İnsanlığın ilk yazılı metinleri: Suhuflar

Ortada bir sahife varsa, burada yazılı bir mesaj vardır. Bu mesaj, kendisine gönderilen kişinin anlayacağı bir dilde olmak durumundadır. Bu durumda dil, dinin emirlerini insanlara aktarmada bir araçtır. Bunun yanında din gibi ulvî bir müessesenin mesajlarının sıradanlıktan uzak derin anlamları taşıması da gerekir.

Önce kelâm yaratıldı

“YÜCE Yaratıcı’nın belki de ilk yarattığı şey kelâm, sonraki de kalemdir” desek, sanırım hata yapmış olmayız. O bir şeye “Ol!” der, o da oluverir.

Cenab-ı Hakk, insanı “ahsen-i takvim”[i] üzere yarattığını beyan ediyor. İnsanın belki de diğer yaratılmışlardan ayıran en önemli farklardan biri, konuşan bir canlı olmasıdır. Yine Kur’ân’da anlatıldığı üzere, Rabbimiz yeryüzünde bir halife olarak insanı yaratmak istediğini beyan edince, meleklerin işin hikmetini öğrenmek amacıyla Rabbimize soru sorduğunu biliyoruz. Hazreti Âdem yaratıldığında ise ona, meleklerin dahi bilmediği bütün isimler öğretilmişti.

Rabbimiz meleklere bazı eşyaların ve kavramların isim ve hakikatini sorduğunda, “Biz ancak Senin bildirdiğini biliriz”[ii] demişlerdi. Aynı sualler Hazreti Âdem’e tevcih edilince, o hepsini cevaplamıştı. İşte bu hâdise üzerine Rabbimiz, meleklere, Hazreti Âdem’e (as) hürmet kastıyla secde etmelerini emretmişti.

Gördüğümüz gibi bu hâdiseler yaşanırken bir lisan söz konusudur. Bu lisan, gönül lisanı yani hâl lisanı da olsa, kâl lisanı da olsa sonuçta bir konuşma söz konusudur.

Hazreti Âdem eşi Hazreti Havva ile Cennet’te yaşadığında da bir dili konuşarak anlaşmışlar, günahlarına karşı tövbe edip af dilediklerinde de bu dil ile meramlarını dillendirmişlerdi. Yine Hazreti Âdem ve Hazreti Havva yeryüzüne indirildikten ve nesilleri yeryüzünde yayıldığında, insanoğlu konuştuğu dil sayesinde sosyalleşmiş, önce aile olmuş, sonra küçük bir kabile, daha sonra aynı dili konuşanlardan müteşekkil milletler vücuda getirmişti.

Yine bu milletler konuştukları dil ve benimsedikleri örf, âdet ve inançlarından müteşekkil kültürler ve medeniyetler vücuda getirmiştir. Bu durum Hucurat Sûresi’nde, “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız, O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır”[iii] buyurularak izah edilmiştir.

Suhuflar

İlk insan Hazreti Âdem aynı zamanda ilk peygamberdi. Ona, yeryüzünde yaşayan insanoğlunun riayet edeceği Allah’ın hudutları emredildi. Bu emirler suhuf yani “sayfalar” denilen 10 sahifelik bir risalede toplandı. O hâlde ortada İlâhî emirlerin olduğu bir vesika varsa, demek ki bir dil ve bir de o dilin yazısı var demektir.

Aklınıza şu soru gelebilir: İlk insanlar vahşi değil miydi?

Demek ki değilmiş. Kendisine İlâhî emirleri içeren on sahifelik bir risale gönderilen ve onu okuyup etrafına anlatan Hazreti Âdem elbette vahşi değildi. Tersinden giderek, cevabı açıklanan ama sorulmayan soru, “Hazreti Âdem okuryazar mıydı?” şeklinde olacaktı. Demek ki Hazreti Âdem okuryazardı. Elbette atalarının maymun olduğuna inananlar için bu sözlerimiz inandırıcı gelmeyecek. Lâkin ataları hâlâ vahşi maymunlar olarak yaşadığı hâlde kendilerini bu hayvanlara nispet edenlere zaten sözümüz olamaz. Ne yapsınlar, yıllarca tarih diye okudukları masallar, onları kendi kendine olan, bir hücreli basit organizmalardan tekâmül ede ede çok hücreli kompleks organizmalara evrildiklerine inandırdı. Bu sayede kolayca “Kâinatın bir yaratıcısı yoktur, Allah yoktur” diyebileceklerdi. Ki dediler, onlar da bu zokayı yuttular.

Hazreti Âdem ve torunları ilimden, fenden ve medeniyetten hiçbir zaman uzak kalmamışlardır. Hazreti Âdem ve ona iman eden torunları beldelerde yaşar ve okuma yazma bilirlerdi. Demircilik, iplik yapmak, kumaş dokumak, çiftçilik gibi zanaatları vardı. Yazı, ilk insan Hazreti Âdem’den itibaren dünyaya yayılmış, torunlarından da ırklar, çeşitli diller ve alfabeler meydana gelmişti. Biz Müslümanlar olarak biliyoruz ki, peygamberler aynı zamanda, kendi devirlerinin teknolojisine de öncülük etmişlerdir. Örneğin çiftçilik, ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem’den (as) itibaren yapılan bir zanaattır. Bunun gibi, İdris’e (as) terzilik, Davud’a (as) madencilik, Yûsuf’a (as) saat yapımı vahyedilmiş ve insanlık bu teknikleri ilk olarak peygamberlerle birlikte öğrenmiştir.[iv]

 

 

İslâm inancına göre yeryüzüne inen ilk din, Tevhid dini olan İslâm’dır. İslâm, Allah’ın bir olduğuna ve O’ndan başka tapınılacak hiçbir ilâhın olmadığı ilkesine dayanır.

