İslâm düşmanlığı ırkçılık potasında eritiliyor

İnancının gereğini yerine getirmek, kişisel hak ve özgürlüklerini inanç çerçevesinde kullanmak isteyenleri kovmak için ülkenin gerçek sahipleri (!) “Yallah Arabistan’a!” diyerek gidilecek adresi dahi belirlemişler. Bu buyurganlığın sebebi sadece ırkçı bir tutum üzerinden açıklanabilir mi?

GAZZE aylardır alev alev yanıyor. İnsanı diğer canlılardan farklı kılan ne kadar ayrıştırıcı meziyet varsa her biri Gazze’de bombalar altında zerrelere ayrılıyor.

İnsanlık hiçbir zaman diliminde bu kadar hür ve bu kadar tutsak olmamıştı. Bu vahşete “Dur” diyecek tüm otoritelerden sessizlik fışkırıyor. Sivil halkların feryatları ülkeleri yönetenlerin kulaklarına hiç ilişmiyor. Ekranlar ölenleri rakam olarak verirken, bizse bu vahşetin boyutunu ne yazık ki rakamların büyüklüğünden faydalanarak anlatmaya çalışıyoruz.

Yüreklerimiz “ah” dolu, yakarışlarımız ise mazlumun zaferi için. Bağrımıza oturan sefil sükûtun yükünü taşımıyor omuzlarımız. Oysa ne çok cümle var Gazze adına kurulmayı bekleyen. İşte o cümleleri kurmak, kronikleşmiş iman ezberini bozarak, 14 asır önceki kodlarla inançlarını yaşayan bu mücahit insanların olacak bir gün. O zaman vicdanımızda küçülmenin ve ezilmenin açacağı yaralara neşter vursak da iyileşebilecek miyiz?

Tüm dikkatimizin Gazze’de olması, fikren ve ruhen bu direniş mücadelesinden salise dahi kopmamak mümin bir kimliğin icabı, kulluk vasfının ise mecburiyetidir. Çünkü Filistin topraklarında masum ve mazlum binlerce çocuğu öldüren cinnet hâlindeki terörist devlet, azgınlığının sınırlarını zorlayarak ideolojisinin hayâliyle coğrafyadaki tüm dengeleri altüst etmekten asla imtina etmiyor. Devlet görevlileri, din adamları ve askerler öyle büyük bir nefretin cümlelerini kuruyorlar ki normal bir izahın kâfi gelmeyeceği, klinik incelemeye muhtaç bir durumun yaşandığını bilmekle yetinebiliyoruz.

Aylardır yaşanan katliam, soykırım ya da vahşet, mezalim -her ne şekilde ifade etmeyi tercih ederseniz- asla “savaş” tanımlamasıyla anlatılamayacak durumda. Buna dair tüm detayları biliyoruz. Devamında bir şey daha biliyoruz ki bu da vahşeti yaşayan kardeşlerimizin acısını yüreğimizde iki misli daha arttırıyor maalesef. Filistin topraklarında cereyan eden mezalime tepkisiz kalan, tek cümle kurmayı bırakın, kendilerinin meselesi olmadığını ifade eden yığının gerekçeleri...

Köklerini Osmanlı dönemine dayandırdıkları ve “Arap düşmanlığı” paravanıyla yürüttükleri İslamofobik düşünceler özellikle Avrupa’da tırmanışta ve patolojik boyutta. Bu çaptaki İslâm düşmanlığı maalesef ülkemizde de millî duyguların istismarı üzerinden usta bir işçilikle işlenerek servis ediliyor. Türkiye’nin öncelikli sorunlarından olan “düzensiz göçmen” meselesi ise halkın yumuşak karnı olduğundan, bu mevzuyu depreştirmek için yeterli bir sebep oluyor.  

Suriye’deki iç savaştan dolayı ülkemize sığınan mülteciler üzerinden başlatılan düşmanlık, birçok spekülatif haberin katkısıyla bir hayli tırmandırıldı. Elbette münferit olaylar yaşadık; fakat bu olaylar genele mâl edilerek, hedeflenen düşmanlığın zeminine itinayla yerleştirildi. Bugün “Filistin bizim dâvâmız değildir” şeklinde yükselen sesler salt bir ırkçılıktan çok daha tehlikeli nüveler barındırıyor bünyesinde. Asla açık ifadelerle söylenmese de “Arap düşmanlığı” üst başlığı altında İslâm’a açılan savaştan başka bir şey değil takınılan tavır.

Bu vurgu üzerinden yapılan siyasetin hedef kitlesi ise daha ziyade genç nüfus. Son yüzyılın yaşadığı en vahşi mezalime karşı duyarsız kalmayı tercih edecek kadar da etki sahası oluşmuş görünüyor ne yazık ki. Bu karşı tavrın sebebini Birinci Dünya Harbi’ne dayandıracak kadar vadeli gerekçeler dilden dile dolaşıyor. Sözüm ona “millî duygular”. Çocukluktan itibaren öğrendiğimiz vatan, millet, bayrak, hürriyet kolonlarının taşıdığı milliyetçi hissiyatın üzerine ırkçılık ateşi döşeyenler, yangın çıktığında ellerini dahi uzatmayacaklardır belki de.

