SORGULAMADAN, akıl yürütmeden inanmak ne büyük konfor. Bu konforun müdavimleri olan bizlerse taklit etmenin tekrarıyla hem hakikatten uzakta hem de büyük ziyanda... Akletmek, soru sormayı yani sual etmeyi, sual etmek ise mesuliyet bilinci ister. Mesuliyetten kasıt amelî pratikler değil elbette, mesuliyetten murat, anlamanın derdine düşmek. İnsanın nüvesinin âlemden zerreler taşıdığını, yaratılmış milyarlarca canlının münferit olarak eşsiz ve biricik olduğunu, her “şey”in atomik boyutta canlı ve bir ruha sahip olduğunu bilme ve görme yönünde gayrete düşmektir. İnsan dediğimiz canlının barkot misali Yaratıcı’nın esmalarından izler taşıdığını bilmek, kulluk yolculuğundaki seyri etkilediği gibi mesuliyet bilincini de oldukça ileri taşır.
Son yıllarda işittik ve gördüklerimizle “insan” dediğimiz canlıyı pek çok cihetten sigaya çektik ve insanı domino eden inanç disiplinin ne denli önem taşıdığını bir kere daha talim etmiş olduk. İnsan artık doğan, büyüyen, gelişen ve ölen; amaç, idrak aynı zamanda da denge ve ölçü gibi değerlerden azade, sadece fizyolojik varlığının doğal akışını tamamlama üzerine bir derekeden kendine alan oluşturuyor. Varlık âleminin iç hiyerarşisinde yaşadığı bu irtifa kaybı diğer canlılar için belki değil ama insan adına son derece tehlikeli bir sapma. Çünkü hayvanın ve bitkinin dairesi kendi türünün özelliklerine göre belirlenmiş bir çerçevede, sabit bir işleyişle akışını sürdürür. Tabii olarak ne bir ilerleme ne de bir gerileme kaydedemeyiz diğer canlı guruplarında. Örneğin bir aslanın krallığını(!) büyütüp reformlar yaptığını hiç duymadığımız gibi bir üzüm bağının hasat zamanına itiraz edip, örgütlenerek isyan ettiğini de bilmeyiz. Fakat irade sahibi olan, bir ölçü ve denge üzerine yaratılan insan, mesuliyet sahibi olduğu için devamlılığında daima gelişim gösterip, değerler üretir.
İnsanın panoramik fotoğrafındaki en net tespitimiz, onu harekete geçiren disiplinlerin hayatın temel prensiplerini düzenleyici unsurlar olduğu gerçeğidir. İlim, bilim, edebiyat ve sanat, mimarî gibi çeşitli alanlarda inkişaf ederken hacminin alanı büyür ve inşâ etme zarureti kendiliğinden hasıl olur. Böylece kabile, kavim ve millet gibi oluşumların ortak paydasından neşet eden kültür, kendi eser ve ürünlerini ait olduğu inancın ahlâkî nizamına göre üreterek medeniyetin oluşumuna doğru ilerler. Aslında insanın tekamülü bu sosyal yapıların -kabile, kavim, millet- varlığına muhtaçtır. Manevî güç bu toplulukların birliğinden beslenir ve var olan ortak payda bugünü olduğu gibi yarını da tasarlar, bir arada tutar. Evet, insan müstakil yaratılmış bir varlıktır fakat insan aynı zamanda varlık âlemin her zerresiyle de dolaylı olarak bir ilişki içindedir. Efendimizin (sav) “Biz Uhud’u severiz, Uhud’da bizi” ifadesi, insanın eşyayla olan bağını vurguladığı gibi insanın yaratılmış olana muhabbetinin de latif bir aktarımıdır. Bu durakta en mühim denge şudur ki; insan, kâinatın en donanımlı varlığı olsa da İslâm’ın onun zatını kutsaması, bununla beraber eşyayı ve mekânı hor kullanma gibi aşırılıklara kat’i surette müsaade etmez. Yaratılan her “şey” İlâhi nizamın bir parçası ve atomik düzlemde canlı olduğu için hayat sahibidir. Diğer türlü Uhud’un insanı sevmesi rasyonel akıl düzleminde hangi cümleler ışığında izah bulur? Kısacası insan ve eşya ilişkisinde ölçü ve denge kriterleri temel esas olmak mecburiyetindedir. Bu itidalden uzaklaşıldığı noktada en büyük zararı yine insan görür.
