BİR kere baştan ve yekten söyleyeyim: Amerika ve İsrail (birbirlerini vurmadıkları sürece) hangi ülkeye karşı bir taarruz, bir savaş, bir çatışma, bir kavga içerisindeyse kategorik olarak, şeksiz, şüphesiz, amasız, fakatsız tarafımız o ülkenin yanıdır.
Tepegöz ile Basat’ın kavgasında nasıl Basat’ın yanındaysak, işte öyle taş gibi, kaya gibi safımız ABD ve İsrail’in tam cepheden karşı tarafıdır.
Katar’da düzenlenen Dünya Kupası’nda ABD ile İran’ın futbol maçını izlemek için tribündeydim. Maça giderken “İki tarafa da mesafeliyim, tarafsız gözle, kasılmadan bu maçı izlerim, keyfime bakarım” diye düşünmüştüm.
Lakin maç başlayınca pek de tarafsız kalamadığımı fark etmiş, usuldan İran’ı tutarken bulmuştum kendimi.
ABD (ve İsrail) için mesafeli olmam gayet anlaşılabilir bir durum. Bir Siyonist değilse, zerre kadar vicdanı olan ve bir kalp taşıyan her insan evladı benim hissettiğimi hisseder.
Peki, İran’a karşı neden mesafeli idim? Ki hâlen de öyleyim.
Açıklayayım efendim…
İran, yüz yıllardır Fars milliyetçiliği ve Şii mezhepçiliği ile Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden günümüze kadar kimi zaman direkt, kimi zaman sinsi bir diplomasi ve çoğu zaman da vekil güçleri ile Türk milleti ile -hatta tüm Sünni dünya ile- husumetini ve rekabetini her bulduğu fırsatta ve gücü yettiği nispette sergilemiştir.
Bakmayınız siz Kasr-ı Şirin Anlaşması ile 1639 yılından beri İran ile olan sınırımızın değişmemiş olduğuna. Türk Devleti biraz tökezleyecek olsa o sınırın ne kadar kırılgan olduğunu görebilirdik. Allah devletimize zeval vermesin.
İran, Türkiye’nin onlarca yıldır kendisine uzattığı eli tutmak, bu güçlü komşusu ile ortak bir savunma paktı oluşturmak, müşterek menfaatler üzerine çalışmak yerine, çoğu zaman vekil güçleriyle, bulunduğumuz her coğrafyada bizden taban tabana zıt politikalar üretmekte ısrar etti.
Ortadoğu’nun hemen hemen her bölgesinde bir “Şii Hilali” hülyası ile Türkiye’yi güneyinden kuşatma yolunu seçti.
Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Lübnan’da hatta Afrika’da vekil güçlerini besleyip, coğrafyayı elinde tutma gayretinden hiç vaz geçmedi.
Bahsi geçen bu bölgelerde Türkiye’ye rağmen politikalar üretmek yerine, Türkiye ile birlikte hareket etmenin kendisi için de büyük faydalar sağlayacağını bir türlü görmedi, göremedi. Bu faydayı istemedi bile.
İran, bu vekil güçleri beslemek için harcadığı enerjisini ve parasını hava savunma sistemleri için harcasaydı, belki de dünyanın en sağlam savunma sistemine sahip olabilirdi.
İran, bu bölgelerde nüfuz alanları oluşturabilmek için yüz binlerce Müslüman’ın da kanına girmekte beis görmedi.
Öyle ki, Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Kasım Süleymani öldüğünde Suriye’nin birçok yerinde kutlamalar yapıldı, pilavlar ve tatlılar dağıtıldı.
Suriye’de on yıllarca Esad ile paralel politikalar yürüten İran, binlerce Sünni Müslüman’ı şehit ederek çok büyük veballer ve ahlar aldı.
Türkiye, yıllardır Türkiye-İran sınırında çöreklenen PKK uzantısı PJAK için İran’dan tedbirler almasını talep etti. Buna mukabil İran PJAK’a karşı hamle almak yerine sadece göz yummakla kalmadı, PJAK’ı Türkiye’ye karşı destekledi bile.
Şimdilerde aynı PJAK, gerçek efendisi ABD ve İsrail’in yönlendirmesi ile İran’a karşı hareketlenmeye başladı. Erdoğan bu konuda tüm dünyayı defalarca uyarmış “Koynunuzda beslediğiniz yılan, bir gün gelir sizi de sokar” demişti. O gün İran için de geldi işte.