 

İlk dil, ilk alfabe neydi?

Tekrar Hazreti Âdem’e dönecek olursak, akla onun hangi dilde konuştuğu ve hangi alfabeyi kullandığı soruları gelecektir. Hazreti Âdem’in dili İslâmî telâkkiye göre Arapça, Yahudi ve Hıristiyanlara göre ise Aramice idi. Cennet’te Arapça, yeryüzüne inince de Süryanice konuştuğu, on iki yazı çeşidi ile 700 dil bildiği de öne sürülmüştür.[v]

İslâmî kaynaklara göre Cebrail (as) Âdem’e (as) yazı yazmayı öğrettiği için, Âdem (as) inen sahifeleri kendi el yazısı ile yazdı.[vi] Ancak böyle bir gerçek varken modern ve çağdaş bilim, belli ölçüde yazıyı Sümerlere dayandırsa da yazının nasıl geliştiği konusunda hâlâ kesin bir şey söyleyememektedir. Modern bilim, tahminî olarak yazının kökenini mağara resimleri ile Mısır hiyerogliflerine dayandırmaya çalışmaktadır.[vii] Bu konuda şöyle bir bilgiyi aktaralım:

“Yazının icadı Milât öncesi 3500 yılı civarında gerçekleşmişken, alfabe yaklaşık 2 bin 500 yıl sonra Milât öncesi 1000’li yıllarda icat edilmiştir. Gerek çivi, gerek Mısır hiyeroglif yazısında başlangıçta her bir sembol bir nesneye veya soyut kavrama karşılık geliyordu. Bu yüzden çok sayıda sembol vardı. Zamanla seslere karşılık gelen yazı sembolleri ortaya çıktı. Bir nesneye karşılık gelen sembollerle seslere karşılık gelen semboller birlikte kullanılmaya başlandı. Dolayısıyla seslere karşılık gelen harflerin ortaya çıkması yazıda kullanılan sembollerin sayısının azalmasını sağlamadı.

Örneğin Mısır hiyeroglif yazısında 700 civarında sembol vardı. Bu yüzden yazı yazmayı ve okumayı öğrenmek oldukça zordu. Alfabe Milât öncesi 11’inci yüzyılda Fenikeliler tarafından bulundu. Fenikeliler Mısırlılardan öğrendikleri hiyeroglif yazısını basitleştirdiler. Sadece seslere karşılık gelen sembolleri kullandılar. Böylece kullanılan harf sayısı azaldı ve standartlaştı. Fenike alfabesinde 22 harf vardı. Sadece seslere karşılık gelen semboller kullanıldığı için çivi yazısı veya Mısır hiyeroglif yazısına göre çok daha az sembolle yazı yazılabilir hâle geldi.”[viii]

Suhuf ne demek?

Tekrar suhuf meselesine dönersek, Güney Sami dilinde “yazmak” anlamına gelen “sahafa” kökünden türediği kabul edilen suhuf kelimesi[ix], Arapçada bir veya birkaç sayfadan oluşan risale ve kitap için kullanılır. Suhuf kelimesi, Kur’ân’da kişinin yaptığı işlerin kaydedildiği “amel defteri”, “ana kaynak”, Kur’ân, Zebur, Tevrat, İncil ve diğer İlâhî kitapları ifade eden geniş bir anlam dünyasına sahiptir. Kur’ân yazıya geçirildikten sonra “Mushaf”, “Kitap” ve “Suhuf” diye adlandırılmıştır. Ancak “suhuf” ismi zamanla kullanımdan kalkmış, yerini “Mushaf” ve “Kur’ân” isimlerine bırakmıştır.[x]

Cebrail (as) Hazreti Âdem’e on iki defa geldi. Kendisine on suhuf (forma) kitap verildi. Bu kitapta iman edilecek hususlar, çeşitli diller ve lügatler, her gün bir vakit namaz kılmak, gusül (boy abdesti) almak, oruç tutmak, leş, kan, domuz eti yememek, ilaçlar, hesap ve geometri gibi şeyler bildirildi.[xi]

Suhuf meselesi irdelendiğinde, Kur’ân’da Necm Sûresi 36 ve 37’nci ayetlerde, Hazreti İbrahim ve Hazreti Musa’ya sayfalar verildiğini görüyoruz. En’âm Sûresi’nin 83 ilâ 89’uncu ayetlerinde İbrahim, İshak, Yakup, Nuh, Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa, Harun, Zekeriyya, Yahya, İsa, İlyas, İsmail, Elyesa, Yunus, Lût ve ayrıca bu peygamberlerin atalarına ve çocuklarına kitap verildiği ifade edilmektedir.[xii] Ebû Zerr’den yapılan bir rivayete göre ise Hazreti Âdem’e 10, Hazreti Şit’e 50, Hazreti İdris’e 30 ve Hazreti İbrahim’e 10 sayfa olmak üzere peygamberlere toplam yüz sayfa verilmiştir.[xiii]

