İşgal altındaki “Dijital Vatan”

Her vatandaş artık “çifte vatandaş” olmuş da biri dijital dünyada yaşıyorsa, beden ve ruhen tüm hâlleriyle yaşıyorsa, o zaman Türk Devlet Aklı ve toplum vicdanı şunu bilmelidir: Dijital vatandaşını takip edemeyen Devlet’in dijital vatanı işgal altındadır. Ve her aileden biri, işgal edilmiş ikinci dünyasında çoktan işgal kuvvetlerine çalışan ve geleceğini orada arayan bir hain/satılmış biridir.

İkinci el Batı


CUMHURİYET, “yönetme ve yönetilme ilişkisinden halkın sorumlu olması” demek. Daha önce bu sorumluluğu yüzlerce, hatta binlerce yıl soylar (bir soyun liderliği, hanedan) üstlenmişti. Yönetme ve yönetilmeden sorumlu olan bir hanedanda doğan çocuk, bu sorumluluk çerçevesinde eğitilirdi. Ve doğası gereği, potansiyel lider olduğu için, aynı zamanda her türlü iktidar oyununun da muhatabıydı.


Yönetme ve yönetilme ilişkisini bütün yönleriyle üstlenmek ve yönetmek, çok özel bir eğitim, kabiliyet ve kudret gerektiriyordu. Nitekim tarih boyunca dünyanın her bölgesinde hanedan karşıtı birçok hareket (özellikle zengin ama hanedan mensubu olmayanlar), isyanlarla bu “sorumluluğu” almayı denediler ve bunun için halktan destek istediler.


Hanedan ve isyancılar arasındaki tarihî mücadelenin birçok aşamasında hanedan dışı güçlerin kazanımları oldu. Özerk yönetim bölgeleri, ortak meclisler, hanedan içinde görevler gibi… Gün geldi, hanedanların en güçlü dönemi olan imparatorluklar çöktü. Ve özellikle Avrupa merkezli iç savaşlar sonucunda (özellikle Fransız İhtilâli) yönetme ve yönetilme sorumluluğunun halka bırakılması rejimi yani cumhuriyet, hızla dünyada tercih edilir oldu. Osmanlı’da da cumhuriyet seçeneğini gündem kılan, örgütlenen ve Osmanlı hanedanına karşı mücadele eden akım ve örgütler oldu. Özellikle İkinci Abdülhamid Han dönemi, “Hanedanın sonu için başlangıç çizgisi” olduruldu.


Nihayet Osmanlı İmparatorluğu’nun (Büyük Devlet) hızla toprak kaybetmesi, gelişmelerin getirdiği Birinci Dünya Savaşı ve ardından işgal edilen Anadolu topraklarındaki destansı savaş sonrası 1923 yılında, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucu lideri olduğu “Türkiye Cumhuriyeti” ilân edildi. Yani yönetme ve yönetilme hakkının ve sorumluluğun halka ait olduğu duyuruldu. Bu bir irade ve yön beyanıydı aynı zamanda da.


Ancak cumhuriyet ilân edilen bütün ülkelerde olduğu üzere, prensipte ve yönelişte “halkın sorumluluk alması” rejimi olan cumhuriyet benimsenmiş olsa da, ayrıca “kanun hükmünde” bir anayasal zemin oldurulsa da adı konulmamış bir “durum” vardı. Daha doğrusu, bir politika güdülmüştü: Halk, bunun eğitimi, bilinci, kabiliyeti, kudreti yönetme ve yönetilme ilişkisini (cumhuriyeti) devralacak seviyede (olgunlukta) değil.