Meselenin özüne baktığımızda kavram olarak zamanı hedef göstererek insanın değer kaybına uğramasını; mesuliyetlerini unutup heva ve istekleri üzerinden sınırları aşan tercihlerinin yaşanacağı o gelecek zamanın aslında tam da şimdiki zaman olduğunu çok net görürüz. Ufalandığımız, yerle yeksan olup zar zor ayakta kalmaya çalıştığımız kayıp bir zaman… İnsanın eşyayla, mekânla ve zamanla, dahası insanın zatıyla olan münasebetindeki niteliğin maksadından çıktığı zaman! En kısa ifadeyle ruhaniyetten üryan olan insan yanına beş duyusunu alıp ıssız bir dünyaya janjanlı prangalarla mahkûm edildiği zaman… Özellikle de varlığını en yüksek değer olarak görme düşüncesi insanın fıtratına yapılmış en acımasız inkılap!
İnsan nerede ve ne zaman yanılmaya başladı?
Orta Çağ… İnsan zihninin tutsak edildiği en karanlık dönem… Düşüncenin tekelleştiği, inancın, görkemli binaların unvanlı zatlarına zimmetlendiği bir dönem… Hakikate çalınan kara, muktedirlerin iktidarlarına kuvvet gibi dursa da özü itibariyle balçığın üzerine dikilmiş kâğıttan kulelerdi aslında. İnsanın yoka sayılması, devleşen bir düzenin bitmeyen gıdasıydı. Hâlbuki insan yoksa düzen yok, düzen yoksa da devamlılık yok… Tüm sistemler insanın varlığını inkişaf ettirdiği müddetçe vücut bulur ve devam eder.
Orta Çağ’da insan, skolastik düşüncenin kör noktalarında, feodal lortların sömürüsünde ezilen birer gölgeydi. Düzenin akışına başkaldırı Rönesans dediğimiz “Aydınlanma Dönemi”yle başladı. Bu, başkaldırıdan ziyade bir yıkımın adım adım inşâsını büyütüyordu içinde. Kadim zamanların mirasından sağlam ve köklü bir geçmiş oluşturma gayretiyle radikal bir dönüşüme hazırlanıyordu. Hak, hukuk, adalet gibi büyük kavramlar nihayet insana amade edilecekti. İnsan, erkler ve iktidarların hegemonyasından kendi efendiliğinin imparatorluğunda kendini yönetecekti. Çünkü insanın “akıl” gibi muazzam bir serveti vardı!
Rönesans’sın doğurduğu kavramlardan olan hümanizm, iddiasını “insan” üzerinden değil de “insancılık” üzerine yapılandırıyordu. Tanrı ve ahiret inancının reddi, insanı dünyaya sarsılmaz bir bağla bağlamak için oldukça yeterliydi. Yaşam, dünyadan ibaretse sonsuz haz insanın sınırlı varlığının tartışmasız hakkı ve ihtiyacıydı. Hayatın akışındaki hüzün, keder, ıstırap, acı, kısacası “mutsuzluk” hâllerini reddetmek insanın hazzı ve şehveti merkeze almasının doğal sonucu olarak ikame ediliyordu.
Hümanizmin en net ifadesi, insanın doğa üstü alana ihtiyaç duymadığıyla ilgilidir. Tanrısal kabullerin üstünde kendi yeterliliğine dayanan insan, artık deneysel ilkelerin inşâ ettiği somut verileri benimsemeli… Yine ahlâk ve etik değerlerle çerçevesi belirlenen insan, tüm ihtimallerde kendi varlığına müracaat edecek kadar yetkin ve yeterlidir bu kavrama göre. Orta Çağ’ın erkler eliyle köleleştirildiği insan şimdi de kendi varlığının kölesi olmaya koşuyordu.
Zaman, mekân ve eşyayla olan münasebet, insanın haz dünyasına sunacağı katma değerle ölçüldüğünden gerek her biri tüketmek üzerine anlam buldu yeni dünyanın insanında. Teminatı aklın yetkinliği olan bu düşünce, insanın fıtrî ihtiyaçlarını karşılayabildi mi? İnanmaya olan muhtaçlık maddenin sınırlı dünyasında hangi alternatiflerle ve ne kadar pansuman edilebildi? Ruhuna kâfi gelmeyen meşgalelerle akan, savrulan insan, hangi duraklarda kendini dinlendirdi?
Tüm bunlar modern dünyanın tükenmiş, yorgun ve arayış içinde olan insanının acil müdahale edilmesi gereken kanayan yaraları. Materyalist ve pozitivist dünya, insanın metafizik boyutuna hiçbir vaatte bulunamadığı gibi bu sahaya sunacağı bir argümanı da hiç olmadı. Çürüyen ve kokuşan Batı’nın “insancılık” söyleminin arka bahçesindeki vahşetler bize Hakk’ın hakikatinin yegâne istikâmet olduğunun ve sorgulama ve akletmenin insan olma seviyesinden başlayıp kul olma yükselişine taşıyacak melekeler olduğunun acı bir ispatıdır.