Yukarıda geçen hadisteki sahifelerin sayıları, başka hadislerde ve kaynaklarda farklı rakamlarla ifade edilmektedir. İbn Nedîm (ö. 385/995) Hazreti Âdem’e 21, Hazreti Şit’e 29, Hazreti İdris’e 30, Hazreti İbrahim ve Hazreti Musa’ya 10’ar sahife gönderildiğini söylemektedir.[xiv]

 

Nag Hammadi Literatüründe geçen “Ben Tanrıyım ve başkası yoktur. Fakat sen topraksın ve karın Havva ile birlikte tekrar toprak olacaksın” ibaresi, İslâm inancı ile birebir örtüşen bir ifadedir.

 

Suhuflar ve içerikleri

İslâm inancına göre yeryüzüne inen ilk din, Tevhid dini olan İslâm’dır. İslâm, Allah’ın bir olduğuna ve O’ndan başka tapınılacak hiçbir ilâhın olmadığı ilkesine dayanır.

Kur’ân-ı Kerim’de “Suhuf-u Ûlâ” yani ilk sahifelerden bahsedilmektedir. Bunların yukarıda bildirilen sahifeler olduğu anlaşılmaktadır (Taha, 133).

Hazreti Âdem’in suhufu

Hazreti Âdem’e inen suhuflarla ilgili olarak elimizde pek fazla bilgi yoktur. İslâmî literatürde temel dayanak olarak Ebû Zerr’in rivayet ettiği hadis gösterilir. Bunun yanında Cebrail’in Hazreti Âdem’e yazıyı öğrettiği ve onun da aldığı vahiyleri kendi el yazısı ile yazdığı (suhuf) rivayet edilir. Ka’b el-Ahbar, Hazreti Âdem’in aldığı bu vahiyleri balçık üzerine yazdığını ve sonra bu levhaları pişirdiğini, fakat bu levhaların Nuh Tufanı’nda kaybolduklarını söyler.[xv]

İbni Kuteybe’ye göre Yüce Allah’ın Âdem’e (as) indirdiği hükümler arasında ölü hayvan eti, kan ve domuz eti haram kılınmıştı.[xvi] Bir başka kaynakta ise bu kitapta iman edilecek hususlar, çeşitli diller ve lügatler, her gün bir vakit namaz kılmak, gusül (boy abdesti) almak, oruç tutmak, leş, kan, domuz eti yememek, ilaçlar, hesap, geometri gibi şeyler bildirildiği belirtilir.[xvii] Batı kaynaklarını araştıran akademisyenlerimiz ise bize daha farklı bilgiler sunarlar. Bunlardan Şinasi Gündüz’ün “Nag Hammadi Metinleri” ile ilgili bir makalesi vardır.[xviii]

1945 yılı Aralık ayında Yukarı Mısır’da modern Asyut şehrinin güneyinde ve Nil nehri kıyısında yer alan Nag Hammadi kasabasına yaklaşık 10 kilometre uzaklıktaki el-Kasr köyünde çiftçilik yapan Halife ve Muhammed Ali el-Samman adlı iki kardeş tarafından tesadüfen mühürlü bir küpe konulmuş ve 13 deriye bağlı Kıptice yazılmış papirüs kodeksi bulunmuştur. Nag Hammadi metinleri üzerinde linguistik açıdan yapılan araştırmalar sonucu bu metinlerin tamamının Yunancadan Kıpticeye çevrilmiş olduğu anlaşılmıştır. Bu metinlerin yaklaşık olarak 4’üncü yüzyılın ortalarında kopya edildiği ve Milât’tan sonra 400 yılları civarında toprağa gömüldüğü sanılmaktadır. Bu metinlerden bazıları Milât sonrası 2’nci yüzyıldan itibaren bazı kilise babalarınca da zikredilmektedir. Ayrıca bu kitapların bir kısmının Hıristiyanlıkla ilgili hiçbir unsur ihtiva etmemesi ve Hıristiyanlık öncesi bir Gnostisizm anlayışını yansıtması, J.M. Robinson ve K. Rudolph gibi bazı bilim adamlarını ilgili metinlerin Hıristiyanlık öncesi dönemlere ait olabileceği düşüncesine sevk etmiştir. [xix]

Bulunan bu kitaplar bilim adamlarının büyük çoğunluğunca, bulunduğu yöreye en yakın kasaba olan Nag Hammadi’nin ismine atfen “Nag Hammadi Literatürü” olarak adlandırılmıştı. Tamamı bin 150 sayfa civarında olan Nag Hammadi Literatürü, 52 müstakil kitapçık ve 46 orijinal metinden oluşuyordu. Nag Hammadi Literatüründe 5’inci cildin 64 ilâ 85’inci sayfaları arasında yer alan “Âdem’in Vahyi” (The Apocalypse of Adam), Âdem’in oğlu Şit’e naklettiği bir vahiy veya daha doğru bir ifadeyle bir Gnostik öğreti şeklinde olan kısım ilgi çekicidir.

