İskeledeydi

Hızlı adımlarla evine yöneldi. Güneşin üzerine battığı şu akşam saatlerinde, sanki tekrar doğmayacak hissine kapılarak yürüdü, yürüdü…

İSKELEDEYDİ. Nereye gideceğini bilemez hâlde kendini evden dışarı atmış; adımları onu, demirlerini yıllar yılı boğazın engin sularının paslandırdığı bu iskeleye getirmişti. Kafasındaki bin bir düşüncenin içinde şairin şu iki dizesi yankılandı: “Artık demir almak günü gelmişse zamandan,/ Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan...”

Birazdan nereye gideceğini bilmeyen vücûdu, kendini bir vapurda bulacak; kim bilir canı hangi iskelede inmek isteyecekti… Düşünceler zihnine, firavunun yurdunu basan sivrisinekler misâli hücûm ediyordu. Sanki hayat onu çiğnemiş, yutmuş, şu karşısındaki deniz misâli dalgalarıyla dövmüştü. Güneş her gün onun üzerine batıyor, ertesi gün doğmayacakmış gibi batıyordu.

Saatine baktı. Vapurun gelmesine yalnızca beş dakika kalmıştı. İçi içine sığmaz olmuştu şimdi de. İstiyordu ki, tam boğazın ortasında olsun… O ve deniz… Başka kimse değil! Martıların çığlıkları rûhunun yankılarına karışsın. Belki uzaktan bir evin bacası tütsün, yanan kalbinin dumanı oradan çıkıyormuşçasına… Bir adamın kahkahası vızıldasın kulaklarında, nispet edermiş gibi gülsün o da.

Bir vapur düdüğüyle düşüncelerinden sıyrıldı. Sessiz, sakin, bir rûh gibi bindi vapura. İçinde herkesten, her şeyden fazla konuşan rûhu varken, bir de kendisinin konuşmasını gereksiz gördü; kimsenin olmadığı bir köşeye sindi. Gözleri uzaklara daldı, İstanbul’da kayboldu.

Tam da istediği gibiydi aslında. Deniz çıldırmış gibi köpürüyordu. İşte içinde yaşanan da tam böyle değil miydi? Belki boğaz bu hâliyle tüm şehri yutmak istiyordu, belki de sabrı kalmamıştı artık. Kendisi de şu an onunla aynı duyguları paylaşmıyor muydu? İçinden her önüne gelene bağırmak, onları hırpalamak ve hattâ yutmak gelmiyor muydu? Şu an herkes onun gözünde suçlu, zalim ve bencildi. Kimse onu düşünüp yanına tek bir bardak sıcak çayla yaklaşmamıştı. Herkes onu kendi yalnızlığına daha da terk eder görünüyordu.

Uzaktan görünen yük gemisi kadar ağırlaştığını hissetti. Kendi kendini taşıyamazken denizin nasıl olup da onu boğmadığına hayret etti.

Ellisine yaklaşmıştı. Bu kış gününde karşısında yağan ince kar taneleri sanki senelerce saçına düşmüş, onları böyle ağartmıştı. Kömür gözleri her an tutuşup etrafa kor saçacak gibi görünüyordu. Kemerli burnunun iki deliği her nefes alıp verişinde sanki oksijene yetim kalmış gibi büyük büyük açılıyordu.

Bu zamana kadar kimseyle kavga etmemiş, kimseden azar yememişti. Kalp kırmamış, gönüllerden eksiltmemişti. Çektiği tek sıkıntı, içindeki bu kargaşaydı. Yıllardır onu susturmak için mücadele ediyordu. Her türlü şeyi deniyor, ancak sonuç hep hüsran oluyordu. Bugün de yine buhranlarından biri gelip çatmış, rotasını boğaza çevirmişti. Yine yalnız, yine tek başına, kendini dinleyerek, nereye gittiğini bilmeden, bir vapur kıyısında, İstanbul’un derinliğinde sakinleşmeye çalışırken daha çok asabileşerek hayatının bir gününü daha ölüme yaklaştırıyordu.

Kar taneleri gökyüzünden süzülürken, her birinin denize düştüğünde yok olmaya mahkûm olduğunu gördü. İçi ezildi. Yoksa o da bu dünyada bir kar tanesiydi de diğerleri engin deniz misâli onun varlığını mı soğuruyorlardı?

Peki, bu insanlar hiç pamuk şeker görmemişler miydi? O mini mini şeker taneciklerinin ahenkle döne döne birleştiğini, uzun tahta çubuğu karar kılıp orayı mekân bellediklerini? Kendi başına ifadesiz duran tanecikler, bir araya geldiklerinde küçük bir çocuğun yahut içi çocuk kalmış daha nicesinin en sevdiği şekerleme oluyordu da ya bu insanlar?

Sorular kafasında bölündü, parçalandı, çoğaldı… İskeleye yanaştıklarını fark etti ve inmeye karar verdi. Duygularıyla böylesi ağırlaşmış bir adamı dakikalardır üzerinde taşıdığı için denize bir teşekkür borçluydu.

Vapura bindiği yerde inmişti. Başladığı yere geri dönmüştü.

Hızlı adımlarla evine yöneldi. Güneşin üzerine battığı şu akşam saatlerinde, sanki tekrar doğmayacak hissine kapılarak yürüdü, yürüdü…