DÜNYANIN mevcut düzenden yeni bir düzene doğru yol aldığı artık körün gördüğü ve sağırın duyduğu bir hakikattir. Böylesine hızlı bir değişimin tetiklendiği bölge ise Ortadoğu’dur.
Aziz Okurlar… Bu satırların yazarı, mütemadiyen, Hamas’ın 7 Ekim 2023 tarihinde “El-Aksa Tufanı” adıyla başlattığını duyurduğu direniş hareketinden sonra dünyadaki hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söyleyip durdu. Bunu ısrarla dile getirmemizin nedeni, Hamas’ın o gün kaldırdığı direniş bayrağının, önce bölgedeki sonra da dünyadaki mevcut durumu tamamen değiştireceği öngörüsüne dayanıyordu. Nitekim tam da öyle oldu…
Mesele şu ki, güncel olaylara gazete haberi gözüyle bakanlar arkada ne olup bittiğini göremiyorlardı. Ancak olayların perde gerisine bakmayı bilenler, dünyayı yutacak büyük bir felaket dalgasının üzerimize doğru gelmekte olduğunu açıkça farkındaydılar. Bu dalgayı koparan rüzgârsa büyük sermayeyi Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ettiren rüzgârdı.
Aziz Okurlar… Sermaye iki asır önce Doğu’dan Batı’ya akarken dünya, savaşlardan başını alamamış, irili ufaklı savaşları bir tarafa koyacak olursak arka arkaya iki dünya savaşı yaşamıştı. Önceleri pek görünür olmayan bu sermaye akışı, özellikle iki bin yılından itibaren dünyanın tek hâkim gücü olan ABD’nin Irak ve Afganistan’da yirmi yıl boyunca meşgul edildiği sırada bir sel gibi Çin’e akmaya başladı. ABD, içine düşürüldüğü oyunu fark ettiğinde geç kalmıştı. Artık kendisiyle savaşılmasının muazzam bir bedel ödeteceği Çin ejderhası alev saçan başını Sarı Deniz’den çoktan kaldırmış ve göğe yükselmeye başlamıştı bile.
Aslında hadise gayet açıktı. ABD ve AB bölgesinde işletme maliyetlerinin çok yükselmesi ve şirketlerin kârlılık oranlarının düşmesi, küresel sermayeyi endişelendiriyordu. Ayrıca bir endişesi de bu devletlerin kendilerinin “devlet içinde devlet olma” oyununu görmeleriydi. Aslında bu yapının gücü, dünya ölçeğinde bir devlet içinde devlet yapılanması kurmasından geliyordu. Ulus devletlerin çoğu da bu yapılanmayı biliyor ancak üzerine gitmeye kalkan iktidarlar anında alaşağı ediliyordu.
Küresel güç ve nüfuz odaklarının ne yaptığını anlamak için, fazla uzağa gitmeye gerek yok. Bunların ulus devletler içine monte ettikleri paralel yapıları nasıl çalıştırdıklarını daha iyi anlamak için, yakın siyâsî tarihimize bakmak yeterlidir. Menderes, bu yapının Türkiye’ye biçtiği “tarım ülkesi” rolünden çıkıp ülkesini sanayileşmenin kurtaracağına dair bir vizyonu tatbik etmeye çalışınca 1960 yılında paralel yapı tarafından gerçekleştirilen bir darbeyle idam edildi. Menderes’in yolunu takip eden Demirel, bu yapının baskılarına boyun eğerek 12 Mart 1971 muhtırasıyla iktidardan çekildi. İktidarda olduğu 1974 yılında, devlet içindeki kontrgerillayı öğrenen ve bunu dillendirmeye çalışan Ecevit, yükselen bir terör dalgasında boğularak 1979 ara seçimlerini kaybederek iktidarı bıraktı ve bir yıl sonra da ülke 12 Eylül 1980’de paralel yapının ikinci darbesine maruz kaldı. Özal, 1983’te aldığı iktidarı, 1989 yılında bırakıp Cumhurbaşkanlığına geçerek zaman kazanmaya çalıştı ancak 1993’te şaibeli bir ölümle aramızdan ayrıldı.