İran, Tahran’ın göbeğinde Hamas Lideri İsmail Haniye’yi bile korumaktan aciz kalmıştır. Birçok insan gibi ben de İsmail Haniye’nin şehit edilmesinde İran’ın sadece ihmali olmadığını, iş birliğinin de bulunduğunu düşünenlerdenim.
İran ile kurulan ölümcül ortaklıkların son kurbanı da Lübnan’dır. Lübnan gün geçmiyor ki İsrail tarafından keyfi şekilde bombalanmasın.
Lübnan, İran eksenine girip binlerce Hizbullah askeri ile paralel ordu yapılanması kurmak yerine Türkiye ile kazan-kazan prensibinde anlaşsa ve Türkiye’den çok değil sadece bin asker istemiş olsa, bugün İsrail asla bu kadar cüretkâr olamazdı.
Bugün Ortadoğu’nun hemen hemen tüm ülkeleri ya ABD-İsrail yahut İran tarafından vurulurken, topraklarına bomba düşmeyen tek ülke Suriye’dir. Neden acaba?
Türkiye ile kim dostluk kurmuşsa mutlaka ama mutlaka kazanmıştır. Azerbaycan, Libya, Suriye, Somali, Etiyopya ve nice Orta Afrika ülkesi…
İran yüzlerce yıldır işte böyle kıymetli bir dostluğu milliyetçi ve mezhepçi saikler yüzünden elinin tersiyle itmiştir. Bilakis, Türkiye’nin her fırsatta karşısında pozisyon almıştır.
İran bu konuda o kadar katı ve kalın çizgilere sahiptir ki, Cumhurbaşkanları İbrahim Reisi’nin düşen helikopterinin enkazını günlerce bulamamış, tüm dünyanın canlı izlediği Türk İHA’sının yaptığı yer tespitini bile bu kompleksleri yüzünden inkâr etme yoluna gitmişti.
En son ABD ile İran arasında yapılacak müzakereler için İran’ın Türkiye’den vaz geçip Umman’ı seçmesi bile aynı refleksledir.
İran, bu müzakereleri hiçbir siyâsî ve askerî gücü olmayan Umman yerine Türkiye arabuluculuğu ile yapmış olsaydı ve Türkiye ile bir savunma doktrini geliştirmeyi akıl edebilseydi, bugün yaşadıklarını yaşamıyor olabilirdi.
İran’ın cehenneme giden bu yolu kendi elleri ile nasıl döşediği konusunda bir bu kadar daha örnek verebilirim. Hatta Şii inanışının Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve hatta Hz. Fatıma annemiz için neler düşündüğü ve onları ne gibi hakaretlere maruz bıraktığı konusunda da uzunca bir parantez açabilirim.
Lakin maruzatımız anlaşılmıştır kanaatindeyim.
Şüphesiz İran kadim bir devlet ve köklü bir medeniyettir. Bugünleri de atlatacaktır. Ama ciddi bir zarar alacağı kesindir. Hem askerî, hem politik, hem de rejim açısından çok sıkıntılı günler bekliyor İran’ı. İran, maalesef bu kıyamet senaryosunu bağıra çağıra kendisi çağırdı.
Yine de ve elbette bu adaletsiz, haksız, hukuksuz savaşta, hele ki gözü dönünce çoluk çocuk, okul hastane, cami kilise ayırt etmeden köpek gibi saldıran ABD ve İsrail’e karşı İran’ın yanındayım.
Umarım İran ve bölgemiz bu savaştan en az hasarla ve ABD-İsrail de kahr-u perişan olarak çıkar.
Ve umarım İran böyle bir musibet sonrasında Türkiye’nin dostluğunun ve desteğinin ne kadar değerli olduğunu anlar. Bu şerden de bir hayır hâsıl olur.
Görelim Mevla’m neyler, neylerse güzel eyler.
Kalınız sağlıcakla efendim.
---
(*) Bu arada perşembe de dilimize Farsçadan geçmiştir. “Penc” (beş, beşinci) ve “şembe” (gün) kelimelerini birleşiminden oluşan perşembe, beşinci gün anlamına gelmektedir. Haliyle çarşamba da (cihar-şembe) dördüncü gün demektir.