Gündüz’ün verdiği bilgilere göre, bu metinlerde, genelde Âdem’in ve insanın yaratılışı, kutsal öğretiyle olan ilişkisi, yeryüzüne düşüşü ve İlâh3i kurtarıcının gelişiyle ilgili gizli bilgileri oğlu Şit’e nakletmesi mahiyetinde olan bu kitap, başlıca 3 ana kısma ayrılmaktadır. Âdem ile Havva’nın dünyaya düşüş öncesi hayatları ve yeryüzüne düşüşleri, dünyaya düşen Âdem’in rüyasında İlâhî elçilerden vahyi alması ve bunu oğlu Şit’e nakletmesi ve kalplerinde kutsal bilgiyi taşıyan Şit’in neslinin gnostiklerin, İlâhî kurtarıcı (Redeemer) aracılığıyla kurtarılışları ve kurtaranın menşei tartışmaları vardır.[xx]

Nag Hammadi Literatüründe geçen “Ben Tanrıyım ve başkası yoktur. Fakat sen topraksın ve karın Havva ile birlikte tekrar toprak olacaksın” (67)[xxi] ibaresi, İslâm inancı ile birebir örtüşen bir ifadedir.

Hazreti Şit’in suhufu

Kaynaklara göre Hazreti Şit, Hazreti Âdem’in, Habil’in ölümünden beş yıl sonra doğan oğludur. İbranice “Şet” olarak telaffuz edilen isminin “belirlemek, yerleştirmek; bahşetmek” mânâsındaki fiille ilişkili olduğu ifade edilmiştir.[xxii] İbn Abbas’tan gelen bir rivayete göre Şit’e (as) “Hibetullah” adı verilmiş, Cebrail onun Habil karşılığında Tanrı’nın bir bağışı sayıldığını belirtmiştir.[xxiii]

Taberi’nin bildirdiğine göre, Âdem (as) öldükten sonra Allah’ın Şit’e (as) elli yaprak inzal etti. Kendisine indirilen suhufta hikmet, kimya, simya, riyâzî ilimler ve bazı sanatlardan bahsedildiği nakledilir. Âdem (as) ona birçok şeyi öğretmiş, gelecekteki tufan hakkında bilgi vermiş ve onu kendisine vâris kılmıştır. Şit döneminde insanların yeryüzüne dağıldığı ve Şit’in bin şehir kurduğu rivayet edilir. Şit (as), Mekke ve Kâbe ile de ilişkilendirilir. Onun Mekke’de yaşadığı, Kâbe’yi çamur ve taş kullanarak inşâ ettiği, 912 yaşında vefat ettiğinde Kâbe yakınındaki Ebu Kubeys’te defnedildiği anlatılır.[xxiv]

İslâmî kaynaklarda Hazreti Şît’in kendisine ve babasına gönderilen suhufu bir araya getirerek bunlarla amel ettiği[xxv], kendisine indirilen suhufta hikmet, kimya, simya, riyâzî ilimler ve bazı sanatlardan bahsedildiği nakledilmiştir. Hazreti Şit’e inzal olunan sahifelerin tümü öğütler ve misallerden ibaretti.[xxvi] Taberî, Tarihu’r-Rusül ve’l-Memlük adlı eserinde de iki rivayete yer vermiştir. Bunlardan ilki şu rivayettir: “Âdem (as) ölünce Allah (cc) Şit’e verdiği kitaplarda buyurdu ki, ‘Âdemoğulları bir şart ettiklerinde onlara söyle şahit tutsunlar. Tâ ki inkâr etmesinler. Öyle ki, Âdem, Benim ahdimi unuttu, iblis onu aldattı, Cennet’ten çıkardı.”[xxvii]

Hazreti İdris ve suhufu

Kur’ân’da Hazreti İdrîs ile ilgili olarak “ağlayarak secde etme, doğruya ulaştırılma, seçkin kılınma” (Meryem, 58); “şanının ve mekânının üstün ve yüce olması” (Meryem, 57); “sabredici olma” (Enbiya, 85); “sıddîk ve nebî olma” (Meryem, 56) gibi niteliklere yer vermektedir.[xxviii]

Hadislerde İdris’ten (as) sadece Miraç hâdisesi dolayısıyla bahsedilir. Hazreti Muhammed Mustafa (sav), onunla bazı rivayetlere göre ikinci, hadislerin çoğunluğuna göre ise dördüncü kat semada karşılaşmıştır.[xxix] Vehb Bin Münebbih’e göre Hazreti İdris’e kimliği ve (yaşadığı) zaman soruldu, o da şöyle dedi: “İdris, Nuh’un dedesidir ve ona ‘Hanuh’ denilirdi. O, Cennet’te diridir.”[xxx]

Hazreti İdris’in “Hermes” olduğu ve ona nispet edilen birçok kitabın Yunan ve İslâm kültürüyle günümüze kadar ulaştığı[xxxi] iddia edilmiştir. İbraniler İdris’e (as) “Hanüh” demektedir ve bu isim “Uhnüh” olarak Araplaştırılmıştır. Allah kitabında onu “İdris” olarak adlandırmaktadır. Biruni, Hermes’e “İdris” de denildiğini, bazılarının Buda’yı Hermes olarak kabul ettiklerini nakleder.[xxxii]

