İran dost mu, düşman mı? (1)

İran, hem kadim dostumuz hem de ezelî rakibimiz olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Dostluk alanları, ortak dinî-kültürel miras, ticaret, enerji işbirliği, ortak güvenlik tehditleri… Sorun olan kısım da mezhep farklılığı (Sünnî-Şiî), Osmanlı-Safevî rekabetinden miras kalan tarihî gerilim, günümüzde Suriye ve Irak sahasında nüfuz çatışmalarıdır. Tarih boyunca olduğu gibi, ilişkiler, dönemsel dalgalanmalara bağlı olarak şekilleniyor. Bizim için İran, hem kadim dostumuz hem de ezelî mezhepsel çatışma merkezidir.

İRAN, dost mu düşman mı? Bunu kâmilen anlatabilmek için onlarca kitap yazılması gerekir, burada icmalen anlatmak muhaldir. Çünkü İran, tarih boyunca hem dostluk hem de rekabet bağlarıyla yan yana yürüdüğümüz bir komşu ülkedir. Kimi zaman ortak medeniyetin bir parçası, kimi zaman İslâm çatısı altında ümmet olarak kader birliği yaptığımız, kimi zaman da mezhep farklılıkları ve bölgesel çıkar çatışmalarının bizi karşı karşıya getirdiği ülkedir.

Tarihî perspektiften bakıldığında, Türklerin ilk yurtlarından biri Horasan ve Mahan bölgeleridir; oğuz boyları Anadolu’ya oradan göç etmiştir, bu topraklar İran sınırları içindedir. Dolayısıyla İran, aslında bizim tarihimizin ayrılmaz bir parçasıdır. Hatta Osmanoğulları’ndan öncesine dayanır İran topraklarının Türklere yurt olması... Selçuklu Hanedanı’nın kurucusu Tuğrul Bey’in 11. yüzyılın ortalarında İsfahan’ı başkent yapması, Nizâmülmülk’ün medrese sistemini kurması, hep İran toprakları üzerinde olmuştur. Safevîler’in yükselişi, Osmanlı-Safevî rekabeti… Tüm bunlar ortak tarihimizin farklı yüzleridir. 

Dolayısıyla, Nasreddin Hoca’nın latifesi misali, “İran bize hem dost hem düşmandır”desek yanlış olmaz. Ortak din, ortak tarih ve ticarî bağlar dostluğun işaretidir; mezhep farklılıkları, siyâsî çıkar çatışmaları ve bölgesel rekabet ise düşmanlığın göstergesidir. Bu yüzden “İran dost mudur, düşman mıdır?” sorusu, tarihî gerçekler ışığında tek yönlü bir cevapla açıklanamayacak kadar karmaşıktır. İran, bir yönüyle kadim dost ve ortak medeniyetin parçası, diğer yönüyle mezhepsel rekabet ve bölgesel çıkar çatışmalarının odağıdır.

Kadim İran’dan günümüze

İran, dünya tarihinin en eski uygarlık merkezlerinden biridir. Elamlar, Medler, Ahamenişler, Partlar ve Sasânîler bu topraklarda hüküm sürmüş, büyük bir kültürel miras bırakmıştır. İran, İslâm fetihleriyle birlikte İslâm dünyasının önemli bir parçası olmuş, Halife Hz. Ömer döneminde Kadisiye (636) ve Nihavend (642) savaşlarıyla Zerdüşt Sasânîler yıkılmış ve İran toprakları 7. yüzyılda İslâm’la tanışmıştır. 

Türklerin sahneye çıkışıyla birlikte İran, Selçuklular döneminde siyâsî merkez hâline gelmiş, ardından İlhanlılar ve Safevîler dönemi yaşanmıştır. Safevîler’in, Şiîliği resmî mezhep ilan etmesi, Osmanlı-Safevî rekabetinin zeminini oluşturmuş, bu rekabet asırlarca sürmüştür. 1639 Kasrı Şirin Antlaşması ise iki ülke arasındaki sınırları bugüne kadar korunan bir çizgiye kavuşturmuştur.

Kaçarlar döneminde Rusya ve İngiltere’nin baskısı altında toprak kayıpları yaşayan İran, daha sonra, Batı yanlısı, Pehlevîler döneminde modernleşme ve laikleştirilmek istenmiş ancak İslâm’a hadim olmuş, İslâm’la şereflenmiş halk, bu otoriter yönetimi kabul etmemiştir. 

Daha sonra 1953’te CIA destekli darbe ile Musaddık’ın devrilmesi, modern İran tarihinde önemli bir kırılma noktası olmuştur.  Bana göre o dönem Sadabat Paktı’na üye olan Müslüman ülke liderlerini, bir el ortadan kaldırmak istemişti ve İran’da Musaddak, Türkiye’de Adnan Menderes Sadabat Paktı nedeni ile iki yıl ara ile öldürülmüşlerdi. Musaddık Dönemi ve 1953 Darbesi: 1951’de Başbakan olan Muhammed Musaddık, İran petrollerini millileştirdi. Bu karar, İngiltere ve ABD’nin çıkarlarını zedeledi. 1953’te CIA ve MI6 destekli darbe (Ajax Operasyonu) ile Musaddık görevden alındı, daha sonra da evinde öldürüldü.