İşin çok daha ilginç tarafı ise, bu tutumun sadece Körfez ülkeleri halkına karşı sergileniyor olması. Uzun yıllar özenti duygusunun açığa çıkardığı Batılılaşma gayreti adına yapılan hiçbir reaksiyon bu minvalde değerlendirilmemişken, söz konusu Arap halkı olunca bakış açısı derhâl değişiyor. Giyim kuşamdan tutun, gelenek ve göreneklerimiz bile Avrupa’nın hipnozu altında olan biz. Noel kutlamalarından Cadılar Bayramı’na varana kadar onlara ait her türden kültürü sahiplenen biz. Çok istememize (!) rağmen bir türlü Avrupalı olamadık ama bağlarımızın olduğu ülkelerle ortak paydalarımız olunca ne hikmetse Araplaştık(!).

Gençliğini kendi genetik kodlarıyla dahi eğitemeyen sistem, sadece kendi onayından geçen kültürlerle entegre olmasına ses çıkarmazken, kökü Vahye dayanan tüm eğilimlere saldırganca karşı çıkmayı bitirmedi, bitirmeyecek de maalesef.   

İnsanın mağduriyet ve çaresizliği üzerinden yürütülen bu tehlikeli oyun, en çok kendi insanımıza ve ülkemize zarar verir. TV ekranlarında sokak sokak, cadde cadde mülteci kıstırma iştahıyla dolaşan siyasilerin toplumu provoke etmenin gayretine nasıl düştüklerini hep beraber izlemedik mi? Devletler arası yapılan ticarî anlaşmalar bile bu algı üzerinden değerlendirildi. Çok yakın zamanda, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da gerçekleştirilmek istenen futbol maçı öncesi ittirme kuvvetiyle çıkan gerginlik, hedefe konulmuş bir millete karşı üstenci bakışın doğurduğu buyurganlık tavrının yanı sıra hem siyâsî bir manevra, hem de içeride konsolide edilmiş kitleyi harekete geçirme hamlesinden başka bir şey değildi. Akabinde Şehitlere Rahmet, Filistin’e Destek, İsrail’e Lânet Mitingine giden birinin açtığı Kelime-i Tevhid bayrağına gösterilen nefret eylemi de hedefine oturdu. Ne kör bir gaflet!

İslâm’a karşı alınan tavır yeni değil tabiî. Biz bunu en yakın tarihte, 28 Şubat olaylarında en gerçeğinden en teatral hâline varana kadar yaşadık. Devletin işlemesini sağlayan kademeleri “irtica” başlığıyla Müslüman avına çıkmış, şairin ifadesiyle “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” seviyesinde muameleye maruz kalınmıştı. Kısacası bu mevzuda teorimiz ve pratiğimiz ziyadesiyle mevcut.  

İnancının gereğini yerine getirmek, kişisel hak ve özgürlüklerini inanç çerçevesinde kullanmak isteyenleri kovmak için ülkenin gerçek sahipleri (!) “Yallah Arabistan’a!” diyerek gidilecek adresi dahi belirlemişler. Bu buyurganlığın sebebi sadece ırkçı bir tutum üzerinden açıklanabilir mi? Tek kelimeyle “öteleme” diyebileceğimiz bu tavır, vatanın öz evlatlarına neredeyse yaşam hakkı tanımayacak kadar nasıl cüretkâr davranabiliyor? Dinî vecibelerin gereği olan her fiil bir suçlamayla karşılık bulurken, inançların gereğinin “nerede, nasıl, ne zaman, ne kadar” yaşanacağını söylemenin de yine bu sınırları çizenler olarak kendi inisiyatiflerinde olduğu kanısına kapılıyorlar.

Biz, millî duygularla büyütülen, Devlet’in âli menfaatleri her daim önceliği, vatan ve bayrak ise kutsalları arasında olan ama asla ırkçı olmayan bir toplumuz. Fakat daha da önemlisi, her türlü eylem ve düşüncelerimizi düzenleyen inancımızın bize koyduğu emir ve yasaklar, davranışlarımızın en mühim belirleyici kriteridir. Peygamber Efendimiz (sav) Veda Hutbesinde bizlere, “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerinde, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır” şeklinde buyurmuştur.

21’inci yüzyılda hâlâ diline, dinine veya ırkına göre muamele gören insanlık, bundan bin dört yüz yıl önce İslâm’ın bize tüm sözlerin üstünde söylediği cümlelerle bugünün evrensel ilkelerini belirlerken, onun yegâne hakikat olduğunu da ispatlıyor aslında.