Seleflerinden farklı olarak kendi ülkesindeki ve dünyadaki paralel yapının adının “Siyonizm” olduğunu söyleyen Erbakan, 28 Şubat 1997 post modern darbesiyle iktidarı bırakmak zorunda kaldı. İktidar nöbeti dönüp dolaşıp 9 Mart 2003 yılında Erdoğan’a geldi. Paralel yapı, hâlen iktidarda bulunan Erdoğan’ın üzerine kumpaslarla, muhtıralarla, Gezi eylemleriyle, MİT tırlarıyla defalarca geldi. Fakat seleflerinden farklı bir karaktere sahip olan Erdoğan hepsine direndi ve hepsiyle mücadele etti. Yapı bu kez, onu en başarılı olduğu silah olan “darbe”yle vurmayı denedi, başarıyordu da ancak bu kez yüce Türk milleti, 15 Temmuz 2016 yılında müthiş bir azim ve çelik bir irade ile sokağa indi ve 1960’tan beri başkaları adına kendine kan kusturan bu yapıyı tasfiye etti.
ABD, 2021 yılında kendisi için bir kara delik olan Afganistan işgalini sonlandırdığında Çin askerî ve iktisadî açıdan semirmiş, Rusya zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının ihracatından dolayı cari fazla vererek artı değer oluşturmuştu. Buna dayanarak her iki ülke de eş zamanlı olarak tek güce dayalı dünya hâkimiyetinin bitip çok kutuplu bir dünyaya geçiş sürecinin başladığını söylediler. Devâsa bir ekonomi hâline gelen Çin, artık bazen görünür bazen de görünmez hamlelerle ABD’nin tek hâkim güç olma rolüne karşı durmaya ve ABD’nin otoritesini sarsmaya başladı. ABD ve Rusya’nın aksine “Bir kuşak Bir Yol” gibi iktisadî projelerle bir yumuşak güç hâlinde ilerleyen Çin, Rusya üzerinden bir hat ve Türkistan yoluyla Türkiye üzerinden başka bir hat ile Avrupa’ya ulaşmaya çalıştı. Güney Amerika ve Afrika ülkelerine krediler verip onları borçlandırdı ve bu borçlara mahsuben hedef ülkelerin stratejik liman ve tesislerine yerleşmeye başladı.
Öte yandan kendi içindeki “paralel devlet”i tasfiye eden Putin, petrol, doğalgaz ve hububat ihracatından elde ettiği cari fazlaları savunma sanayiine yatırarak devâsa bir güç hâline geldi. Bu güçten hareketle de Rusya’nın eski alışkanlığı olan “Önce etnik unsurları kışkırt, sonra kurtarıcı kılığına girip el koy” ilkesini uygulamaya başladı. Önce Gürcistan’a bir operasyon yapıp Güney Osetya’yı kendi kontrolüne alan Putin, aynı oyunu bu kez Ukrayna’ya bağlı Kırım için sahneye koydu. Ardından Suriye iç savaşı yıllarında kendini rejime davet ettirip Akdeniz kıyısında bir donanma ve hava üssü elde ederek Rusya’nın tarihî sıcak denizlere inme idealini gerçekleştirmeye çalıştı. Yetmedi, ABD’nin gözü önünde Ukrayna’yı işgale başladı.
ABD, Afganistan’dan çekilip Çin ve Rusya’nın yükselişlerine karşı engelleme aşamasına geçeceği sırada manidar bir zamanlama ile dünyayı kasıp kavuran bir pandemi icat edildi ve bütün ülkeler içine kapandı. Ancak bu süreçte Çin bütün dünyaya ABD’ye alternatif bir kutup olduğunu tescil ettirdi. Pandemi sonrasında dünyada artık iki kutup vardı. Pandemi arkasından Ukrayna’yı işgale kalkışan Rusya, “Ben de bir kutubum ve dünya çok kutupluluğa alışmalı” dedi. SSCB mirasını devralan Rusya’nın da bir kutup olarak sahneye çıkması eski dünya dengelerini kökten sarstı.
ABD, Rusya’nın bu meydan okumasını Ukrayna’ya verdiği destekle cezalandırmak istedi. Amaç, savaşı uzatıp uygulanacak ambargolarla Rusya’yı bir kaosa sürüklemekti. Bu iş kısmen başarılmak üzereydi ki bir el 7 Ekim 2023’te Hamas’ın “El Aksa Tufanı” operasyonunu başlattı ve ABD Ukrayna’yı bir tarafa bırakarak Ortadoğu’ya koştu. İşin başında İsrail-Hamas Savaşı’nı iki günde bitirmeye muktedir olan ABD, kendi içindeki yapıların İsrail’e müzahir tutumlarından dolayı savaşın tarafı hâline gelerek etkisini kaybetti. İsrail zulüm batağına battıkça ABD’yi de yanına çekiyordu. Bu durum, ABD’nin bir asırdır demokrasi ve insan hakları afyonuyla uyuttuğu dünyayı uyandırdı ve irili ufaklı yeni kutupların ortaya çıkmasını tetikledi.