İran’ın çalkantılı dönemleri tarih boyu sürgit devam etmiştir. Meselâ 1979’da Ayetullah Humeyni önderliğinde gerçekleşen İslâm Devrimi ile monarşi yıkıldı, İran İslâm Cumhuriyeti kuruldu. Bu süreç, hem İran’ın iç politikasını hem de dış ilişkilerini köklü biçimde değiştirdi. ABD ile bağlar koptu. Ya da başka kaynaklara göre ABD, İran’ı yeniden dizayn etti. 1979 İran İslâm Devrimi: Ayetullah Humeyni önderliğinde gerçekleşti, monarşi sona erdi, İran İslâm Cumhuriyeti ilan edildi. Ayetullah Humeyni’nin liderliğindehalk, monarşiye karşı birleşti. Ya da öyle lanse edildi! Devrim sonucunda Pehlevî Hanedanı devrildi, İran İslâm Cumhuriyeti kuruldu. Anayasa ile “Velâyet-i Fakih” (Fakih’in Velayeti) ilkesi, devletin temel yönetim biçimi oldu. ABD ile ilişkiler koptu ya da kopar gibi gösterildi.  Muamma mı kurgu mu varın siz tahmin edin. Sonra aynı yıl, 1979’da “Tahran Büyükelçiliği Baskını” yaşandı. İran, ABD ile ilişkilerini koparmış, 1979-1981 Tahran Büyükelçiliği Baskını, düşmanlığın sembolü olmuştu. 

Yine İran’ı, bölge ülkelerini ve Türkiye’yi etkileyen “İran-Irak Savaşı… 1980-1988 yılları arasında süren ve “Birinci Körfez Savaşı” olarak da bilinen İran-Irak Savaşı, 20. yüzyılın en kanlı çatışmalarından oldu. İki Müslüman ülke büyük kayıplar yaşadı. Irak lideri Saddam Hüseyin’in İran’a saldırısıyla başlayan savaşın nedenleri arasında İran’ın Şii nüfusu üzerinden bölgeye etki etme çabaları, İran’ın Irak’taki Kürt hareketlerine destek vermesi bahane edildi ama yine arka planda o coğrafyada huzur istemeyenlerin kışkırtması vardı.  Şattü’l-Arap su yolu üzerindeki anlaşmazlıklar ve Irak’ın İran’ın petrol gelirlerini ele geçirme isteği görünür sebepti; aslında hakikat, İran’ı da Irak’ı da zayıflatmak için, petrol görünce avını gören sırtlan gibi saldıran küresel güçlerin sinsi manevraları idi.  İran-Irak Savaşı bölgeyi ve iki ülkeyi büyük kayıplara uğratırken iki tarafa silah satanlar, savaşı körükleyenler yine kazanmıştı. 

İran-Irak Savaşı, Türkiye’yi hem ekonomik hem de siyâsî açıdan doğrudan etkiledi. Savaşın başlamasıyla birlikte Türkiye’nin bu iki ülkeye yaptığı ihracat ve petrol ticareti büyük ölçüde zarar gördü, Habur Sınır Kapısı üzerinden yapılan ticaret ciddi şekilde azaldı. Ayrıca, savaş bölgesine yakın olan Güneydoğu Anadolu’da güvenlik endişeleri arttı ve sınır hattında zaman zaman çatışmaların yansımaları hissedildi. Türkiye, tarafsız bir politika izleyerek iki ülke arasında denge kurmaya çalıştı, ancak uzun süren çatışma hem ekonomik kayıplara hem de bölgesel istikrarsızlığın Türkiye’ye yansımasına sebep oldu.

Birkaç yıl sonra, 1989’dan sonra Rafsancani ve Hatemi dönemlerinde kısmi reformlar yaşandı. Ahmedi Nejad döneminde Batı ile gerginlik arttı. 2015’te Ruhani hükümeti döneminde nükleer anlaşma imzalandı ancak ABD’nin çekilmesiyle süreç bozuldu. İran, İslâmî kimliğini öne çıkaran ve ülkesinin kaynaklarını küresel güçlere yem etmek istemeyen Reisi zamanında ekonomik krizler baş gösterdi, bir el içerde “din, kadın örtü” gibi mevzularla iç karışıklık çıkarmak istedi.  İran, içeride İslâm’ı yok etmek isteyenlerin komploları ile karşı karşıya kalıyor, dışarıda ise Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’deki nüfuzunu korumaya çalışıyordu. ABD-İsrail ile karmaşık bir çatışma, kapı arkası bilinmeyen bir savaş veriliyordu ve Reisi’nin helikopteri düşürülecek, Türk istihbaratı helikopterin yerini tespit edecekti. 

