İnsanlığın modern tıpla sınavı

Ölümün, kişisel bir sorun olarak algılanmaya başlanmasıyla birlikte doğal ölüm anlamını yitirmiş görünmektedir. Artık doğal ölüm diye bir şeyden söz etmek olası görünmemektedir. Her ölüm, belli bir hastalık ya da kaza sonucunda meydana gelmekte ve bu nedenlerin büyük bölümünün önlenebileceği varsayılmaktadır.

MODERN yaşam tarzına geçiş, gelenekten ve geleneksel olandan kopuş, hayatın her alanında köklü değişimlere neden olmuştur. Hali hazırda bizi uyuma zorlayan bu süreç, yeri gelip inanamadığımız, yapmak istemediğimiz ya da nasıl gerçekleştiğine hayretler içinde kaldığımız tüm gerçeklikleri bizi yapmaya mecbur kılmıştır. Kılıktan kıyafetten, yeme içme şeklinden, konuşma ve davranış şekillerini değiştirme bir yana dursun modernlik bizim artık ölüm şekillerimizi de değiştirdi.

Dua, dünya hayatında insanı dinç tutan Yaratıcısı ile bağını koparmadan yaşama tutunmasının en saf yönüdür. Şu aralar sıklıkla şahit olduğumuz ve ne yazık ki günden güne daha da çok tecrübe ettiğimiz bir gerçek olan ölümün artık geç gelmesi için duasına bir de güzel ölümler eklemeye talip olduk. Kaldı ki bu isteği insanın hep vardı fakat modern tıbbi müdahale şekilleri bizim bu duamızı tekrardan gözden geçirip içten ve sağlam bir duaya ihtiyacımızın olduğunu hissettirdi.

İnsan ilişkilerinin yüzeysel bir hâl alması gibi ölüm şekli ve hâli de sıradanlaştırılarak önemsiz bir hâl üzere evrildi.  Modern yaşam tarzı insan hayatına ettiği müdahale, insanı sadece gelenekten koparmak çağdaş olana yakınlaştırmak amacıyla değil aynı zamanda insanı inandığı tüm gerçekliklerden ve maneviyattan uzaklaştırmaktadır. Bu da yeniden duygusuz bir insan oluşturmuştur. Bunların en belirgin örneği de ölümden ve ölüm duygusundan insanı uzaklaştırmak, bu duygu yerine insanı daha çok hayata bağlayıcı duygular koymaktır.

Ölümün sıradanlaşması bir yandan artık bunun çok hızlı olabildiği bilinci verirken diğer yandan kendini ölüme ve bu gerçekliğe uzaktan seyirci kalma şeklinde göstermektedir. Yaşamın kendisi ölümle yüklüdür fakat insanlar sıranın kendilerine geleceğini anlayacakları zamana dek çok sayıda ölümlere tanıklık ederler. Dahası, ölümle fiziksel olarak iç içe yaşarlar ve buna rağmen onu zihinsel olarak yaşamın dışına itmeye çalışırlar.

Nihayetinde modern bir yaşam çizgisi ve buna bağlı tıbbi müdahale şekilleri, çağımızda bizden ölüm duygusunu uzaklaştırmak bir yana dursun, artık en sevdiğimiz kişilerin bile son saniyelerine şahit olamayarak hem onları bu anlarında yalnızlığa itip hem de ölümün varlığını ve nelere mal olduğunu unutturuyor. Hâlbuki ölümün varlığı tıpkı yaşam gibi insanı insan eden ve insan gibi yaşama bilinci veren gerçekliktir. Ölümü insandan uzakmış gibi tutan ve düşüncesini dahi zihinlerimizden çıkarma amacı tamamıyla insanî sorumlukları alt üst etmektedir.

Ölüm canlı olmanın mutlak bir gerçeğidir ve canlılığın sonudur. Ancak ölüm biyolojik olmaktan çok kültürel ve toplumsal bir olgudur. Ölümün anlamlandırılması ve buna ilişkin davranışlar zaman içinde değişikliğe uğramıştır. Önceki zamanlarda toplumsal yaşamın bir parçası olarak içselleşmiş olan ölüm, geçen zaman içinde hastanelerin ve tıp biliminin gelişmesiyle kültürel olan yanı değiştirilerek tıbbileşmiş ve toplumsal hayattan uzaklaştırılmıştır. Bir anlamda denilebilir ki ölüm, modern toplumda bireysel bedenin hastalığı ve arzulanmayan ve saklanılması gereken bir nitelik kazanmıştır. 

Günümüzde ölümün giderek daha fazla yoğun bakım ünitelerine kapatıldığını söylemek yerinde olacaktır. Yoğun bakım ünitelerinin gelişmesiyle birlikte ölüm ve ölüm riski taşıyan hastalar giderek daha fazla hastanenin olağan mekânlarından ve hastanede yatarak tedavi gören diğer hastalardan ayırılmaya başlamıştır. Kaldı ki ölüm, insanlık tarihinde hiçbir zaman kolay bir şekilde olmamıştır. Fakat geleneksel toplumlarda hasta son nefesini verinceye kadar onun yanında olmak ve son anına kadar onunla iletişim hâlinde olmak, olması gereken bir davranıştı.

Oysa bugün hastanelerde ölmek üzere olan kişiyle yoğun bakım süreci başladıktan sonra ne acı ki hiç iletişim kurulamamaktadır. Hastanın yoğun bakım sürecine girmesiyle birlikte artık aklı başında bir varlık gibi sözü dinlenmemektedir ve ona sadece klinik bir vaka gözüyle bakılmaktadır. Ölüm veya ölmek üzere olmak sanki utanç verici bir durummuş gibi toplum hayatından tecrit edilmektedir. Artık hastaya tamamen doktorların elinde yaşam koşullarına bırakılmış otoritesi olmayan bir birey hatta çocuk gibi davranılmaktadır. Ayrıca yoğun bakım ünitelerinin işleyişi ve burada tedavi altına alınan hastaların durumunun şiddeti nedeniyle kişinin yalnızlığı daha da artmakta ve hasta sözsüz ve sessiz kalmaktadır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki modern tıp evet ömrü uzatmıştır fakat ölüm şeklini ve kişilik haklarını da zedelemiştir. Sürecin ailelere ve kişiye getirdiği manevî yıkımlar şöyle dursun bir bilinmezlik korkusu, ölümden daha fazla korkulan bir hâl almıştır. 

Çalışmalar, kişilerin genellikle evlerinde, ailelerinin yanında ölmek istediklerini vurgulamaktadır. Ancak günümüzde insanlar giderek daha fazla hastanelerde ve yoğun bakım altında ölmektedirler. 

Ölümün, kişisel bir sorun olarak algılanmaya başlanmasıyla birlikte doğal ölüm anlamını yitirmiş görünmektedir. Artık doğal ölüm diye bir şeyden söz etmek olası görünmemektedir. Her ölüm, belli bir hastalık ya da kaza sonucunda meydana gelmekte ve bu nedenlerin büyük bölümünün önlenebileceği varsayılmaktadır. Bu açıdan ölüm artan bir hızla hastanelere, yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren de giderek daha fazla hastanenin de gözlerden uzak bir alanı olan yoğun bakıma kapatılmıştır.

Tıbbi müdahalelerin gittikçe değişen bu yüzü insanları ve sağlık çalışanlarının da giderek meslek etiğinin ve insan ahlakından uzaklaşmaları bu durumu hepten zorlaştırmaktadır. Özü itibariyle ne acı ki insan kendi inanç ve manevî toplumsal dinamiklerinden kopuşunun acısını hayatın son anında bile iliklerine kadar hissetmektedir.