İsrail ile Türkiye arasındaki çıkar çatışmaları, Ortadoğu’nun kırılgan jeopolitiğinin en çarpıcı yansımalarından biridir. Ortadoğu’nun haritası yeniden çizilirken en büyük çatlaklardan biri Ankara ile Tel Aviv arasında yaşanıyor. İsrail, güvenliğini kalıcı kılmak için Filistin direnişini ezmeye, Doğu Akdeniz’de enerji hatlarını Türkiye’siz kurmaya, Suriye ve Irak’ta ise Kürt unsurları üzerinden yeni nüfuz alanları yaratmaya çalışıyor. Türkiye ise tam aksine, bölgesel barışın anahtarı olmayı, enerji koridorlarının merkezinde yer almayı ve terör koridorunu kapatmayı hedefliyor.
Aziz Okurlar… Dünya siyasetinde bazen tek bir hamle, küresel dengeleri değiştirecek kadar güçlü olur. ABD’nin 7 Ekim 2023 sonrası İsrail eliyle Ortadoğu’ya yeniden döndürülmesi, işte böylesine önemli bir hamledir. Zira ABD’nin dikkatini ve kaynaklarını Gazze-İsrail merkezli krizlere hasretmesi, onun küresel ölçekte takip ettiği Çin’i dengeleme, Rusya’yı yıpratma ve Pasifik’te üstünlüğü koruma projelerini sekteye uğratmaktadır. Bu meşguliyet, yalnızca ABD’nin rakiplerine değil, aynı zamanda yeni bölgesel güçlere de büyük fırsatlar sunmaktadır. Bugün bu fırsatlardan en çok istifade eden üç ülke vardır: Türkiye, Hindistan ve Brezilya…
Türkiye, jeopolitik konumuyla Ortadoğu krizinin tam kalbinde yer almaktadır. ABD’nin İsrail’e kayıtsız şartsız desteği, Avrupa’nın ikircikli tutumu ve Rusya-Çin ekseninin artan etkisi karşısında Türkiye, hem Batı ile bağlarını koruyan hem de Doğu ile köprüler kuran nadir ülkelerden biridir. Türkiye 15 Temmuz hain darbe kalkışmasından sonra hem yumuşak gücü hem de çelik iradesiyle küresel ölçekte etki oluşturan bölgesel bir güç olarak yükselmiştir.
Türkiye yumuşak güç bağlamında, TANAP, Türk Akım ve planlanan yeni hatlarla Avrupa’nın enerji güvenliğinde anahtar ülke hâline gelmiştir. Çin’in Avrupa’ya açılmak için ihtiyaç duyduğu güvenli güzergâh Türkiye üzerinden geçmektedir. Bu, Türkiye’yi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir merkez kılmaktadır. Türkiye, Ukrayna-Rusya Savaşı’nda tahıl koridoru anlaşmasını sağlamış, Hamas-İsrail Savaşı’nda esir müzakerelerinde aktif rol üstlenmiş, ABD’nin tarafgirliği karşısında “denge ve ara buluculuk” hamleleriyle dünya çapında takdir kazanmıştır.
Türkiye, sonuç alamaya dayanan sert gücünü öylesine mahir bir şekilde kullanmaktadır ki onun bu baptaki hamlelerini dost da düşman da hayranlıkla izlemektedir. Libya’nın hem Bingazi hem de Trablusgarp bölgelerinin örtülü bir anlaşma ile istikrara kavuşması, Azerbaycan’ın otuz yıldır kanayan yarası olan Karabağ’ın işgalden kurtarılması, 8 Aralık 2024 tarihinde rejimin yıkılarak Suriye iç savaşının sonlandırılması, Somali ve Sudan’daki çok uluslu terör faaliyetlerinin oralardaki devlet otoritelerini yıkmasının önlenmesi, Hindistan’ın Pakistan’a saldırısının kısa sürede bertaraf edilmesi gibi muazzam hamleler, dünyanın son on yılına damga vuran hamlelerdir.