İran, 2015’ten bu yana oldukça hareketli bir on yıl geçirdi. Hem içeride ekonomik ve toplumsal sorunlarla uğraştı, hem de dış politikada bölgede etkisini artırma çabası içine girdi. Nükleer anlaşma, uluslararası yaptırımlar, ekonomik krizler ve bölgesel politikalar, ülkenin gündemini belirleyen ana başlıklar oldu. Peki bu süreç İran’ı nasıl şekillendirdi? Gelin birlikte bakalım…

Tarih boyunca olduğu gibi ilişkiler, dönemsel dalgalanmalarla şekilleniyor

2018, İran için bir kırılma yılı oldu. ABD Başkanı Donald Trump, JCPOA’dan tek taraflı olarak çekildi. Kapı arakasında neler oldu bilinmez ama yaptırımlar geri geldi, petrol ihracatı düştü ve ülke ekonomisi ciddi şekilde sarsıldı. Para birimi değer kaybetti, enflasyon ve işsizlik yükseldi.  Birileri halkı sokağa çekmeye çalıştı. İçeride memnuniyetsizlik ve protestolar arttı. Dış politikada İran, Batı’ya karşı sert bir duruş sergiledi ve nükleer programını sınırlı şekilde yeniden canlandırdı.

2021 seçimlerinde İbrahim Reisi, Cumhurbaşkanı olarak göreve geldi. Reisi hükümeti, muhafazakâr bir çizgideydi ve önceliğini ekonomik krizle mücadele, altyapı yatırımları ve dış politika önceliklerine verdi. Muhafazakâr İslâmcıları sevmeyen küresel güçler, Reisi’nin helikopterini düşürerek yine “Dünya dizaynı bizim elimizde” mesajı verdi. Yukarıda söylediğimiz gibi, düşürülen helikopterin yerini ilk Türk istihbaratı buldu. Bu olayın arifesinde 2022’de Mahsa Amini’nin ölümü, daha önce İslâm ülkelerinde yapıldığı gibi planlı bir kışkırtma, toplumsal infial için belli mihrakların oyunu sonrası başlayan protestolar, halkın rejime yönelik tepkilerini görünür hâle getirdi. Aslında mesele rejim değil rejime istediğini yaptıramayan dış güçlerin iç çatışma ile rejimi zayıflatma, kargaşa çıkarma planı idi.  Özellikle genç nesil ve reform yanlıları, ifade özgürlüğü ve sosyal haklar konusunda isyan ederek İran düşmanı mihrakların ekmeğine yağ sürdü. Çünkü İran, Siyonist lobilerin istediğini vermedi. Lübnan’daki Hizbullah, ekonomik ve siyâsî desteklerle bölgedeki rolünü pekiştirdi. Yemen ve Husiler, Suudi Arabistan karşısında vekâlet savaşına katıldı. Bölgede etkisini artırmak istediğinde İran, ABD ve Batı tarafından uluslararası ilişkilerde tehdit olarak görüldü. Halkı bir arada tutan din birliğine darbe vurmak için kadın-örtü meselesi kaşındı, iç isyan için malzeme yapıldı. Arap Baharı’nın (Arap Yaprak Dökümü) devamı için kargaşa çıkarıldı. Bütün bunlar bizi de etkiledi. 

İran, bizim için zaman zaman ABD, Avrupa gibi bölgeye sırtlan gibi saldıranlara karşı kalkan oldu. 

Hülasa İran, tarih boyu bizim için hem dindaşımız, İslâm kardeşimiz, hem İslam’a farklı inanç sistemi ekleyen, farklı itikadı sorunlar çıkaran, hem de komşuluk teamüllerini zaman zaman ihlal eden ülkedir. Hâsılı kelâm, ne tamamen dost, ne tamamen düşmandır.

Bugün de İran, ne tamamen dost ne de tamamen düşman… Tarih boyunca olduğu gibi ilişkiler, dönemsel dalgalanmalarla şekilleniyor. Suriye gibi ortak bir sorunumuz oldu ve İran Ortadoğu’daki rolünü korurken, ABD-İsrail ile kaotik ve ebruli bir çatışma içinde ayrıca içerdeki toplumsal ve ekonomik baskılarla da başa çıkmak zorunda kaldı.

İran, hem kadim dostumuz hem de ezelî rakibimiz olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Dostluk alanları: Ortak dinî-kültürel miras, ticaret, enerji işbirliği, ortak güvenlik tehditleri… Sorun olan kısım da: Mezhep farklılığı (Sünnî-Şiî), Osmanlı-Safevî rekabetinden miras kalan tarihî gerilim, günümüzde Suriye ve Irak sahasında nüfuz çatışmalarıdır.

Evet, tarih boyunca olduğu gibi, ilişkiler, dönemsel dalgalanmalara bağlı olarak şekilleniyor. Bizim için İran, hem kadim dostumuz hem de ezelî mezhepsel çatışma merkezidir. 

Hülasa, 2025 itibarıyla bugün de İran bizim için, İsrail söz konusu olunca güç birliği yapmamız gereken, ortak çıkarlarımız olan bir ülkedir. İsrail gibi sömürgeci, kıyım yapan, bölgesel-küresel kaos çıkaran, İsrail, ABD ve Avrupa karşısında birleşip ortak karar alınmamız gereken, bir güçtür. Vesselam…