İslâm’ın devlete bakışı ve devletin inşâsında lider kadrolar

Maziden gelen tecrübelerden ders alarak istikbâle emin adımlarla yürümenin yegâne yolu, Hazreti Muhammed’in (sas) Risâletindeki strateji ve hak dâvâda Hulefâ-yi Râşidînin şahıslarında vücut bulan dâvâ adamı olarak dâvâya ve lidere sadakatle bağlanmaktır. Hak üzere olmak, hilim ve edeb timsali olmak, şecaat ve ilim sahibi olmaktır.

ŞÜPHESİZ ki insan, sosyal bir varlıktır. Bu özellik onun çok sayıdaki ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayacak şekilde yaratılmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, istese de toplu hâlde yaşamaktan vazgeçemez.

Yüce Allah insanları, değişik ihtiyaçlarını toplum içinde farklı meslekler icra ederek ve aralarında iş bölümü yaparak gidermelerini sağlayacak beceri ve yeteneklerle donatmıştır. Her insan kendi beceri ve yeteneği doğrultusunda sosyal hayata katılmakta ve diğer insanlarla her alanda ve her düzeyde çeşitli ilişkiler kurmaktadır. Sonuçta insanların maddî ve manevî ihtiyaçları birbirleriyle kurdukları bu ilişkiler sayesinde giderilmiş olmaktadır.

Ancak toplum içindeki bu alma-verme ilişkisi adil bir düzen içinde gerçekleşmelidir ki insanlar barış içinde yaşayabilsinler, hayırlarda yarışabilsinler. Bu düzenin sağlanabilmesi ve insanlar arasında çıkabilecek anlaşmazlıkların giderilebilmesi için herkesin tartışmasız olarak kabul ile itaat edeceği bir otoriteye ihtiyaç vardır.

Sosyal bünye de tıpkı insan bünyesine benzemektedir. İnsan vücudundaki tüm organların ve sistemlerin sağlıklı işleyebilmesinin bir beyne ihtiyaç duyması gibi, toplumlardaki görev bölümlerinin sağlıklı işleyebilmesi de merkezî bir otoriteye/yöneticiye ihtiyaç duyar. Bu otorite bugünkü anlamıyla “devlet”tir.

Mevzumuza konu edilen ve naçizane bize göre “devlet” kavramı, ideolojik ve politik nedenlerle çok çeşitli şekillerde, kiminin keyfine göre tarif edilmektedir. İdeolojik ve politik şekil ve boyutlarını bir tarafa bırakırsak, devlet, özetle manevî kişiliği ve belirli bir anayasal düzeni olan, egemenlik sahibi, sınırları belli bir ülkede, bir hükûmete ve ortak kanunlara bağlı, teşkilatlı millet veya milletler topluluğunu meydana getiren siyâsî teşekküldür. Bize göre örnek alınması gereken, inananların ortak ittifakı ile ilk İslâm devleti Medîne’de kurulmuştur ve o devletin başkanı da Hazreti Muhammed’dir (sas).

Biz Müslümanlar, Peygamber’in ümmeti olmaktan gurur duyduğumuzu, O Resul-ü Kibriya’yı çok sevdiğimizi söyleriz. Bundan şek şüphe yok. Bir de meselenin sosyal boyutu olarak, Liderlik ve Devlet Başkanlığının yanında, Kendisine omuz veren gönüldaşlarının (güzin zevat) kabiliyet ve beşerî vasıflarına bakmak isteyenlerin alacakları/alacağımız dersler var.

Enbiya Sûresi 107’nci âyet şöyle ifade ediyor: “Seni Biz, sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik.”

Hazreti Muhammed, işte bu hitaba muhatap olan Peygamber. Onun şiar-ı hikmeti şu ki, bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber ve dolayısıyla âlemlere rahmet. Onun getirdiği Kur’ân çağlar üstü ve evrensel bir kitap. Soy sop, ırk veya kültürel çevre farkı gözetmeksizin bütün insanlığa hitap etmekte, herkese doğru yolu göstermekte. Akıl ve sağduyuya hitap edip insanları birlik, beraberlik, kardeşlik, adalet, eşitlik ve yardımlaşmaya çağırmakta.

Hazreti Muhammed (sas), âlemlere rahmet olmasının bir sonucu olarak insanlara birbirlerini, hayvanları, bitkileri sevmeyi ve ekolojik dengeyi korumayı tavsiye etmiştir. Devlet başkanlığı veya benzeri bir yapının liderliği, Onun maiyeti olan kadrolardan meydana geldiği cümlenin malûmudur. Hazreti Muhammed’in (sas) maiyetinde olanlar ve özellikleri bakımından Ashab-ı Kiram içinde de Allah Resûlü’nün kalbî rikkatleri, ince duyuşları ve hassasiyetleri ile yoğrularak şahsiyet kazananların başında Hulefâ-i Râşidîn yani Dört Büyük Halîfe gelir. Çünkü onlar, Allah ve Resûlüne çok müstesna bir aşk ve gönül bağı ile bağlanmışlar ve damlanın deryadaki hâli gibi, Hazreti Peygamber’in yüce ahlâk ve hâliyle hâllenmişlerdir.

