BU düşünce, İran’ın Irak’taki stratejisinin başarısızlıkla sona erdirilmesi ile başlamıştır. Bölgede yaşanan en son gelişmeler, Tahran’ın var olduğunu iddia ettiği tüm bölgelerde etkinliğini sona erdirmiştir. 2008 yılında Irak’tan çekilmeye başlayan ABD güçleri, Irak’ta yönetimsel anlamda bir boşluğa neden olmuştur. Ülkeye mezhep ve etnik temelli bir demokrasi getiren ABD’nin Irak’tan çekilmesi, İran’a tarihî bir fırsat vermiştir. Tahran yönetimi, söz konusu fırsatı değerlendirerek Irak’ı kılcal damarlarına kadar kontrol etmeye çalışmıştır. Dolayısıyla ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle birlikte ülkenin siyâsî sistemini yeniden şekillendiren Tahran yönetimi, ülkenin siyâsî, ekonomik, sosyolojik, dinî ve kültürel alanlarını kontrol etmeye yönelik çalışmalar yürütmüştür. İran’ın izlediği politika, hayatın her alanına yansıyarak ülkede istikrarsızlık yaratmıştır. Bu durum üzerine İran’ın Irak’a yönelik politikaları sert tepkilere neden olmuştur. Ülkede nüfuzunu arttırmaya çalışan Tahran’ın büyük maddî yatırımlar yapmasına karşın elde ettiği sonuçlar farklı şekillerde sonuçlanmıştır. Bu kapsamda İran’ın müttefikleriyle olan ilişkileri inişli çıkışlı olmuştur.
Diğer yandan İran, yarattığı sorunları çözmek adına arabuluculuk faaliyetlerine girişmiştir. Tahran’ın çabaları, Irak ile ABD arasında yapılan “Güvenlik Antlaşması” ve “Stratejik Çerçeve Antlaşması”nın hayata geçirilmesini engelleyememiştir. Bu antlaşmalarda Irak topraklarının İran’a karşı herhangi bir şekilde kullanılamayacağı hükmü kabul edilmiştir. Ayrıca Tahran yönetimi, izlediği bazı politikalar nedeniyle halk arasındaki İran karşıtlığını arttırmıştır. Bu bağlamda İran’ın Kuzey Irak’ta yer alan köyleri bombalaması ve 2009 yılında Meysan ilinde bulunan “Fekke” petrol alanını geçici bir şekilde işgal etmesi örnek olarak gösterilebilir.
2003 yılından sonra ABD’nin ülkeyi işgal etmesi ve İran’ın müdahalesiyle birlikte Irak, siyâsî karar alabilme iradesi ve Arap kimliğini kaybetmiştir. Sonraki süreçte ülkedeki durumun günden güne kötüye gitmesi ve siyâsî partiler ile kişiler arasındaki sorunların halka yansımasının ardından İran’ın Irak’taki projesine tepkiler gelmeye başlamıştır. Ayrıca Bağdat, Tahran müdahalesi olmadan kendi sorunlarını çözebileceği sloganıyla İran’ın ülkeye yaptığı müdahaleyi zaman zaman protesto etmiştir. Tahran yönetiminin ülkede uygulamaya çalıştığı proje sonucunda meydana gelen başarısızlığın bir sonucu olarak Irak halkı, tüm problemlerin kaynağının İran olduğu yönünde bir düşünceye kapılmıştır. Nitekim bugün halktan uzaklaşmış olmasının yanı sıra, partiler arası bir çözüm arayışının peşine düşen hükümet, milis ve askerî topluluklardan oluşmuş durumdadır. Diğer yandan DEAŞ’ın Irak’ta meydana getirdiği yıkıcı faaliyetlerin sonucunda ülkeye tesir eden İran karşıtlığı, ciddi bir şekilde artmıştır. Bundan dolayı toplumun büyük bir kesimi, sorunların kaynağını İran olarak görmektedir. Dolayısıyla Tahran’a karşı yapılan protestolar, İran’ın Irak’taki geleceğinin belirsiz olmasına neden olmuş ve Tahran’ı bu anlamda başarısızlığa mahkûm etmiştir.