ABD’nin Ortadoğu’ya kilitlenmesi, Asya-Pasifik’te doğan güç boşluğunu Hindistan’a bırakmaktadır. Şu da var ki, Hindistan, dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden birisidir. ABD’nin kaynaklarını Ortadoğu’da harcaması, Yeni Delhi’nin Asya’da öne çıkmasına alan açmaktadır. Hint Okyanusu, küresel ticaretin ana damarlarından biridir. ABD’nin dikkatini Ortadoğu’ya kaydırması, Hindistan’ın bu denizdeki etkinliğini artırmaktadır. Hindistan hem BRICS’in hem de Quad’ın üyesidir. Yani aynı anda Çin ve Rusya ile iş birliği yapabilirken, ABD ve Japonya ile de güvenlik ittifakı kurabilmektedir. Bu esnek diplomasi, ABD’nin tek kutuplu baskısından kurtulan bir dünyanın simgesidir. Ancak Hindistan’ın bu rüzgâra kapılarak Pakistan üzerinde sert güç tatbik etmeye çalışması, vahim bir hata oldu ve Pakistan, Çin ve Türkiye’nin desteği ile Hindistan’ın küresel itibarını balon gibi söndürdü.
Latin Amerika uzun yıllar ABD’nin arka bahçesi olarak görülmüştür. Ancak ABD’nin Asya’da meşgul edilmesi, Brezilya’ya bölgede daha bağımsız bir hareket alanı tanımaktadır. Brezilya, tarım, enerji ve sanayi üretimiyle Latin Amerika’nın açık ara lideridir. ABD’nin gözetiminden uzaklaştığı ölçüde de bölgesel liderliğini güçlendirmektedir. Lula da Silva yönetimi, Filistin meselesinde açıkça tarafsız bir çizgi alarak ABD’ye karşı bağımsızlığını göstermiştir. BRICS içindeki etkinliği de Brezilya’yı küresel Güney’in sesi hâline getirmektedir. Brezilya’nın Afrika ve Asya ile kurduğu yeni ekonomik hatlar, onu küresel tedarik zincirlerinde yükselen bir oyuncu yapmaktadır.
Aziz Okurlar… Sözü tekrar Ortadoğu’ya getirmekte yarar vardır. Zira dünyanın eski düzeni oradan yıkılıyor, ancak yeni düzeni de oradan kurulacaktır. Ortadoğu’daki her kriz, yeni ittifaklar ve yeni çatışma eksenleri doğurur. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler de bu gerçeğin tipik bir örneğidir. İki ülke zaman zaman diplomatik normalleşme adımları atsa da sahadaki çıkar çatışmaları o kadar derindir ki bu adımlar asla kalıcı bir uzlaşıya dönüşemez.
Türkiye için Filistin dâvâsı, yalnızca dış politika meselesi değil aynı zamanda bir güvenlik, kimlik ve vicdan meselesidir. Türkiye’nin güney hudutlarının savunması, Gazze ve Batı Şeria’dan başlar. Selçuklu ve Osmanlıdan gelen genleriyle kendisini İslâm dünyasının hamisi olarak gören Türkiye için Filistin, aynı zamanda bu mirasın bir test alanıdır. Türk devlet refleksi, savunmasız Filistin’i İsrail’in zulüm ve soykırımından kurtarmaya tepki vermektedir. Bu bağlamda Türkiye, İslâm dünyasının sesi olmayı sürdürürken İsrail, ABD ve Batılı müttefikleri üzerinden meşruiyet üretmeye çalışmaktadır. Çatışmanın temelinde Filistin’in ve dolayısıyla Türkiye’nin geleceği yatmaktadır.
Türkiye ile İsrail’in çatışma alanları sadece Filistin ile de sınırlı değildir. En kritik çatışma alanlarından biri Doğu Akdeniz’dir. İsrail, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ile birlikte kurduğu enerji ittifakıyla Türkiye’yi bölgesel denklemin dışına itmek istemekte, Türkiye ise enerji transferinde ana güzergâh olmak ve Doğu Akdeniz’deki “Münhasır Ekonomik Bölge” ve “Mavi Vatan” tezlerini karalılıkla koruma çabası göstermektedir
İsrail, güvenliğini artırmak için Kürt bölgesel yapılarıyla temas kurmakta, Suriye’nin doğusunda ve Irak’ın kuzeyinde kendine nüfuz alanı oluşturmaya çalışmaktadır. İsrail’in bu tutumu, Türkiye’nin kırmızı çizgisi olan “terör koridoru” tehlikesini büyütmektedir. Ankara, PKK/ YPG yapılanmasını ulusal güvenliğine tehdit olarak görürken, İsrail, bu yapılar üzerinden bölgedeki etkisini artırmayı hedeflemektedir.
