İşi ehline vermek (2)

Kömürcüye ekmek yaptırmak, karıncaya devenin yükünü yüklemek, müezzini müftü yerine koymak hep birer liyakatsizlik örneğidir ve işlerin ehline tevdi edilmemesidir. Her bir insanı kabiliyeti ve tecrübesi olduğu sahada istihdam etmek gerekiyor. O zaman her alanda işler terakki edip yükselir.

TARİH boyunca insanların huzur ve mutlulukları iki sebeple kazanılmış veya kaybedilmiştir: Emanet ve adalet…

Emanetler ehline verildiği ve adalete riayet edildiği müddetçe cemiyette huzur ve saadet bulunmuş; hıyanet ve haksızlıklar ise huzursuzlukların, kavgaların, savaşların, servet ve neslin helâk olmasının baş sebepleri arasında yer almıştır.

Emanet, korunması istenen maddî ve mânevî değerdir. Kişinin kullanıp sahibine iade etmek üzere aldığı eşya emanet olduğu gibi, devletin hizmet makamları da emanettir; ilim, din, antlaşma ve sözleşmeler, komşuluk hakları da emanettir. Bütün bunlar korunacak, muhatap ve ilgililerine teslim edilecek, ne maksatla verilmiş ise ona uygun olarak kullanılacaktır.

Hazreti Peygamber, “Münafığın üç belirtisi vardır: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder” (Müslim, İman, 107-109) buyurarak emanete riayet etmeyenleri münafık vasıflı insanlar olarak tescil etmiştir.

İnsanlar arasında hüküm, genellikle bir ihtilaf ve dâvâ hâlinde, haklı olanı haksız olandan ayırmak veya hakkın kime ait olduğunu açıklamak suretiyle gerçekleşir. Adalet, “eşitlik ve dengeyi sağlamak” demektir. Burada eşitlikten maksat, herkese aynı şeyi aynı vasıf ve miktarda vermek değildir; herkesin hakkını, hak ettiğini, lâyık olduğunu almada eşit olmasıdır. Güçlü de olsa haksızın, güçsüz de olsa haklı ile hukuk karşısında eşit muamele görmesidir. İnsanların haklarını yiyenler, bunu genellikle “kendilerini karşıdakilerden üstün ve güçlü görerek” yaparlar. Kamu gücünü, zayıf olmasına rağmen haklı olanın yanına koymak suretiyle muamelede eşitlik yani adalet sağlanmış olur.

Adaletin gerçekleşmesi -adil uygulayıcılar yanında- kimin neye lâyık, kimin neyi hak ettiği konusunda doğru, hakkaniyete uygun, dengeli bilgi ve ölçülere sahip olmaya bağlıdır. Hukuk kuralları/bağlayıcı mevzuat işte bu bilgi ve ölçüleri vermek için oluşturulur, vazedilir. Hukuk kurallarını İlâhî irşattan bağımsız olarak insanlar koyarlarsa (insanların kendilerini aşmaları, beşerî kayıtlardan, cemiyet kültür ve değerlerinden etkilenmemeleri mümkün olmadığı için, hakkaniyet ölçüleri) hak ediş dengeleri bozuk olabilir. Bilgi eksik, ölçü bozuk olunca, düzen, hukuk ve mahkeme bulunsa bile adalet gerçekleşmez.

İnsanı ve kâinatı yaratan Allah, mîzanı da koymuştur. Esasen yetkili kimselerde aranması gereken, hem maharet/iş ehliyeti, hem de salahat/takva/İslâmî ahlâktır. Ancak bu iki özelliği bir arada bulmak her zaman mümkün olmayabilir. Bu takdirde hâkimiyet Müslümanlarda olduktan sonra, bazı gayrimüslimlerin maharetinden istifade etmenin herhangi bir sakıncası yoktur. Çünkü her zaman güzel ahlâkla beraber güzel maharet ve güzel sanat aynı kişide bulunmayabilir.

Öyle yerler var ki, takva sahibi kişiden ziyade maharet sahibi kişiye ihtiyaç vardır. Nitekim meselâ hiç kimse saatinin tamirini o konuda hiçbir bilgisi olmayan bir veliye havale etmez. Bunun yanında şu da bir gerçektir ki, “hırsız bir kimseyi hazinenin başına bekçi bırakmak, koyun sürüsünün başına kurdu bırakmakla aynı anlama gelir”.

Son sözümüzde, Hakk’ın terazisine müracaat edelim…

Mîzan, “maddî ve mânevî alanlarda denge, hakkaniyet ve adalet ölçüsü” demektir. Hukukla ilgili mîzanın aranıp bulunması bakımından vazgeçilemez kaynak, ilgili naslardır (ayet ve hadisler). Ayet ve hadislerin nokta tayini şeklinde açıklamadığı konularda ise fayda (mesâlih), yorum (anlama, beyan), kıyas içtihatlarına ve örfe başvurulacak, bu yoldan adaleti gerçekleştirecek olan hüküm ve ölçülere ulaşılacaktır.

Hüküm ve ölçüler bulunup bilindikten sonra sıra uygulamaya gelir. Uygulamada adaletin bozulmamasının iki teminatı vardır: İmana dayalı ahlâk ve de cemiyetin emanet ve sorumluluk duygusu içinde gerçekleştireceği denetim.

Sağlam hukuk kuralları, ahlâk ve kamu denetiminin bulunduğu yerde adaletin gerçekleşmemesi için bir sebep kalmaz.

Hasta olduğumuzda mühendise veya mimara değil, işin ehli olan doktora gideriz. Bu kurala uyulmazsa yani hastalanınca doktora değil de elektrik mühendisine müracaat edersek kendi ölüm fermanımızı imzalamış oluruz. İşlerin liyakat esasına göre tanzim edilmesi, kâinatta fıtrî olarak işleyen bir âdetullah, bir yaratılış kanunudur. Kim bu yaratılış kanununa riayet etmezse, tedenniye (gerilemeye, fakirleşmeye) mahkûmdur.

Kömürcüye ekmek yaptırmak, karıncaya devenin yükünü yüklemek, müezzini müftü yerine koymak hep birer liyakatsizlik örneğidir ve işlerin ehline tevdi edilmemesidir. Her bir insanı kabiliyeti ve tecrübesi olduğu sahada istihdam etmek gerekiyor. O zaman her alanda işler terakki edip yükselir. Hiçbir kabiliyet ve tecrübesi olmayan birini, sırf yakını ve akrabası diye lâyık olmadığı bir mevki ve makama getirmek hem âdetullaha, hem de ayete aykırı hareket etmektir. Meselâ Millî Eğitim Bakanlığı’nın başına eğitimden anlamayan bir baytarı (meslek sahiplerini tenzih ederek), Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın başına da bu alanda bilgisi olmayan bir öğretmeni (muallimleri tenzih ederim) atarsanız, tarım ve eğitimin hâli içler acısı olur.

Kelâmın özü, işin hülâsası, her işimizde Kur’ân terazisiyle ölçüp Hazreti Muhammed’i (sav) rehber bilerek yürüyeceğiz ve muvaffak olacağız inşallah. Vesselâm…