İslâm bir müsamaha değil, müdahale dinidir

Artık tüm inananların birleşerek küfürle her cephede mücadele etmesinin zamanı gelmedi mi? Tüm Müslümanların artık ayağa kalkıp kötülüğe, ahlâksızlığa, zulme, fenalığa, çirkinliğe karşı tepki göstermesinin zamanı gelmedi mi? Tüm Müslümanlar tepkilerini her plâtformda kanunî yollardan en güçlü şekilde göstermelidir.

MERHUM Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’dan dinlemiştim; “İslâm bir hoşgörü dini değildir. İslâm bir müsamaha dini değildir. Neden? Çünkü İslâm kötülüğe, zulme, haksızlığa, çirkinliğe asla müsaade etmez. Bu yüzden İslâm müsamaha değil, müdahale dinidir. Nerede bir kötülük, fenalık, çirkinlik varsa İslâm onu engellemeyi, düzeltmeyi emreder” diyordu.

Hoşgörülü olmak insana özgü bir vasıftır. İnsan kendisine yapılan bir kötülüğü affedebilir, haksızlığa tahammül edebilir, çirkinliğe göz yumabilir. Ama “hoşgörü” kavramı başlı başına dine özgü bir vasıf veya esas değildir. Din içinde belirli şekillerde hoşgörü gösterilecek, müsaade edilecek, mazeret kabul edilecek ve müsamaha sağlanacak durumlar elbette vardır ama bu durumlar asla sınırsız değildir. 

“İslâm hoşgörü dinidir” sloganı ile “hoşgörü” kavramı suiistimal edilerek sınırlar aşıldı ve kötülüklere, fenalıklara, haksızlıklara müsaade edilir oldu. Böylece dinin emir ve yasakları çiğnenerek ve hakikatlerin üstü örtülerek “ılımlı İslâm”, “modern İslâm”, “diyalogcu İslâm”, “protest İslâm” gibi aslında İslâm ile alâkası olmayan yeni “proje dinlerin” ortaya çıkmasına zemin sağlanmış oldu...

Hak ile bâtılın savaşı ezelî ve ebedîdir. Hak dâvâsı olan “Tevhid inancı” hiç değişmedi ama bâtıl dâvâsı olan “şirk inancı” zamana ve şartlara göre şekil ve biçim değiştirmeye devam etti.

Bâtıl, yeri geldi, emek sömürüsü ile komünizmi pazarladı; yeri geldi, milliyetçilik sömürüsü ile faşizmi pazarladı; yeri geldi mürşit sömürüsü ile sapık mezhep ve tarikatları pazarladı; yeri geldi, demokrasi ve özgürlük sömürüsü ile emperyalizmi pazarladı; yeri geldi, zenginlik ve refah sömürü ile kapitalizmi pazarladı; yeri geldi, insan hakları sömürüsü ile küfrü, sapıklığı, fuhşiyatı, ahlâksızlığı pazarladı…

Bâtılın hedefi şirk, kaynağı ise küfürdür. Adı, şekli, rengi, milleti, dili değişse de küfür tek millettir. Bu küfür milletinin en önemli görevi ise “inkâr” etmektir. Bunlar, Hakk’ı, hakikati ve Tevhid inancını her fırsatta sürekli şekilde reddedip inkâr ederler.

Bu inkârcıların hedefinde bu kez Diyanet İşleri Başkanı vardı…

Prof. Dr. Ali Erbaş, temsilî olarak yapılan Cuma hutbesinde, “Ey insanlar! İslâm zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lûtîliği, eşcinselliği lânetliyor. Nedir bunun hikmeti? Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir bunun hikmeti. Yılda yüz binlerce insan gayr-i meşru ve nikâhsız hayatın, İslâmî literatürdeki ismi zina olan bu büyük haramın sebep olduğu HIV virüsüne maruz kalıyor. Geliniz, bu tür kötülüklerden insanları korumak için birlikte mücadele edelim” şeklinde bir açıklama yapmış, İslâm dinini ve referans aldığı Kur’ân hükümlerini tebliğ görevini ifa etmişti.

Tevhidi tebliğ ise küfür milletini rahatsız etti!

Hakikat güneşi yine gözlerini kamaştırmıştı ama bu ışık, o kararan kalplerini aydınlatmaya yine yetmedi. Her zaman ve her fırsatta yaptıkları gibi, içinde bulundukları küfür bataklığının balçığı ile saldırdılar hakikat güneşine.

***

Önce İnsan Hakları Derneği (İHD), Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş hakkında suç duyurusunda bulundu. Sonra Ankara Barosu ile İzmir Barosu, kamuoyuna yazılı açıklama yaparak Ali Erbaş’ı kınadıklarını belirttiler. Ve ardından diğer azgın muhalif şirk nesli harekete geçti.

İbretlik şekilde, halkının çoğu Müslüman olan bir ülkenin, görevi İslâm dinini anlatmak olan Diyanet İşleri Başkanı, bu kanunî vazifeyi yerine getirirken, “Bu vazifeyi niye ifa ettin, hakikatleri niçin söyledin, gerçekleri neden anlatıyorsun?” diye eleştirildi, kınandı ve suçlandı.