Yıldızlar ve hesap ilmiyle ilk meşgul olan kişi olduğu için Yunanlı hakîmler ona “Hermesü’l-Hakîm” (Hermesü’l-Herâmise) demişlerdir.[xxxiii] Remil ilmi, hey’et, nücûm, hesap, tıp, nebatların sırları, garip sanatlar, yazı yazmak, dikiş dikmek, terazi kullanmak gibi meslek ve sanatları İdris icat etmiştir. Çok sayıda talebesi olan İdris, yeryüzünde ilk defa demiri keşfedip ondan aletler yapmış, ziraatı geliştirmiş, deri ve kumaşlardan elbise dikmiştir.[xxxiv]

Rivayetlere göre İdris (as,) Şit’in (as) suhufunu okurdu ve ahaliyi o kitabın hükmüne davet ederdi. Hakk Teâlâ ona da otuz sahife gönderdi. O bu sahifeleri kendi eliyle yazdı. Âdem’den (as) sonra ilk kalem tutup yazı yazan İdris’tir (as).[xxxv] Hazreti İdris’e indirilen suhufta semavî sırların, ruhanîlere hükmetme yöntemlerinin ve yıldızlar ilminin açıklandığı belirtilmiştir.[xxxvi]

İdris (as) şöyle dedi: “Ya Rıdvân! Ben Hakk Teâlâ’nın peygamberiyim. Benim makamımın Cennet olacağını suhufta gördüm.”[xxxvii]

Hazreti İbrahim ve suhufu

Hazreti İbrahim’e 10 sayfa verildiğini belirtmiştik. Kur’ân-ı Kerim’de A’lâ Sûresi’nin 18 ve Necm Sûresi’nin 36’ncı ayetlerinde Suhuf-u İbrahim’den ve Suhuf-u Musa’dan bahsedilmektedir. Bu iki suhufun içerdiği hükümlerle ilgili olarak Necm Sûresi 38’inci ayet ve devamında bilgi verilmektedir. “Musa’nın sahifeleri” ifadesiyle Tevrat kastedilmekle beraber, İbrahim’in sahifeleri hakkında Kur’ân’ın dışında herhangi bir yerde yeterli bilgi yoktur. Hatta Yahudilerin ve Hıristiyanların kutsal metinlerinde bile bunlardan söz edilmez. Sadece Kur’ân-ı Kerim’de, birisi Necm Sûresi 36’ncı ayetin devamında, birisi de A’lâ Sûresi’nde olmak üzere iki yerde Hazreti İbrahim’in getirdiği talimattan bazı bölümler zikredilmiştir.[xxxviii]

Ebû Zerr el-Gıfarî’nin Hazreti İbrahim’e gönderilen suhufun içeriği hakkındaki sorusuna Resûl-i Ekrem (sav), bunun dinî-ahlâkî mesellerden ibaret olduğu cevabını vermiştir.[xxxix]

“Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, İbrahim ve Musa’nın kitaplarında da vardır.”[xl] (A’lâ, 18-19)

Yoksa Musa’nın ve ahde vefa örneği İbrahim’in sahifelerinde bulunan şu hususlardan haberi yok mu: Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder. Ve çabasının karşılığı ileride mutlaka görülecektir. Sonra kendisine karşılığı tastamam verilecektir. En sonunda yalnız Rabbine varılacaktır. Güldüren de O’dur, ağlatan da. Öldüren de O’dur, yaşatan da. Rahme atıldığı zaman nütfeden (embriyo) erkeğiyle dişisiyle iki cinsi yaratan da O’dur. Öteki yaratma da (öldükten sonra diriltme) O’na aittir. Çok veren de O’dur, az veren de. Şira yıldızının rabbi de O’dur.”[xli] (Necm, 36-49)

Bu ayetler ışığı altında Hazreti İbrahim’e nazil olan sahifelerle Hazreti Musa’ya verilen Tevrat’ta şu hükümlerin bulunduğu söylenebilir: Kişi başkasının günahı ile yargılanamaz; suçların cezaların şahsiliği esastır, kimse başkasının günahını yüklenemez. Herkes ancak işlediği iyilik ve kötülüğün karşılığını görür. Her amel İlâhî adalet terazisinde iyi ya da kötü olduğuna göre belirlenir. Her amelin karşılığı noksansız verilir; ancak iyiliklerin karşılığı kat kat artırılarak verilir. Kötülük ise misli ile karşılık görür; bu konuda tamamen adil bir yargılama yapılacaktır. Allah (cc) gülmeyi, ağlamayı, sevinç ve üzüntüyü de yaratmıştır; bunlar insan tabiatına enjekte edilmiş duygulardır. İnsanların hepsi, gerçekleşmesi kesin olan kıyamet gününde Allah’ın adalet huzuruna döndürülürler ve yaptıklarından orada hesap verirler. Allah (cc) erkek ve dişiyi, ana rahmine intikal eden nütfeden yaratır; bu biyolojik bir kanundur ki kıyamete kadar devam eder. Allah ölümü ve dirimi de yaratmış ve takdir etmiştir. Allah, kurduğu düzen ve denge doğrultusunda insanı zengin ve fakir kılan yegâne kudret sahibidir; inkârcılıkları sebebiyle helak edilen Ad kavmini haritadan silmiştir, Semud kavmini de günah ve azgınlıkları sebebiyle yok edip silmiştir, inkâr, zulüm ve azgınlıkları sebebiyle Nuh kavmini tufan ile helak etmiştir, Lût kavminin yerleştiği beldeyi ise yanardağı harekete geçirerek püskürüklerle yok edip belirsiz hâle getirmiştir. Allah Şira’nın da rabbi olduğunu belirterek, bir tür şirk olan bu tür telâkkileri temelinden yıkmayı hedeflemiştir.[xlii]

