İsrail’in saldırganlığı bizi kendimize getirir mi?

İran’dan alınacak derslerden biri, İran’ın İsrailli ajanlar tarafından dış operasyonlara açık bir ülke hâline getirilmesi üzerindendir. Çevredeki bütün ülkelerin olduğu gibi Türkiye’nin de İsrail ya da herhangi bir ülkenin ajanları (buna etki ajanları da dâhil) tarafından operasyona açık hâle getirilme ihtimali vardır. Ayrıca FETÖ tipi örgütlenmeler, bu tür durumlarda bir millî güvenlik sorunu olabilmektedir. Millî güvenliğimizin bu tür zaafları olmamalı ve buna yönelik hassas tedbirler alınmalıdır.

İKİ yıla yakındır devam eden, binlerce Gazzeli’nin öldürüldüğü, son yüzyılın en vahşi soykırımlarından birinin yaşandığı ve failin de burnumuzun dibinde olduğu bir sınavdan geçiyoruz. 

Aslında sadece biz değil, tüm dünya bir insanlık sınavından geçiyor. Ama nasıl bir zihinsel esaretin içine düşmüşsek, herkesin eli kolu bağlanmış ve zulme karşı harekete geçemiyor. Azıcık ses çıkaranlar, ifade özgürlüğünün beşiği kabul edilen ülkelerde bile yaka paça gözaltına alınıyor, susturuluyor, sesleri kesiliyor. Milyonlarca insan açlık ve susuzluğa mahkûm edilmiş bir açık hava hapishanesinde her gün bombaların altında çığlık çığlığa ama duyan yok. Gazze’nin en yakınındaki güya Müslüman ülkelerin yönetimini ele geçirenler, işgalci ve zalimlerin emellerine amadeler. Hepsinin vicdanları körelmiş, kalpleri kararmış, zihinleri bulanmış… Zalimin zulmünden çok en çok ses çıkarması gerekenlerin sessizliği kahrediyor… 

Hükümetler nezdinde olmasa da dünyanın çeşitli yerlerinden vicdanlı insanlar seslerini çıkarmaya çalışıyorlar. Tüm dünyada bir taraftan zalimlere karşı dip bir dalga kendini göstermeye başlamıştı. Gazze tüm dünya için bir kırılma noktası olmuştu. Tam bu sırada İsrail, bu dip dalgayı savuşturmak, insanların algılarını değiştirmek ya da dikkatlerini başka yere çekmek için İran’a saldırdı. Gerekçesi de oldukça komik: İran’ın nükleer silaha sahip olmaması lazım(mış). Neden başka bir ülke değil de İran diye akla gelen sual-i mukadderin cevabı da enteresan. İsrail’e düşman herhangi bir ülke olmaması lâzım! Zalimler kendilerinden güçlü birisinin olmasına tahammül edemiyorlar. Çünkü zalim aynı zamanda korkaktır, zalimliğinin bedelini ödeme ihtimali onları sürekli tedirgin etmektedir.

İsrail’in bir proje olarak kurulduğu günden bugüne kadar yaptığı zulümlerin, savaşların, vahşetlerin, soykırımların ve cinayetlerin tarihî açıdan da farklı bir özelliği var. Cürmü küçük ama zulmü büyük bir ülke. Bunu nasıl yapabildiğine bakıldığında tüm dünyada küresel aktörleri etkisi altına aldığı, kendisine ses çıkarabilecek devletlerin yöneticilerini bir şekilde ele geçirdiği anlaşılmaktadır. Dünyanın kabadayılığını yapan 340 milyonluk koskoca ABD’yi ve hangi partiden seçilirse seçilsin ABD’nin başkanlarını bile kendi amaçlarına payanda ettiğini görünce anlıyoruz ki İsrail sadece işgal ettiği topraklarda yaşayan bir avuç Siyonist’ten ibaret değildir. İsrail her yerdedir, tüm ülkelerde etki ajanları sayesinde vardır. Hele kritik ülkeler tamamen onlar tarafından kontrol edilmekte ve yönetilmektedir. İran saldırılarında da gördük ve anladık ki, İsrail İran’ı içeriden vurmaktadır. İran devletinin içinde İsrail’in operasyonel elemanları bulunmaktadır. 

Gazze’de bombaların altında ölen bebeklerin, açlıktan kıvranan çocukların, gözleri önünde çocukları paramparça olan annelerin sesine kulak vereceksek mücadeleye önce kendi içimizdeki Siyonistlerden başlamamız gerekiyor. Tüm dünyayı istila etmiş bu zihniyeti yok etmeden ne Orta Doğu’ya ne de dünyanın herhangi bir yerine barış ve huzurun gelmesi mümkün değildir.