Bakınız, Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu ile ilgili kanunda belirtilen görev maddesi ne diyor:

Madde 1-İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere, Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”

(Maddedeki düzeltme: Kurum, Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştır.)

***

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak… Yani İslâm’ı tebliğ etmek…

Küfür batağının o zavallıları ise yaptıkları açıklamada diyorlar ki, “Şaşkınlığımız, sesi çağlar öncesinden gelen bu şahsın, bir devlet kurumunun başında oturup söylemini kutsal sayılan değerler üzerine inşâ ederek halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmesindeki kan kokan cüreti sebebiyledir. Aldığımız ibretse, anılan şahsın içinde bulunduğu takvim yılında yaşamasına rağmen, bundan sekiz dokuz nesil önceki büyükleriyle aynı zihinsel ve dogmatik sınırlara sahip olmak için insan onuruna karşı gösterdiği büyük direnişten kaynaklanmaktadır. Görevde olduğu süre boyunca çocuk tecavüzcülerine gözlerini kapatıp kadın düşmanlığının mânevî zeminini dinî söylemlerle meşrulaştırma çabası karşılığında maaş alan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın deprem, LGBTİQ+, kadın ve çocuk söylemlerine rağmen hâlen görevde kalması durumunda, sonraki konuşmasında halkı ellerinde meşalelerle meydanlarda ‘cadı’ diye kadın yakmaya davet etmesi kimseyi şaşırtmamalıdır. Anılan şahsı ve ona hak veren zihniyeti büyük bir şaşkınlık ve ibretle kınadığımızı tüm kamuoyuna saygıyla arz ederiz”.

Bu her bir cümlesi şirk, her bir cümlesi küfür, her bir cümlesi şer kokan açıklamalar, bir kez daha bu bâtıl zümrenin İslâm’a karşı olan büyük nefretini ve maalesef hâdsiz cüretini gösterdi. Bu bâtıl zümre, bilesiniz ki Ali Erbaş’a değil, doğrudan İslâm inancına, Müslümanlara, Peygamberimize, Kur’ân’a ve Allah’ın âyetlerine saldırmıştır.

***

En’am Sûresi 39’uncu âyette Rabbimiz diyor ki, “Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağırlar ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu şaşırtır; dilediği kimseyi de doğru yola iletir”.

Ne acıdır ki, Müslüman bir ülkede küfrün çocukları bu cesareti yine biz Müslümanların sessizliğinden, korkaklığından ve miskinliğinden almaktadır.

Bu olay, sıradan bir tepki veya basite alınabilecek bir eleştiri değildir. Bu olay, açıkça bir meydan okuma, insan hakları maskesi altında İslâm’a ve Müslümanlara karşı bir savaş, bâtılın hak dâvâsına karşı açtığı yeni ve kirli bir oyundur!

Müslümanlar yıllarca “hoşgörü, diyalog, empati, müsamaha” denilerek tepkisizleştirildi. “Din ve devlet işleri ayrıdır”, “O başka, bu başka”, “Onun yeri ayrı, bunun yeri ayrı”, denilerek sınırlar çizildi Allah’ın emirlerine ve evlere hapsedildi inanç.

“Herkesin inancı kendine”, “Her koyun kendi bacağından asılır”, “Bize mi kaldı, boş ver!” denilerek tebliğ ve irşad görevimiz unutturuldu. Sonunda Yaratıcı’nın değil, kulun yasalarına boyun eğdik.

Bugün bu dâvâda sessiz kalırsak, yarın bir başka bahane ile yeniden saldıracaklar. Biz susarsak, tepkimizi ortaya koymazsak, inancımızı savunmazsak saldırılarına devam edecekler. İslâm dinini adım adım, cephe cephe etkisizleştirecekler. Bugün sessiz kalırsak, yarın bırakın konuşmayı, inancımızı yaşamamıza izin vermeyecekler. Tıpkı bundan 20 yıl öncesinde olduğu gibi fişlenecek, ötekileştirilecek, sindirileceğiz.

Artık tüm inananların birleşerek küfürle her cephede mücadele etmesinin zamanı gelmedi mi? Tüm Müslümanların artık ayağa kalkıp kötülüğe, ahlâksızlığa, zulme, fenalığa, çirkinliğe karşı tepki göstermesinin zamanı gelmedi mi?

Tüm Müslümanlar tepkilerini her plâtformda kanunî yollardan en güçlü şekilde göstermelidir. Sosyal medya, basın, televizyon, internet ve diğer tüm imkânlar seferber edilmelidir. Devlet yetkilileri, kamu görevlileri, STK’lar bu konuda sıkça uyarılmalıdır.

Hâsılı, hakikat mücadelesi, küfür ve inkâr bataklığı kuruyuncaya kadar devam etmelidir!

İslâm’ın nûrunu asla söndüremezler! Ancak İslâm’ın izzetini bu şekilde ayaklar altına almalarına müsaade edersek, Mahkeme-i Kübra’da hâlimizden korkarım…