Aziz Okurlar… İsrail ile Türkiye arasındaki çıkar çatışmaları, Ortadoğu’nun kırılgan jeopolitiğinin en çarpıcı yansımalarından biridir. Ortadoğu’nun haritası yeniden çizilirken en büyük çatlaklardan biri Ankara ile Tel Aviv arasında yaşanıyor. İsrail, güvenliğini kalıcı kılmak için Filistin direnişini ezmeye, Doğu Akdeniz’de enerji hatlarını Türkiye’siz kurmaya, Suriye ve Irak’ta ise Kürt unsurları üzerinden yeni nüfuz alanları yaratmaya çalışıyor. Türkiye ise tam aksine, bölgesel barışın anahtarı olmayı, enerji koridorlarının merkezinde yer almayı ve terör koridorunu kapatmayı hedefliyor.
Atalarımız “Zulüm ila abat olunmaz” demiştir. İsrail’in orantısız kuvvet ile haritadan silmeye çalıştığı Gazze, dünyada emsali görülmemiş bir iman ile bu zulme direndi. İsrail’in bir haftada sonuç alacağını zannettiği saldırıları ikinci yılına girmek üzeredir. İsrail’in bu süreçte elde ettiği bir şey olmadığı gibi, 7 Ekim sabahı kendisine destek veren ülkeleri de birer birer kaybetti.
İsrail’in derdinin Filistin değil “vaat edilmiş topraklar ütopyası” olduğu, süreç içerisinde bizzat İsrailli yöneticilerin dillendirmelerinden anlaşıldı. İsrail kendisini bu ütopyaya kaptırarak bir yandan Gazze’yi haritadan silerken diğer yandan da komşularına saldırmayı ihmal etmiyordu. Hamas ve Hizbullah bahanesi bitince bir nükleer silah yalanı uydurup 12 gün boyunca İran’a saldırdı. Ancak bunun altından kalkamayacağını görünce ABD’yi devreye sokup uzlaşı istedi.
İran’dan yediği darbe ile uslanmayan İsrail, kendisine ümit bağlayanların son ümitlerini de Katar’a saldırarak bitirdi. Sonuçlarına bakılırsa İsrail’in Katar’a saldırısı İbrahim Anlaşmaları’nın sonunu getirdiği gibi ABD’nin bölgedeki iyi polis rolünü de ifşa etti. İsrail’in Katar’a saldırısı sonucu olağanüstü bir gündemle toplanan İslâm İşbirliği Teşkilatı, ilk defa açık kararlar yanında çok gizli kararlar da aldı. Bunun böyle olduğu, iki devlet üzerinden açıkça görüldü. Suudi Arabistan, Pakistan ile nükleer silahlar da dâhil olmak üzere ikili bir savunma işbirliği anlaşması imzalayarak İbrahim Anlaşmaları’nı çöpe atmış oldu. Ardından Mısır, İsrail’i düşman ilan ederek karşı tarafa geçti ve Türkiye ile Doğu Akdeniz’de bir tatbikat yapacağını açıkladı.
Aziz Okurlar… Türkiye ile Mısır arasındaki bu tatbikatın zamanlaması çok manidardır. Tam da uluslararası bir sivil inisiyatif olan SUMUD Filosu’nun Gazze açıklarına yöneldiği bir takvime denk gelen bu tatbikat, İsrail’in o filoya karşı bir saldırı başlatmasının önünü almaya yöneliktir. SUMUD Filosu üzerinden çıkacak bir çatışmada Mısır ve Türkiye’yi karşısına alacak olan İsrail’i hazin bir akıbet beklemektedir.
Aziz Okurlar… Artık her şey İsrail’in aleyhine çalışmaktadır. İngiltere ve Fransa’nın Filistin’i tanıması, İslâm ülkelerinin ilk defa aldıkları gizli kararlarla İsrai’i hedef tahtasına oturtmaları ve İsrail’in ABD hariç hiçbir desteğinin kalmaması, yaklaşan kusursuz fırtınanın ayak sesleridir. ABD, Trump yönetiminde İsrail ile bir ileri iki geri politikası izlemekte ve onun sınır tanımaz terör çılgınlığının kendisini dağıttığını çok iyi görmektedir. İsrail’in kaset ve kumpasla ABD’yi tasarımlama siyasetinin de sonu gelmektedir.
Sevgili Okurlar, göreceğiz… SUMUD Filosu, “Umut Filosu” olacak ve İsrail iki üç ay içinde beklenmedik şekilde çözülecektir. Artık ona da bir sınır çizilecek, o sınırlar içinde kendi yalnızlığıyla baş başa kalacak ve baktığı her yerden özgür Filistin Devleti’nin bayraklarını görecektir…