Türkiye’nin ise işgalci İsrail açısından diğer ülkelerden daha farklı özellikleri var. İlki, İsrail’in işgalci olarak durduğu topraklar bizim topraklarımız. Hem dinî açıdan Kudüs bizim önemli ve öncelikli bir şehrimiz hem de tarihî açıdan yıllarca bizim emanetimizde kalmış bir coğrafyamız. Ara dönemleri saymazsak işgalcilerden önce orada biz vardık. Bu açıdan onların korkularından birisi emanetin tekrar sahiplerine verilmesi meselesi. O yüzden İran’dan daha fazla koktukları ülke aslında biziz. Geçenlerde soykırımcı liderlerinin Arjantin’de “Osmanlı İmparatorluğu’nun yakın zamanda geri döneceğini zannetmiyorum” açıklaması, nasıl bir bilinçaltına sahip olduklarını açığa çıkardı. Adamlar 100 yıl önce yıkılmış Osmanlı Devleti’nden bahsetmiyor, şu andaki Türkiye’yi kastediyor. Ama biz biliyoruz ki, bugün olmazsa yarın ama bir gün mutlaka biz o toprakları işgalcilerden kurtaracağız!

İran ile çatışmanın kızıştığı zamanlarda işgalci devletin dışişleri bakanının Türkiye’nin devlet başkanına “Kendini sultan gibi görüyor” demesi de yine Osmanlı korkusunun yansıması. Türkiye’nin Osmanlı gibi davranmasından, Osmanlı coğrafyasına sahip çıkmasından tedirginler. Gözlerinin önünde Türkiye ama bilinçaltlarında sultanlar, padişahlar, Osmanlılar…

Son olarak işgalci güruhun gazetecilerinden birisi “Çeyrek finalde Hamas’la berabere kaldık ve onları penaltılarla yendik, yarı finalde İran’ı yendik, finalde Türkiye var” sözlerini herkesin duyacağı şekilde söyledi. Şaka ve espri olarak da niteledi ama biliyoruz ki her şakanın arkasında bir gerçek var. Adamlar İran’la savaşırken bile Türkiye’yi düşünüyorlar.

Ama bizim de bu İran-İsrail Savaşı’nda almamız gereken birçok ders var. Öncelikle İran’ın Suriye’de yaptığı katliamları unutmamamız gerekiyor. İran’ın bir devlet olarak varoluşuna mezhepçiliği yön veriyor. İster şimdiki rejimi olsun isterse şahlık rejimi olsun fark etmiyor. Özellikle Suriye’nin son durumundan dolayı da Türkiye’ye karşı iyi hislere sahip olduğunu düşünmüyoruz. Sadece şu anki oluşan dengeler sebebiyle bizim için “zararsız” gibi görünüyor. 

Son çatışmada gördük ki İran’ın füzelerinin hatırı sayılır. Herkesin göstermelik ve isabetsiz füze atışları beklediği İran, İsrail’e şimdiye kadar en fazla zarar verebilen ülke oldu. Belki damarına basıldı, elindeki güçlü kozları kullanmak zorunda kaldı. Önümüzdeki günlerde başka kozları olduğunu da görebiliriz. İsrail’in “Demir Kubbe”sinin de bir efsane olduğu anlaşıldı. Demek ki, İsrail’in reklâm ettiği kadar değilmiş ve demir kubbe delinebiliyormuş. Bir de savaş gösterdi ki, teknoloji ile birlikte savaş konsepti de değişiyor. Bundan sonra savaşlarda yapay zekâ ile yönetilen sürü hava araçlarını, güdümlü füzeleri, bilişim ve haberleşme teknolojilerini daha fazla göreceğiz. 

İran’dan ikinci alınacak ders, İran’ın İsrailli ajanlar tarafından dış operasyonlara açık bir ülke hâline getirilmesi üzerindendir. Çevredeki bütün ülkelerin olduğu gibi Türkiye’nin de İsrail ya da herhangi bir ülkenin ajanları (buna etki ajanları da dâhil) tarafından operasyona açık hâle getirilme ihtimali vardır. Ayrıca FETÖ tipi örgütlenmeler, bu tür durumlarda bir millî güvenlik sorunu olabilmektedir. Millî güvenliğimizin bu tür zaafları olmamalı ve buna yönelik hassas tedbirler alınmalıdır.

Son olarak savunma sanayiinin millîleşmesinin ne kadar önemli bir mesele olduğu anlaşılmaktadır. Yarın bir gün İsrail’in final olarak beklediği bir karşılaşmada Amerikan ya da Avrupa menşeli silahları nasıl kullanabiliriz? İş eninde sonunda gelecek, herkesin elindeki silah gücüne dayanacak.

Abdülhak Molla’nın dediği gibi: Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh,/ Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salâh.”

Türkiye, bulunduğu konum, tarihî sorumluluk ve İsrail gibi işgalci bir devlete karşı duruş ve coğrafî yakınlık sebebiyle güçlü olmalı ve savaşa hazır bulunmalıdır.