Söz konusu “politika”ya göre, özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra inanılmaz yorgun ve imkânsızlıklar içinde olan Anadolu halkı o kadar büyük yaralar almış, o kadar acil ihtiyaçlar içine girmişti ki Cumhuriyet’i devralacak durumda değildi. O nedenle “seçim” ile olmasa da halk için, halka rağmen, fakat halk yararına, bir süreliğine Cumhuriyet rejimini yönetecek bir “Cumhuriyet vekili” tayin edildi: CHP…


Nitekim ne zaman “çok partili ve seçimli Cumhuriyet” talep edilse yani halkın sorumluluğunu yerine getirmek için “demokrasi” metodu/sistemi önerilse, özellikle askerler, “Zamanı değil! Şartlar olgunlaşmadı. Bu sorumluluğu alacak eğitim ve dünya görgüsünde değil halk” diye CHP’nin vekâletinin ömrünü uzatıyordu. Kurucu lider Atatürk’ün “Ne zaman halk Cumhuriyet’i devralacak?” maksadındaki eleştirilere karşı geliştirdiği politikaların tamamının bir süre daha (halk buna hazır oluncaya kadar) CHP’nin “tek parti” olarak bu vekâleti sürdürmesi yönünde olduğu ise tarihen sabittir. 


Ancak Atatürk’ün dünyadaki gelişmelerin yönü itibariyle “çok partili ve şeffaf seçimli” sistem üzere yani demokratik yolla Cumhuriyet’in etkinleşmesi sebebiyle halkı hazırlama çabası da ayrı bir tarihî gerçekliktir. Bilindiği ve yaşandığı üzere Türkiye’deki bütün askerî darbelerin de kendini “kaçınılmaz darbe” senaryosuna bağlamasının halka yansıyan kısmı tek bir cümle olmuştur: “Halkımızın yönetme ve yönetilme kabiliyetinde bazı zaaflar oluşmuş, halk istismar edilmiş ve teröre ortam hazırlanmıştır. O nedenle cumhuriyet için, demokratik yönetime geçiş için kısa süreliğine Cumhuriyet’e el konulmuştur...”


Gün gelmiş, çok partili seçim dönemlerine ulaşılmış, darbeler yine devam etmiştir. CHP de her darbenin arkasında durarak “Cumhuriyet’in vekili” mazbatasının ömrünün uzatılmasını istemiştir. Ve kuşkusuz darbeler, seçimler, iç savaş riski kamplaşmalar süreciyle halk da kendi çapında bir bilinç ve beceriye ulaşmış, “Artık hazırım!” mesajları vermiştir.


Gerçekten de halkın, sorumluluk alma rejimi olan cumhuriyet konusunda karnesi gün geçtikçe iyileşmektedir. Ancak Cumhuriyet’in yüzüncü yılına erdiği 2023 Seçimleri dâhil bütün seçimlerde “milletvekili” ve “belediye başkanı” listesinin hazırlanmasında çok etkin olamasa da, önüne partilerin koyduğu listelere “mahkûm” kalsa da, sonuçta liste tercihi imkânına sahip olmuştur. Fakat 15 Temmuz darbeci işgal girişiminde halk bir şeyi fark etti: Devletin de sahibi halk.


Ancak halk, yönetenleri seçmek ve yönetilme sistemini güncellemek konusunda mesafe almış olsa da fark etti ki, cumhuriyet tek başına bir “kudret/çözüm” değil. Örneğin demokrasi ile desteklenmesi gerekiyor. Ve devletin halkına güvenip el ele vermesi icap ediyor. Dolayısıyla bütünleşmemiş bir devlet-halk ilişkisinde cumhuriyet sadece halkın bir yere kadar sorumluluk alması ve daha ötesine geçmemesi ile sonuçlanıyor. Nitekim darbe yapan askerler açıkça şu cümleyi/mantığı dillendirdiler: “Halk yönetme ve yönetilmenin sadece ‘hizmet’ konularından sorumludur. Dış politika, toplum mühendisliği, uluslararası ilişkiler, insan-finans kaynağı gibi konular ne halkın anlayacağı, ne de yönetmek adına müdahil olacağı alanlardır. Buralardan devlet, onun adına öncelikle TSK, ardından da Yargı erki sorumludur.” Zaten bütün parti kapatmaları bu mantığa oturtulmuş bir “yasa cambazlığı” üzereydi.


Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki ilişki/etkileşim yüz yılı aşkındır bu topraklarda müzakere edilmeye devam ediliyor. Hatta “yönetme ve yönetilme sorumluluğunu almak” noktasında halkın içinden bazı vatandaşlar örgütlenerek sürekli devlete parmak sallamak ve devleti teslim almak gibi “cumhuriyet heyecanlarına” (!) da kapılmıştır. Cumhuriyet adına devlet düşmanlığı yapan ideolojik akımlar çoğaldı; özellikle “Sol” etiketli örgüt yelpazesinde “devlet düşmanı halkçılar” gibi tuhaf/çarpık Cumhuriyet yorumları bile türedi, türetildi. Tüm bu serüvenin yüz yıl sonunda bir şey fark edildi: İkinci el Batı…


Osmanlı/Hanedan karşıtları, özellikle İkinci Abdülhamid döneminde vites yükselterek bir motto/mitoloji/şehir efsanesi yaydılar: “Cumhuriyet ve demokrasinin gerçek aydınlanmış hikâyesi Batı’dadır. Bu nedenle hem yönümüz, hem yüzümüz Batı dünyasıdır.” 


Bir “devlet politikası” olarak da aynı yönde irade tahkim edildi: Batılılaşmak.


Ancak Batı dünyası kendi içinde hızla gelişmekte, dönüşmekte ve kendini güncellemekteydi. Fakat Türkiye Cumhuriyeti şemsiyesi altında “Batılılaşma” plân ve programı içinde olanlar henüz Batı ülkelerindeki “durum”u anlayana kadar çoktan Batı bunu aşıp yola devam etmekteydi. Ancak “durum”a tanık olanlar “Batı bu!” diye adeta “ikinci el Batı”yı Türkiye’ye taşıyorlardı. Bu bağlamda, Cumhuriyet ve demokrasi etkileşimi kadrajında dört farklı sosyal tabaka ortaya çıkmıştı. Bu dört sosyal tabaka, yüz yıldır ikinci el Batı savunusunu sürdürmektedir.




“Dijitalleşme” sürecinin neye karşılık geldiğini hem halkın, hem de Devlet’in tam anlayamadığına tanık oluyoruz. Dijitalleşme sürecini “teknolojik aşama” olarak ezberlemiş halk ve Devlet, içinde olduğu süreci “teknoloji araçlarıyla istenileni dijitale aktarmak” diye ufuklandırıyor.



Birinci sosyal tabaka: “Devletimiz Batı devletlerinin parçasıdır; gerçek sahibi de bizleriz. O nedenle hem ticarî, hem kültürel geleceğimiz Batı ülkelerinin içinde örgütlenmek ve yaşamakla mümkündür.” (Çoğu zaman bu tabakaya “Beyaz Türkler” dense de gerçekte bu tabaka, “Batı devşirmesi” tabakasıdır ve ikinci el Batı’nın temsilcisi konumundadır.)


İkinci sosyal tabaka: “Ben Batılılaştım, fakat devletim ve halkım maalesef henüz Batılılaşamadı. Üzgünüm. Mücadelem sürüyor!” (Bu tabaka, “siyah derisini beyazlatma” çabasında olan ve çoğu sosyolojik patoloji kuşağı olan tabakadır.)


Üçüncü sosyal tabaka, “Cumhuriyet hanedanları” diyebileceğimiz tabakadır. Yani Cumhuriyet rejimini kendileri için kullanarak Cumhuriyet içinde her açıdan “hanedan” karakteristiğinde örgütlenmiş ve çoğu ailelerden oluşan tabaka… “Cumhuriyet hanedanları”nın ezici çoğunluğu, Anadolu kökenli ve İttihat-Terakki kuluçkalı bir kuşaktır. Nitekim Cumhuriyet rejiminden kendilerine “hanedan tadında zenginlik” üretebilmişlerdir.


