İşi ehline vermek (1)

İnsanın bütün davranışları, Rabbine, kendine ve halka karşı mükellef olduğu üç çeşit emanetin dışa akseden görüntüsüdür. Rabbine karşı emanete riayet eden kimse, Allah’ın hükümlerine, İlâhî kanunlara uyar. Bu, bütün uzuvları ilgilendiren vazifelerimizle doğrudan alâkalıdır.

MAHALLÎ seçimlerin yaklaştığı şu günlerde şehrin eminini yani seçilebilecek belediye başkanından beklenen maharetleri konuşmak, yazmak ve belediye başkanının nasıl olması gerektiğini düşünmek ve ilim veya tecrübe olarak yorumlamak için masaya yatırmak ve en emin insanı seçmek için gerekli her türlü tedbiri almak, şehirde yaşayan her insanın hakkıdır sanıyorum.

Bu ifademizin sebeb-i hikmeti; 31 Mart 2024 Yerel Seçimlerinin kritik bir ehemmiyetinin daha öne çıkmasıdır. Gerek “asrın felâketi” diye kayıtlara geçen ve milletçe yaşadığımız acı, gerekse istikbâl-i millet ve gönül coğrafyamızdaki mağdur ve mazlum gönüldaşlarımızı alâkadar eden bir akıbet söz konusu zira.

Kur’ân, bir ayetinde şöyle buyuruyor: “Muhakkak ki Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah bu emriyle size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitir ve her şeyi hakkıyla görür.” (Nisa, 58)

Emaneti ehline vermek, bir işi o işten anlayana vermek demektir. İşten anlamayan insan, o işi yüzüne gözüne bulaştırır, “Fayda vereceğim” derken zarar verir. Zararıysa sadece kendisi değil, herkes çeker. Allah Resûlü (asm) bir işe bir kişiyi tayin edeceği zaman bu noktaya son derece dikkat ederdi. İşin altında ezilecek kimselere o işi vermezdi. 

Emanet, insanın emin ve itimat edilir olması, kendine maddî ve manevî bir şeyin gönül rahatlığı ile korkusuzca teslim edilebilir ve istenildiğinde sağlam bir vaziyette alınabilir hâlde bulunması demektir. Ayrıca insanın bu eminliği sebebiyle gerek Allah, gerek insanlar tarafından herhangi bir surette kendilerine bırakılmış olan şeye “emanet” denilir.

İnsan, Allah Teâlâ’nın emanetini taşıyan bir emin, bir vekil olma niteliğine sahip yegâne yaratıktır. Bu sebeple bütün yaratıklar üzerinde hüküm ve tasarruf yetkisi sadece insana verilmiştir. İnsan bu yetkiyi ne kadar mükemmel kullanıp yerine getirir ve emaneti yerli yerine koyabilirse, kıymeti o derecede artar ve yükselir. Emanet ile hükmün yani hâkimiyetin bu birbirinden ayrılmaması gereken alâkasından dolayı önce emanet, arkasından da adaletle hükmetmek emredilmiştir. O hâlde emin olmayanın adil olması da düşünülemez. Bu üstün nitelikleri bir arada topladığı için, yukarıdaki ayet-i kerimenin, dinin ve şeriatın tamamını işaret yoluyla ifade ettiği ve ahkâm ayetlerinin esası kabul edildiği söylenmektedir.

İnsanın bütün davranışları, Rabbine, kendine ve halka karşı mükellef olduğu üç çeşit emanetin dışa akseden görüntüsüdür. Rabbine karşı emanete riayet eden kimse, Allah’ın hükümlerine, İlâhî kanunlara uyar. Bu, bütün uzuvları ilgilendiren vazifelerimizle doğrudan alâkalıdır. Çünkü insanın her uzvu kendisine verilen bir emanettir. Her emaneti yerli yerinde ve Allah’ın rızasına uygun tarzda kullanmak, korumak gerekir. Aksi takdirde emanete hıyanet edilmiş olur.

İnsanın kendine karşı eminliği, din ve dünya işlerinde en doğru ve kendine en faydalı olanı tercih edip seçmesi, zararlı olan her şeyden uzak durmasıdır. Halka karşı emanet sahibi olmak, insanların hak ve hukukunu gözetmek, onlara zarar ve ziyan vermemek, insanları aldatmamaktır.

Yöneticilerin halka adaletli davranması, âlimlerin insanları hak olan yola, doğru itikada ve salih amele sevk etmesi, halkın da yöneticilere ve âlimlere hıyanetten sakınması bu emanetin gereklerindendir. Eşlerin birbirine karşı hak ve vazifeleri, ırz ve namuslarını korumaları, çocuklarını terbiye etmeleri de emanet içinde sayılır.

O hâlde emanet, Allah’a karşı hak ve vazifeleri, kulların hukukunu yani umumî ve hususî hukuku, bunlarla ilgili olan davranışları, sözleri, itikadî, amelî ve ahlâkî alanı, maddî ve manevî hakların hepsini kapsayıcı bir niteliğe sahiptir. Ayet-i kerimedeki emir de bütün mükellefleri içine alır. Müfessirlerden pek çoğu gibi, fakihler ve diğer İslâm âlimleri de bu ayetin özellikle “emirler, iş başındaki idareciler” hakkında nazil olduğu kanaatindedirler. Çünkü her işi ehline tevdi etmek ve adaletle hükmetmek onların görevidir. Ancak herkesin bir sorumluluk taşıdığı gerçeği göz önüne alınınca, emanetin, yükümlülüğü ölçüsünde herkesi ilgilendirdiği neticesine varılır.

Hazreti Peygamber Mekke’yi fethedince, burada Kureyş kabilesinin çeşitli ailelerinde bulunan bazı selâhiyet ve vazifeleri yeniden düzenlemiş, bir kısmını kaldırmıştı. Kaldırmadığı hizmetler arasında Mescid-i Haram ve çevresinin hizmeti ile su işleri vardı. Birinci hizmet Abdüddâroğulları adına Osman Bin Talha’da, ikinci hizmet ise Haşimoğullarından (aynı zamanda Hazreti Peygamber’in amcası olan) Abbas’ta idi. Hazreti Peygamber, vazifelerle ilgili yeni bir düzenleme yapmak üzere Kâbe’nin anahtarını Osman’dan almıştı. Amcası Abbas ise bu hizmetin de kendisine verilmesini talep etmişti. Bunun üzerine emanet ayeti geldi ve anahtar yeniden Osman Bin Talha’ya teslim edildi (Müslim, “Hac”, 390).

Burada emanetin yerine getirilmesi, ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi yönündeki emirlerin muhatapları genel olarak bütün insanlar, özel olarak müminler ve daha özel olarak da yöneticiler, emanet ve adaletten kamu adına sorumlu olan şahıslar ve topluluklardır.

(Devam edecek…)