Yine bu konuda Ebû Zerr’in rivayet ettiği hadise dönersek, Ebû Zerr, “Ya Resûlullah, İbrahim Peygamber’e indirilen sayfalarda neden bahsediyordu?” diye sordum. O (sav) da, “Hepsi birtakım misâllerden ibaretti. Şöyle ki, ‘Ey kulların başına tebelleş edilen, imtihana çekilmekte olan mağrur padişah! Ben seni dünyayı toplayıp birbiri üstüne yığasın diye göndermedim. Ben seni, mazlumun yanında yer alasın diye gönderdim. Ben -kâfir de olsa- hiçbir mazlumun duasını geri çevirmem. Aklını kullanan akıllı kişinin, Rabbine yalvaracağı saat, nefsini hesaba çekeceği saat, Allah’ın sanatı üzerinde düşüneceği saat, yemek ve içmekle meşgul olacağı saat olmak üzere zamanını birkaç parçaya ayırması gerekir. Akıllı kişi yalnız şu üç şey uğrunda yolculuk yapmalıdır: Ahiret için azık hazırlamak, geçimini düzeltmek, haram olan şeylerden zevk almamak. Akıllı kişi zamanının kıymetini bilmeli, durumuna eğilmeli, dilini korumalıdır. Ağzından çıkan sözlerinin amellerinin arasında yazıldığını bilen, lüzumsuz konuşmaz” buyurdu.[xliii]

Peygamberimiz (sav) bir başka rivayette, “İbrahim’in suhufu Ramazan’ın ilk gecesinde indi, Tevrat Ramazan bitmeden indi, İncil Ramazan girdikten on üç gün sonra indi. Ramazan’ın yirmi dördünden sonra da Kur’ân indi”[xliv] buyurmuştur.

Taberî, Ebu Cafer’in Ammar’dan (ra) naklettiğine göre, “Hazreti İbrahim’in (as) imtihan edilerek yerine getirdiği emirler on husustur. Bunlardan altısı insan vücudunun temizlenmesiyle ilgilidir. Dördü ise hac ibadetiyle ilgilidir. İnsanın vücuduyla ilgili olanlar avret mahallerini tıraş etmek, sünnet olmak, koltuk altı tıraşı yapmak, tırnakları kesmek, bıyıkları kesmek ve Cuma günü boy abdesti almaktır. Hac ibadetiyle ilgili olan dört şey ise Kâbe’yi tavaf etmek, Safa ile Merve arasında sa’y etmek, şeytanı taşlamak ve Arafat’tan Müzdelife’ye varmaktır”[xlv] buyurulur.

İbn Hazm Tevrat, Zebur ve İncil’in İbranice, Hazreti İbrahim’e indirilen suhufun Süryanice olduğunu söyler.[xlvi] Fâlih Şebîb el-Acemî gibi bazı çağdaş araştırmacılar tarafından ileri sürülen, Hazreti İbrahim’in Hint kültüründeki Brahma ve ona verilen suhufun da Vedalar olduğu[xlvii] şeklindeki iddialar, İslâm kültüründeki yaygın kanaatlerle uyuşmamaktadır.[xlviii]

 

 

İbn Hazm Tevrat, Zebur ve İncil’in İbranice, Hazreti İbrahim’e indirilen suhufun Süryanice olduğunu söyler.

 

Hazreti Musa’nın suhufu

Ebu Zerr’in rivayet ettiği hadiste Tevrat’tan önce Musa’ya on sahife verildiği belirtilir. Kur’ân-ı Kerim’de de Hazreti Musa’nın (a.s) levhaları için A’râf Sûresi 145, 150 ve 154’üncü ayetlerde “elvah” kelimesi kullanılmıştır. Bu levhaların sayısının on, yedi veya iki olduğu rivayet edilmiştir. Bunların malzemesinin Cebrail’in getirdiği ve zümrüt yahut kırmızı yakuttan olduğu veya sert kayalar olup Allah’ın emriyle Musa’nın Allah’ın kelâmını bunların üzerine kendi elleriyle oyduğu rivayet edilmiştir.[xlix]

Ebû Zerr, buna dair hadisin bir bölümüyle ilgili şunları anlatır: “‘Ya Resûlullah’ dedim, ‘Musa’nın sayfaları ne idi?’ Buyurdular ki, ‘Hepsi birtakım ibretamiz ifadelerden ibaretti. Şöyle ki; şaşarım öleceğini yakinen bildiği hâlde sevinene, ateşin olduğunu kesin olarak bilip de gülene, dünyayı ve onun üzerinde bulunan kimselere karşı durmadan değiştiğini görüp de dünyaya gönül bağlayana, kadere yakinen inanıp da öfkelenene, hesaba inanıp da amel etmeyene’.”