Dördüncü sosyal tabaka ise “yenilikçi/modernist” tabakadır. Diğer tabakalar kadar örgütlü ve etkin değiller. Ancak ikinci el Batı’ya itiraz etse de geçimini bu pazardan sağlayan, çelişkiler içinde kalmış bir kuşaktır. İşte “dijital dünya”yı takip eden ve Türkiye’yi “ikinci el Batı pazarı” olmaktan çıkarmayı hayâl etse de bütün kişisel tahayyülünü bu pazarı tekelinde tutarak sürdürebilen bir sosyal tabakadır. Ve bu tabaka, AK Parti döneminde palazlanmıştır. Devlet de “dijital dünyayı anlamak” derslerini bu tabakadan almaktadır. Ve asıl “stratejik yanılgı”sı da burada başlamaktadır. Çünkü satın aldığı dijitalleşme adına ne varsa hepsi “ikinci el Batı” ürünüdür.




Süreçte varsa bir eksiklik, çoğu zaman bunu ya memurunda ya işlemde/işleyişte veya teknolojik yetersizlikte buluyor. Yetersiz kaldığı yerlerde ise Devlet, kamuoyunu yatıştırıcı açıklamalarla başlayan, ihmâli olana soruşturma açan, kamuoyu talebine göre yasal düzenlemelerle yoluna devam eden bir “rutin devlet refleksi” içine giriyor. 


Dijital vatandaş


“Dijitalleşme” sürecinin neye karşılık geldiğini hem halkın, hem de Devlet’in tam anlayamadığına tanık oluyoruz. Dijitalleşme sürecini “teknolojik aşama” olarak ezberlemiş halk ve Devlet, içinde olduğu süreci “teknoloji araçlarıyla istenileni dijitale aktarmak” diye ufuklandırıyor. Ve daha kritik sonuçlarla karşılaşmamıza sebep olan “dijitale karşı duygusal zekâ”mız şöyle çalışıyor: “O kadar çok şey dijitale aktarılıyor ki kontrolü/denetimi çok güç.” 


Oysa bu algı çok büyük bir yanılsama. Çünkü “dijital dünya” dediğimiz süreç, gerçek hayatın dijital arşivi değil. Dijitalleşme de gerçek hayatta olup bitenlerin dijitale aktarılma işlemi değil. Dijital dünya ise mevcut dünyanın sanal hâli değil. Yeni bir eğlence türü veya işletmecilikte yeni yöntemler ağı da değil. İşin bu kısmı dijitalleşmenin belki de “hazırlık sınıfı” aşaması. 


Dijital dünya bir ontolojik aşamadır. Yani insanın varoluş tarihinde “yeni bir frekans/zihniyet kategorisi”dir. Yani insanın kendini yeniden tasavvur etmesidir. Hatta “Dünyaya dair her şey yeniden yazılacak” çağrısıdır.


Yeri gelmişken “teolojik” bir salvo yapayım: Dijitalleşme, insanın kendisine vahyetmesidir. Kadim olan dünyadan kopuştur. Bir “uzay insanı” provası, test sürüşüdür.


Fakat “İkinci el Batı” pazarından alışveriş yapmaya alışmış bir halk ve bunu yöneten devlet bürokrasisi, karşı karşıya olduğu bu büyük insanlık içi devrimin farkında değil. İşin sadece tüketicisi konumunda. Üstelik de dijitalin ontolojisinde değil, merdiven altı sosyolojisinde geziniyor. Dijital dünyayı ekonomi anlamında “iş hayatındaki dijital işlemler”, eğitim anlamında “online dersler”, kültür anlamında “sosyal medya”, bürokrasi anlamında “dijital imza”, güvenlik anlamında “MOBESE kamera”, siyaset anlamında “algoritma oyunları”, eğlence anlamındaysa “özel fanteziler” eşiğinde gören, anlayan ve yaşayan bir halk ve devlet, kurumlar düzleminde şiddet, ölüm, taciz-tecavüz vakalarında çok klişe bir izaha da başvuruyor: “Denetimsiz dijital, azmettiricidir. Tedbir alınsın, yasak gelsin!”