İran-Kürt ilişkilerine hâkim olan tablo genel manada anlaşmazlık olarak tezahür etmiştir
2003 yılından sonra ortaya çıkan politik yapıya siyâsî çatışmaların hâkim olmasıyla bir hukuk devletinin kurulması mümkün olmamıştır. Nitekim işgal sonrası ortaya çıkan siyâsî süreç, Şii, Sünni ve Kürtlerin ayrı şekillerde değerlendirildiği, dinî ve etnik temelli olan siyâsî ayrışmalar netleşmiştir. Saddam’dan sonrasında kurulan hükûmetler, etnik ve dinî gruplar arasındaki çatışmaları azaltmak yerine derinleştirmiştir. Bunun yanı sıra İran’ın Irak’ta uygulamaya koyduğu siyâsî süreç ve devlet kurumlarını kontrol etmeye çalışması, ülkedeki bölünmeyi ve mezhep temelli politikaları daha da körüklemiştir. Tahran’ın politik süreci kontrol etmekte başarısız olmasıyla birçok Şii, Sünni ve Kürt siyâsî parti ülkeye karşı çıkmaya başlamıştır. Diğer yandan İran’ın Şii siyâsî partilerini bir arada tutamaması, Irak’taki stratejisinin önünde büyük bir engel oluşturmuştur. Çünkü İran’ın Irak’taki stratejisinin başarısı, Şii siyâsî partilerin birleşmesine bağlı olan bir durumdur. Ayrıca Necef mercileri ile Kum mercileri arasındaki anlaşmazlık ve Mukteda es-Sadr’ın İran karşıtı bir siyâsî tutum takınması, İran stratejisinin Irak’ta çökmesidir. Bu bağlamda birçok Şii siyâsî gücün İran siyasetinden uzak durması, Tahran karar alıcılarını ciddi endişeye sevk etmiştir. Nitekim bu gelişmeler, zaman geçtikçe İran’ın Irak’ta serbest bir şekilde hareket etmesini engellemiş ve Irak, İran’a uzak olmaya başlamıştır.
Diğer yandan İran meşruluk kazanmak adına Sünnilere yönelik belli bir politika geliştirmemiş ve Sünni gruplar bağlamında yumuşak güç teşkil edememiştir. Tahran yönetimi, bazı Sünni taraflarla bağlantı kurmuş olmasına rağmen izlediği mezhep temelli politikadan dolayı Sünniler anlamında herhangi bir nüfuz ve kabul kazanamamıştır. Dolayısıyla İran’ın Irak’ta izlediği politikalar, Sünni toplumun geneli tarafından şüpheli bir şekilde karşılanmıştır. Belirtmek gerekir ki İran’ın bazı Kürt siyâsiî partilerle tarihsel kapsamda değerlendirilebilecek ilişkilerinin olmasına karşın, İran-Kürt ilişkilerine hâkim olan tablo genel manada anlaşmazlık olarak tezahür etmiştir. Tahran yönetiminin Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) başta olmak üzere Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ve diğer Kürt siyâsî partileriyle yaşadığı anlaşmazlık, 25 Eylül 2017 tarihinde gerçekleştirilen referandumla birlikte daha ileri bir aşamaya taşınmıştır. Zira İran, tarihsel anlamda iyi ilişkiler içerisinde olduğu IKYB’nin referandum düzenlemesini engelleyememiştir. Dolayısıyla İran’ın müttefiki olan Kürt siyâsî partilerinin referanduma katılmasının önüne geçememesi, Tahran’ın Irak’ın birliğini korumaya yönelik çabaları kapsamında birçok soru işaretini de beraberinde getirmiştir. Diğer bir ifadeyle Irak hızla ABD gölgesine koşmaya başlamış, petrol gelirlerini ABD bankalarına yatırmak zorunda olan bir devletçik konumuna düşerek kendi hava sahasında dahi hâkimiyeti ABD’ye kaptırmıştır.

Bölgesel rekabet bağlamında İran gibi Türkiye ve Suudi Arabistan da Irak’ta önemli bir nüfuz alanına sahiptir. Bu rekabet, İran’ın Irak’ı kontrol etmesinin önündeki en büyük engellerden sadece birisidir. Bu nedenle Suudi Arabistan ile Türkiye’nin ülkedeki etkinliğinin artması, Tahran’ın aleyhine olmuştur. Suudi Arabistan ve Türkiye’nin Irak hükûmetiyle yakınlaşması, aynı zamanda Tahran yönetiminin ülkede izlediği yayılmacı politikanın durdurulması anlamını taşır.