Bu levhalarda, “Ben Rahmân ve Rahîm olan Allah’ım. Bana hiçbir şeyi ortak koşmayın. Yol kesip eşkıyalık yapmayın. Adımı anarak yalan yere yemin etmeyin. Öldürmeyin, zina etmeyin, ebeveyninize itaatsizlikte bulunmayın” ifadelerinin yer aldığı da aktarılmıştır.[l]

Bakara Sûresi 83-84’üncü ayetlerde, bu suhuflarda yer alan emir ve yasaklar şöyle sıralamıştır: “Bir zamanlar biz İsrailoğullarından, ‘Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz. Ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin’ diyerek söz almıştık. Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; hâlâ sırt çevirmektesiniz. Vaktiyle sizden, birbirinizin kanlarını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair de söz almıştık. Siz de kabullenegeldiniz. Hâlâ (buna) şahitlik ediyorsunuz.”

Razî tefsirinde, İbn Abbas’tan rivayetle, İsra Sûresi’ndeki emir ve yasakların Musa’nın (as) levhalarında da bulunduğu belirtilmiştir.[li] Ayrıca En’am Sûresi’nde yer alan ve on emirle benzerlik gösteren birtakım emir ve yasaklar ise şunlardır: “De ki, ‘Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizin de, onların da rızkını biz veriyoruz. Kötülüklerin açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. Haksız yere Allah’ın haram kıldığı cana kıymayın. Düşünesiniz diye Allah size bunları emretti. Yetimin malına yaklaşmayın; yalnız ergenlik çağına erişinceye kadar (malına) en güzel biçimde (yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz). Ölçü ve tartıyı tam, adaletli yapın. Bir kimseye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyin. Söylediğiniz zaman yakınınız da olsa adil olun ve Allah’a verdiğiniz sözü tutun. Öğüt alıp düşünesiniz diye Allah size bunları emretmiştir.” (En’am, 151-153)

Eldeki Tevrat metinlerine göre Hazreti Musa’ya ilk Sina vahyi tecrübesinde sözlü olarak verilen, daha sonra ise iki tablette yazılı olarak verilen on emir şöyledir: “Tanrı şöyle konuştu: ‘Seni Mısır’dan köle olduğun çıkaran Tanrın Rab, Benim. Benden başka tanrın olmayacak. Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yeraltındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın. Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, Tanrın Rab, kıskanç bir Tanrı’yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım. Ama beni seven, buyruklarıma uyan binlerce kuşağa sevgi gösteririm. Tanrın Rabbin adını boş yere ağzına almayacaksın. Çünkü Rab, adını boş yere ağzına alanları cezasız bırakmayacaktır. Şabat Günü’nü kutsal sayarak anımsa. Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. Ama yedinci gün Bana, Tanrın Rabbe Şabat Günü olarak adanmıştır. O gün sen, oğlun, kızın, erkek ve kadın kölen, hayvanların, aranızdaki yabancılar dâhil hiçbir iş yapmayacaksınız. Çünkü ben, Rab, yeri göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün dinlendim. Bu yüzden Şabat Günü’nü kutsadım ve kutsal bir gün olarak belirledim. Annene, babana saygı göster. Öyle ki, Tanrın Rabbin sana vereceği ülkede ömrün uzun olsun. Adam öldürmeyeceksin. Zina etmeyeceksin. Çalmayacaksın. Komşuna karşı yalan yere tanıklık etmeyeceksin. Komşunun evine, karısına, erkek ve kadın kölesine, öküzüne, eşeğine, hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.” (Çıkış, 20/1-17)[lii]

 

Peygamberimiz (sav) bir başka rivayette, “İbrahim’in suhufu Ramazan’ın ilk gecesinde indi, Tevrat Ramazan bitmeden indi, İncil Ramazan girdikten on üç gün sonra indi. Ramazan’ın yirmi dördünden sonra da Kur’ân indi” buyurmuştur.

 

Dil, dinin şifresidir

Daha önce de belirttiğimiz gibi, ortada bir sahife varsa, burada yazılı bir mesaj vardır. Bu mesaj, kendisine gönderilen kişinin anlayacağı bir dilde olmak durumundadır. Bu durumda dil, dinin emirlerini insanlara aktarmada bir araçtır. Bunun yanında din gibi ulvî bir müessesenin mesajlarının sıradanlıktan uzak derin anlamları taşıması da gerekir. Kur’ân ifadelerinde gördüğümüz gibi, onun dili üst bir dildir. Şiirin de ötesinde bir derinliğe haizdir.

Kur’ân’ı anlamak için binlerce tefsir kitabı beyhude yazılmamıştır. Dil, dinin şifresini çözen bir anahtar gibidir. Elbette dinî metinler anlaşılmaz değildir. Onda her insana, her seviyeye bir hitap vardır. Avam ve havas aynı mesajı ana hatlarıyla aynı doğrultuda ancak farklı zaviyelerden anlayacaktır.

İlâhî mesajın iletildiği dil, Rabbin mesajlarını kula, kulun münacatını Rabbine ileten kutlu bir vasıtadır. Dil sayesinde insanlar birbirleriyle tanışır, anlaşırlar. Dil ile duygular bambaşka bir hâle bürünerek adeta tecessüm ederler. Birbirine duyulan sevginin kalpten kalbe taşınması yine dil ile mümkün olur.