***

Hazreti Ebubekir’in unvanı “Sıddık”… Onu anan, onun “sadakat” vasfını hatırlar, öyle zikreder. Neden? İsra ve Miraç olayı ile Peygamberimizin bir gece Mescid-i Haram’dan (Kâbe) Mescid-i Aksa’ya gitmesi, oradan göğe yükselmesi, aynı gecenin sabahında dönmüş olması Mekke-i Mükerreme’de duyulunca, Cenab-ı Allah’ın kuvvet ve kudretini anlamaktan aciz olan insanlar, Peygamberimizle dalga geçer gibi bir tavır içerisine girmişler. “İnananların yanına gidip onlara bu olayları anlatalım. İnandıkları peygambere, dine karşı bir şüphe uyandıralım” istemişler. Hazreti Ebubekir’in (ra) yanına da gitmişler. “İnandığın Muhammed var ya -sallallahu aleyhi ve sellem-, dün gece buradan Mescid-i Aksa’ya gittiğini, oradan göğe yükseldiğini, farklı hâdiseler yaşadığını ve aynı gecenin sabahında yeniden buraya döndüğünü anlatıyor. Bu olağanüstü anlattığı hâdiselere rağmen sen hâlâ Ona inanıyor musun?” demişler. Hazreti Ebubekir (ra), kendisine bu suali sorarak yanına gelen insanlardan sonra, “Ben gideyim de Hazreti Peygamber ile konuşayım” demiyor, “Sizin anlattığınız bu hâdiseyi O mu anlattı, O mu söyledi? Ondan mı işittiniz?” diye soruyor. Bir heyecanla müşrikler, “Evet, O anlattı” diyorlar. Bunun üzerine Hazreti Ebubekir, hepimiz de bulunması gereken imanî tavrı gösteriyor: “Eğer söylediğinizi O anlattıysa bu doğrudur. Ben Ona inanırım!”

O, bunun üzerine “Sıddık” oluyor.

***

Hazreti Ömer’e (ra) “Faruk” unvanını, Müslüman olduğu zaman Peygamberimiz (asm) vermiştir. Hükümlerinde ve dâvâlarda hak ile bâtılın arasını ayırdığı için verildiği belirtilir.

Hazreti Ömer’in Müslüman olması, İslâm’ın inkişafı ve Müslümanların müşriklerin baskılarından sıyrılarak ibadetlerini serbestçe ifa etmeleri hususunda büyük bir rahatlık sağladı. Bu bakımdan bilhassa Hazreti Ömer’in müminler safında yer almasının İslâm tarihinde önemli bir yeri vardı.

Hazreti Osman, Resûlullah’ın iki kızıyla evlenmek şerefine kavuştuğu için de “Zinnureyn” unvanına erişti. Hayâ ve edeb timsali, varını, tüm mülkünü İslâm dâvâsına adayan bir dâvâ adamı…

Hazreti Ali, Haydar-i Kerrâr (Allah’ın Arslanı)… Peygamberimiz Hazreti Muhammed’e (sas) ilk inananlardan. Puta tapmayan ve en genç olan Hazreti Muhammed’in güvendiği, şecaati ile nam, Serdar-ı Mücahid, İlmin Kapısı… İlk üç Halîfe döneminde ne bir idarî vazife aldı, ne de yapılan savaşlara katıldı. Sadece Hazreti Ömer’in (ra) Filistin ve Suriye seyahati esnasında Medîne’de askerî vali olarak kaldı. Medîne’de ikâmet edip dinî ilimlerle meşgul olmayı diğer vazifelere tercih etti. Kur’ân ve hadis konusundaki derin ilmi sebebiyle hem Hazreti Ebubekir (ra), hem de Hazreti Ömer (ra) bilhassa fıkhî meselelerde ona müracaat etmişlerdir.

***

İnancımız ve medeniyet tasavvurumuza göre “devlet” denilen ve manevî kişiliği olan kurumun idare ve inşâsında görev alanların liyakat ehli olup ifa ettikleri işin bihakkın ustası olmaları gerekir. Görevlerini rıza-i Bârî için yapıp her türlü meşakkati göğüslemeleri, en önemlisi de inanç değerlerimizle hemhâl olduklarını göstermeleri, şahsî ikballerinden, dünyevî ve göz kamaştırıcı ışıklardan vazgeçip maiyetindekilere ve gelecek kuşaklara örnek olmaları gerektir. İşin sırrı budur.

Hazreti Muhammed’in (sas) ve güzide kadrosunun günümüzdeki Devlet idaresinin mekanizmasındakilere örnek olması, cihan devleti olmaya namzet olmak, mazlum iklimlere, gönül coğrafyamıza umut olmak açısından çok önemlidir. Günümüzde devlet erkinin önlenemez ve efsûnî kuvvetini arkasında hisseden bazı bürokratların âli devlete verdikleri maddî ve manevî zararsa romanlarda ve tarihî vakaların serencamı içinde devlet arşivlerinde yerini almaktadır.