Türkiye’nin bölgeye yönelik çözüm önerileri İran tarafından tüm toplantılarda reddedilmiştir
Bilindiği üzere Irak’ta radikal Sünni grupların ortaya çıkmasıyla beraber İran’ın ülkeye olan müdahalesi daha da artmıştır. Ancak Tahran’ın müdahalesinin artması devlete mali bir külfet olarak yansımış, ambargo altında olan ülkeyi stratejik olarak dar boğaza sürüklemiştir. Başka bir ifadeyle İran’ın bölgedeki müdahalesi sonucunda savunma bütçesine büyük bir yük binmiştir. Askerî yeniliklerin yeterince yapılamasının yanı sıra milislere ayrılan savunma bütçesinde artışa gidilmesi, İran’ın sınırları dahilinde büyük baskılara sebebiyet vermiştir. Zira Tahran yönetimi tarafından harcanan bütçe, İran vatandaşlarının aleyhine bir durum oluşturmuş, bunun farkında olan yabancı istihbarat örgütleri halkı rejime karşı gösterilere kışkırtmıştır. Dolayısıyla devletin bölgedeki müdahalelerine bir yenisi daha eklendikçe mali yük de bu durumla orantılı olarak artmıştır. Söz konusu durum kötü bir hâlde olan ekonomiyi oldukça olumsuz bir yönde etkilemiştir. İslâm Dünyası çerçevesinde İsrail karşıtlığı, ezilenlerin yanında olmak, Suriye politikası ve DEAŞ’la mücadele etmek gibi sloganları bünyesinde barındıran İran, kendisini Arap ve İslâm Dünyası’nda rol model alınacak bir ülke olarak göstermeye çalışsa da elini uzattığı yerlerde köklü değişikliklere gidemediğinden başarısızlık kaçınılmaz olmuştur. Ortadoğu’da vuku bulan karışıklığın artmasıyla birlikte ülkenin mezhepsel yüzü açığa çıkmıştır. Bu noktada Türkiye’nin bölgeye yönelik çözüm önerileri İran tarafından tüm toplantılarda reddedilmiştir. Tahran yönetimi, bölgedeki stratejisini gerçekleştirmek adına mezhepsel pragmatiği kullanmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Bazı terör grupları, İran’ın uyguladığı mezhepsel siyasete bir tepki olarak Sünnileri koruma gücü olarak zaman zaman ortaya çıkmışlardır. Böylelikle terörist gruplar, İran nüfuzuna karşı çıkmak amacıyla Ortadoğu’yu savaş alanına çevirmişlerdir.
Tahran yönetimi, İran’ı temsil edecek bir siyâsî güç yardımıyla istikrarlı hükümet kurmak hususunda başarısız olmuştur. Ulusal Şii Koalisyonu’nun karşılaştığı zorluklar, sadece siyâsî süreç içerisindeki diğer partilerle sınırlı kalmamış, söz konusu partiler, kendi içerisinde de birçok sorunla yaşamıştır. Bu durum İran’daki siyâsî karar mekanizmalarını bu zorlukları ortadan kaldırma meselesinde endişeye sevk etmiştir. Irak tarafının uluslararası ilişkiler alanında yapmaya çalıştığı açılımlar, İran’ın Irak’taki varlığı açısından önemli bir zorluk olarak kendini göstermiştir. Irak’ta birkaç silahlı grubun oluşturulmasına rağmen İran’ın müdahalesiyle birlikte ülkeye güvensizlik ortamı hâkim olmuştur. Böylece Tahran’ın kurduğu silahlı grupların ortadan kaldırılması yönünde bir beklenti hâkim olmuştur. Ayrıca sürekli olarak silahlı grupların ortadan kaldırılmasına yönelik talepleri reddetmesi, İran’ın niyetini açık etmiştir. Necef ve Kum dinî mercileri arasındaki mücadelenin devam etmesi ve söz konusu durumun İran’ın Irak’taki rolünü etkilemesi, Tahran stratejisinin ülkedeki başarısızlığının bir başka göstergesidir.
