürece daha nice aksiyonlar sahneleyeceklerdir.