Kadim tarihimizde Selçuklu ve Osmanlı, İslâmî esaslarla hayat bulmuş ancak tarih sahnelerinden çekilmeleri birer tecelli-i İlâhî olarak vuku bulmuştur. Devlet idaresinin liyakatsiz kadrolarının şahsî ikbâllerinden taviz vermeyen bedbahtları yüzünden bunlar olmuştur. Devamında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş ve istikbâle dair tasavvuru bize yabancı bir istikamette yol aldırtmış, bir uzun zamandan sonra çetin ve zorlu bir mücadeleden ile yeni yeni kendimiz olup inanç değerlerimize sahip çıkma fikri gönüllerde makes bulmuş ve dolayısıyla dâhilî ve haricî bedhahların taarruzuna düçar olunmuştur.

Maziden gelen tecrübelerden ders alarak istikbâle emin adımlarla yürümenin yegâne yolu, Hazreti Muhammed’in (sas) Risâletindeki strateji ve hak dâvâda Hulefâ-yi Râşidînin şahıslarında vücut bulan dâvâ adamı olarak dâvâya ve lidere sadakatle bağlanmaktır. Hak üzere olmak, hilim ve edeb timsali olmak, şecaat ve ilim sahibi olmaktır.

Hiçbir görevli, manen kuvvet aldığı devlet gücünü şahsî ikbâlinde kullanmamalıdır. Günümüzde birçok bürokrat, hak etmedikleri makam-mevki peşinde koşturur. Kazara bir mâkâma geldiklerinde de kibirlerinden yanlarına yaklaşılamaz, kıymeti kendilerinden menkul zannederler. Burunları havada gezer, gücü kendilerinden vehmederler.

Bu babda, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın Yahya Paşazade Bali Bey’e hatırlattığı gerçeği biz de hatırlayalım: “Şimdi sen bu iyiliklerin şükrünü yerine getirmeye gayret eyleyesün ve her işi Allah’tan bilesün. Ve asla nefsine gurur getirmeyesün. Kendü kılıcın ile ‘Bu kadar memleket fethettim’ demeyesün. Memleket önce Allah’ın, sonra Hazret-i Peygamber’in, sonra da Allah’ın izniyle Halîfenindür. Ve bey olmak, iki kefeli terazidür. Bir kefesi cennet, bir kefesi cehennemdür. Sen gözleri uyurken kalpleri uyanık olanlardan ol. Her şeyin başı adalettür. Sen de adaletle hükmedersen her günün ibadete sayılur. Allah cümlemizi âdil kullarından eyleye!”

Bu hatırlatma, bugünkü neslin ve idare mâkâmındaki yetkili zevatın baş tacı yapacağı layihalardan/tavsiyelerden sadece bir örnektir. Devlet erkinin tılsımlı havasına kapılıp önüne bakmayanlara bir derstir.

***

Ecdadımız irfanında ciltler dolusu esere bedel edeb ve tevazuu rehber edeceklere yol gösteren kelâm-ı kibar vardır. Düşünün ki, son padişahlar bile Cu­ma namazına gi­derk­en ta­lebe-i ulûmdan (üniversite öğrencilerinden) bir grup, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” diye bağırıyorlardı. Bir zamanlar ders kitaplarında ve bînasip lâikos cenahının “diktatör” ilân ettiği padişahların en büyüklerinden, en cihangirlerinden, en zorlularından biri olan Yavuz Sultan Selim Han, “Hâkimü’l-Haremeyn” unvanı karşısında ürpertiler geçiriyor, dayanamıyor, kendini secdeye atıyor, sonra melûl-mahzun doğruluyor ve hutbedeki hatibe “Hâkimü’l-Haremeyn değil, Hadimü’l-Haremeyn” (Mekke ve Me­dîn­e’nin hizmetkârı) diy­e­rek kendi kendini Harem-i Şerif’in hizmetkârı ilân ediyor.

Hatırlarda serlevhadır, Hazret-i Ömer, şahsî gelirinden bir kısmıyla bir adam tutmuş, saçlarına ak düşene kadar bu adama her sabah sistemli şekilde, “Ya Ömer, ölümü unutma, mahşeri unutma!” diye bağırtmış, ahiretle arasına bu cümleyi köprü yapmıştı. Adaleti ile yalnız Müslümanları değil, Hıristiyan dünyasını bile teshir eden büyük Halîfe Hazreti Ömer’in bu tutumuyla Osmanlı padişahlarının -ki, birçoğu aynı zamanda halîfe idi- Allah’a teslim oluş hâlleri ne kadar birbirine benzer.

***

(Son sözümüz ki, kelâmından Rabbime sığınırım. Resulûllah’ın en halis hâllerinden bir misalle bitirelim: Peygamber Efendimiz (asm), en kritik anlarda, Hazreti İbrahim’in (as) ateşe atılırken okuduğu “Hasbünallahü ve ni’mel Vekîl” duasını tekrarlardı. Bu duanın sık sık okunması tavsiye olunmuştur.)

Vesselâm…