İran yönetiminin IKBY’nin olası bağımsızlığını önleme yönündeki çabaları, Kürtlerle iyi ilişkiler geliştirme hususunda da oldukça başarısız olmuştur. Nitekim Tahran, Kuzey Irak’taki bağımsızlık girişimine büyük önem vermektedir. Irak’ın kuzeyinde kazanılan olası bir bağımsızlık bağlamında millî bir devletin ortaya çıkması hâlinde bu durumun etkileri, İran sınırlarına kadar uzanacaktır. Ayrıca IKBY’nin Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir devlet kurmasından sadece İran Kürtleri değil, Arap, Beluç ve Azeri Türkleri de etkilenecektir.
Umulur ki İran bu süreçten ciddi bir ders çıkarsın, Müslümanlara güven, Siyonistlere korku versin
Bölgesel rekabet bağlamında İran gibi Türkiye ve Suudi Arabistan da Irak’ta önemli bir nüfuz alanına sahiptir. Bu rekabet, İran’ın Irak’ı kontrol etmesinin önündeki en büyük engellerden sadece birisidir. Bu nedenle Suudi Arabistan ile Türkiye’nin ülkedeki etkinliğinin artması, Tahran’ın aleyhine olmuştur. Suudi Arabistan ve Türkiye’nin Irak hükûmetiyle yakınlaşması, aynı zamanda Tahran yönetiminin ülkede izlediği yayılmacı politikanın durdurulması anlamını taşır.
Bu ve benzeri stratejilerin tümü, Iraklılar aleyhine sonuçlar doğurmaktadır. Belirtmek gerekir ki aynı zamanda bu durum, Tahran’ın Irak vatandaşlarına karşı fırsatçı bir şekilde yaklaştığının en büyük göstergesidir. Dolayısıyla İran’ın Irak’a yönelik olarak sergilediği fırsatçı tavırlar, stratejisinin gelecekte daha da başarısız olacağına dair önemli bir işarettir. Irak’taki askerî varlığı göz önünde bulundurulduğunda Washington’ın İran’ı askerî anlamda kuşatma şeklinde tezahür eden politikalar yürütmekte olduğu son İsrail saldırısıyla kesinlik kazanmıştır. Bu hedef, Trump yönetimi tarafından açıklanmıştır. Dolayısıyla ABD’nin Irak’taki varlığı ve Suudi Arabistan’ın artan rolüyle Irak partilerinin İslâmî ideolojiden ulusal-liberal bir yöne kaydığı aşikâr bir duruma bürünmektedir. Dolayısıyla bu gösterge, İran’ın Irak’taki siyasetinin sonlandırılmak istendiğinin kayda değer bir belirtisi olabilir.
Bütün bu anlatılanlardan hareketle, İran’ın kendi millî çıkarlarını Irak’ın istikrarı ve ulus inşâsına tercih etmesi, Tahran’ın ülke bağlamındaki stratejisini başarısız kılan önemli etkenler olarak değerlendirilebilir. Bölgesel duruma aldırmayan Tahran’ın gerekçelerinin yetersizliğinden dolayı Irak’taki etkisinin yeterince kabul görmemesi, İran stratejisinin başarısız olduğunun göstergesidir.
Yukarıda geçen hususlara ek olarak, Irak’ta siyâsî bir uzlaşı sağlayamaması ve ülkeye müdahalesinin akabinde Irak sınırlarını aşarak başka devletlerin iç işlerine karışması nedeniyle Tahran yönetimi herhangi uluslararası bir destek elde edememiştir. Diğer yandan İran’ın Irak’a, Lübnan’a ve Yemen’e askerî yatırımlarının devam etmesi, zor bir durumda olan ekonomisine büyük bir yük oluşturmaktadır. Tüm bu hususlar, İran’ı gelecekte de tüm bölgede başarısız olmaya mahkûm edebilir. İsrail şu anda İran’ın en zor anında ona gümüş tepsiyle altın yumurta ikramında bulundu. Bölgede güvenini kaybetmiş olan İran, bu sayede tüm bölge ülkeleri nezdinde dikkatle takip edilmeye başlandı. Bu savaş süreci İran’ın hem kendi içinde hem bölgede hem de uluslararası arenada toparlanmasına imkân tanıyabilir. Umulur ki İran bu süreçten ciddi bir ders çıkarsın, mezhepçi yaklaşımlarından uzaklaşarak Müslümanlara güven, Siyonistlere ve destekçilerine de korku versin.