Dil ile merhamet ve af kapısı açılır. Tıpkı Hazreti Âdem ve Havva kıssasında olduğu gibi, merhamet kapısından geçen kendisini Cennet’te bulur. Maalesef her türlü kötülüğün kapısı da yine dil ile açılır. Günahın, isyanın, şirkin, iftiranın ve sonuçta Cehennem’in…

 



[i] Tin: 4

[ii] Bakara: 30

[iii] Hucurat:13

[iv] Âdem SERDAROĞLU, Taş Devri Aldatmacası, https://insanvehayat.com/tas-devri-aldatmacasi/

[v] Süleyman Hayri BOLAY, Âdem, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.1, s.358-363, 1988 İstanbul 

[vi] Taberî-Tarih C.1.S.75, İbn.Esir-Kâmil c.1,s.47 Ibnünnedîm-Fihrist s.39

[vii] Hüseyin Sabri Alanyalı, Kültür Tarihi (Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2014), 26.

[viii] Yazının İcadı, Yazıyı Kim Buldu?, https://14eylulio.meb.k12.tr/

[ix] Mehmet ALTUNTAŞ, Kur’an’da Peygamberlere Gönderilen Suhuflar, Turkish Studies International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 11/12 Summer 2016, s.6

[x] Altuntaş, agm. s.1

[xi] Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, C.1, s.37 Türkiye Gazetesi Yay., İstanbul 2004.

[xii] Altuntaş, agm. s.12

[xiii] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VIII, 489

[xiv] Altuntaş, agm. s.10

[xv] Nebi Bozkurt, Nevzat Kaya, “İstinsah”, DİA, c.23, s.369. İstanbul, 2001

[xvi] İbni Kuteybe-Maarif s.9, Taberî-Tarih c.1,s.75, İbni Esîr-Kâmil c.1,s.47

[xvii] Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yay., C. 1, İstanbul 2004, s.37

[xviii] Şinasi GÜNDÜZ, “Nag Hammadi Literatürü Ve ‘Âdem’in Vahyi’”. Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 7/7 (Ağustos 1993), 93-126.

[xix] Gündüz, agm. 1993

[xx] Gündüz, agm. 1993

[xxi] Gündüz, agm. 1993

[xxii] Halide KILIÇ, Kur’an-ı Kerim’de “Suhuf” Adı Verilen Vahiy Mecmuaları, Y. Lisans Tezi, KONYA - 2016

[xxiii] Şinasi GÜNDÜZ, Şit, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 39, s. 215, İstanbul, 2010

[xxiv] Gündüz, agm. 2010

[xxv] İbnü’l-Esîr, I, 54

[xxvi] H. Kılıç, agt. S.48, 2016

[xxvii] H. Kılıç, agt. S.52, 2016

[xxviii] Ö. Faruk HARMAN, İdris, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 21, s. 478, İstanbul, 2000

[xxix] Buhârî, “Ṣalât”, 1; “Enbiyâʾ”, 4, 5; Müslim, “Îmân”, 259, 263, 264

[xxx] H. Kılıç, agt. S.53, 2016

[xxxi] DİA, XVII, 229-230

[xxxii] Harman, agm.

[xxxiii] İbnü’l-Esîr, I, 54-55, 59-60; İbn Kesîr, el-Bidâye, I, 99-100

[xxxiv] İbnü’l-Esîr, I, 54; Nişancızâde, I, 124-128

[xxxv] İsmail KAYA, Suhuf, Şamil İslam Ansiklopedisi

[xxxvi] Nişancızâde, Muhyiddin Mehmed, Mir’ât-i Kâinat: Dünya ve İslâm Tarihi (s.nşr. A. Faruk Meyan), İstanbul 1987, I, 121, 124-125

[xxxvii] Taberî, Tarih, I, 95, 97

[xxxviii] Mevdûdî, Tefhimül-Kur’an, terc, heyet, VI, 32

[xxxix] Taberî, Târîḫ, I, 312-313; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mens̱ûr, XV, 378

[xl] Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 606

[xli]  Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 175-176

[xlii] H. Kılıç, agt. S.63, 2016

[xliii] İbn Hibban, es-Sıhah, II, 77

[xliv] Zamahşeri, Keşşaf., II, 68; Taberi, Camiul Beyan, III, 446; Müsned, XXVIII, 191, Hadis no:16984

[xlv] H. Kılıç, agt. S.70, 2016

[xlvi] Ömer DUMLU, Suhuf, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.37, s. 477-478, 2009 İstanbul

[xlvii] Fâlih Şebîb el-Acemî, Ṣuḥufü İbrâhîm: Cüẕûrü’l Berâhîmiyye min ḫilâli nuṣûsi’l Fîdâ ve miḳārenetihâ bi’t Taṭbîḳāt ve’r-rivâyâti’t-târîḫiyye, s. 1, Beyrut, 2006,

[xlviii] Dumlu, agm.

[xlix] Dumlu, agm.

[l] Zemahşerî, II, 508

[li] H. Kılıç, agt. S.114, 2016

[lii] Mehmet Selim AYDAY, Hazreti Mûsâ’ya Verilen Levhalar: Kitâb-ı Mukaddes İle Kur’an-ı Kerim Arasında Bir Karşılaştırma, Türkiye Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, 14, 191-211, 2022