İşte geçen ay yaşadığımız, önce Şanlıurfa Siverek’te bir öğrencinin pompalı tüfekle yaptığı okul baskını ve hemen ardından Kahramanmaraş’ta silahlı saldırı sonucu ortaya çıkan katliam görüntüleri bu düzlemde bu şekilde değerlendiriliyor. Katil, aynı okulun öğrencisi. Halkın ve devlet bürokrasisinin verdiği tepkiler ise çok alışık olduğumuz ardışık tepkiler: İktidar-muhalefet gerilimine malzeme yapmak, dijital-denetim tartışmasında uzman kaosu ve bir “sorumlu adres” ispiyonlamak içeriğindeki sosyal kamplaşma...


Aslında yüzlerce benzer olayda verilen tepkiler birebir aynı. Ve yine yüzlerce olay kendini hatırlatacak şekilde tekrarlanıyor. Böyle de olmaya devam edecektir. Çünkü halk da, devlet kurumları da dijital dünyaya ne gözünü açmış bir farkındalık içinde, ne de karşı karşıya olduğunun bilincinde.


Çok sade bir hatırlatma ile bu tespitin altlığını dolduralım: Örneğin devlet “vatandaş”ını gerçek dünyada takip ettiğini ve genelde kontrol altında tuttuğunu düşünüyor. Nitekim bir suç ile karşılaştığında ilgili kolluk kuvvetleri, emniyet adresleri ve görevli kurumlar üzerinden etkinleştirdiği insan-finans kaynağı ile olaya vaziyet etmeye çalışıyor. Süreçte varsa bir eksiklik, çoğu zaman bunu ya memurunda ya işlemde/işleyişte veya teknolojik yetersizlikte buluyor. Yetersiz kaldığı yerlerde ise Devlet, kamuoyunu yatıştırıcı açıklamalarla başlayan, ihmâli olana soruşturma açan, kamuoyu talebine göre yasal düzenlemelerle yoluna devam eden bir “rutin devlet refleksi” içine giriyor. 


Ancak çok net biliniyor ve yaşanıyor ki, olaylar kendini artırarak gösteriyor ve Devlet’in refleksi otomatiğe bağlanmış gibi bir kısır döngü içinde kalıyor. Neden? Çünkü halkın görgüsünde ve Devlet’in zekâsında, “dijitalleşme teşhisi” bakımından hata/yanlış/eksiklik var. Ve daha da vahimi halk da devlet kurumu da bu teşhisteki eksikliği/hatayı kabul etmeye yanaşmıyor. Bu kabulü bir zayıflık göstergesi veya sorumlu tutulma gerekçesi sanıyor. Oysa durum bu değil. Aksine, dijitalleşmenin nasıl bir dünya getirdiğine ilişkin bir ön alma.


Hatta yakında müzakereye açılacak ve karara bağlanmak durumunda kalınacaktır ki, bir “Dijitalleşme Bakanlığı” bile kurulması mümkündür. Ve karşımızdakinin sadece bir “teknoloji” olmadığının fark edilmemesi durumunda yine “İkinci el Batı Pazarı”nda yeni bir reyon açmaktan ibaret kalınacaktır.


Kuşkusuz dijital dünyanın bir teknoloji dünyasından fazlası olduğunu bilmeden, sadece ve yine ikinci el “yapay zekâ deneyimi” ile halkımız ve devlet kurumlarımız tatsa da, süreç “eğlence” ve “bir bilen” eşiğinde algılayan zihniyet devam ettikçe hem “İkinci el Batı Pazarı”nın müdavimi olarak tüketici kalacağız, hem de dijital dünyanın gerçek/saha dünyasını dönüştüren senaryolarını film izler gibi seyirci koltuğuna gömülü kafa olarak izleyeceğiz.


Oysa devletler şunun artık farkında olsalar gerek: Vatandaşlarının her biri artık “çifte vatandaş” rolünde. Biri saha-gerçeklik dünyasının vatandaşı, ikincisi de dijital dünyadaki hâlleri ile dijital vatandaş… “Çifte vatandaş”, artık insan cinsinin yeni ontolojik kimliği. Ve her insanın bedeni-ruhu ve tüm hâlleri iki ayrı dünyada aktifleşmiştir. Dijital dünya bir “ayna” değildir. Hatta “konuşan ayna” hiç değildir. Dolayısıyla dijital dünya, saha/gerçek dünyadaki insanın elinde duran bir ayna/yansıma aracı değildir. Aksine, insanın hem bedenini, hem ruhunu deneyimlediği iki ayrı alan olmuştur. Ve çoğu insanın bu “çifte vatandaş” kimliği “çift kişilik-çift hayat” etkisindedir. Ve neredeyse her insan kendisinin bu iki hâli arasında her türlü dönmedolabı çevirmektedir.


Özellikle “sorumsuz özgürlük”, “kayıt dışı özel hayat” ve “karşılıklı rızaya dayalı sapmalar” gibi talepler, insanoğlunun, dijital çağdaki en çok anayasal güvence altına alınmasını istediği talepleridir. Özellikle bizim gibi ülkelerdeki halkın ve devlet kurumlarının “popülist demokrasi”de uzlaşan görgüsü itibariyle ve çoktan “çifte vatandaş” olmuş, hem saha/gerçek dünyada, hem dijital dünyada kendine hayat kurmuş insan kaynağını bile “oy potansiyeli” ve “oy(a)lama kitlesi” eşiğinde bırakan “Cumhuriyet” yorumları devam ettiği sürece Maraş ili artık “kahramanlık” destanıyla değil işgal edilmiş dijital vatanda dijitalin Sütçü İmam’ını arayan il olarak anılacaktır.


Her vatandaş artık “çifte vatandaş” olmuş da biri dijital dünyada yaşıyorsa, beden ve ruhen tüm hâlleriyle yaşıyorsa, o zaman Türk Devlet Aklı ve toplum vicdanı şunu bilmelidir: Dijital vatandaşını takip edemeyen Devlet’in dijital vatanı işgal altındadır. Ve her aileden biri, işgal edilmiş ikinci dünyasında çoktan işgal kuvvetlerine çalışan ve geleceğini orada arayan bir hain/satılmış biridir.


Dolayısıyla ivedi olarak hem halk, hem Devlet, “çifte vatandaş” gerçekliğinin farkında olarak birlikte hareket etmelidir. Ve bir trajediyle/sorunla karşılaştığında “öncelikli muhatap” ile “sorumlu adres” arasındaki farkı bilerek tepki vermelidir.


Nitekim uzun yıllar iktidarda olan bir partiyi/ittifakı trajik olaylarda “birinci muhatap” kabul etmek yerinde bir yöneliş olsa da, konu “sorumlu adres”e gelince her sorumluluğu birinci muhataba yüklemek, tehlikenin kaynağını örtmektir. Çünkü sorumlu adres bir ebeveyn, okul, çevre, istihbarat ve kurum çıkabilir. Önemli olan, “muhatap” ve “sorumlu” arasındaki ilişkiyi bir fermuar gibi etkinleştirsek bile dijital dünyanın “çifte vatandaşlık” veren ve devletler üstü bir yeni ontolojik durum olduğunu görmemizdir.


Dijital dünyadaki vatandaşının izini süremeyen bir devlet ve kendini çifte vatandaşlık fırsatında dijitalde gizleyebilen bir halk, bize tek bir gerçeği hatırlatır: Hiçbir olay sürpriz değil!