İNSANİYET ölmedi, özel kalplerde baharı bekliyor... Genetiği ile oynanmış bir çağın ortasında kalp sağlığına ve insan olmanın anlamına her zamankinden daha fazla dikkat etmemiz gerekiyor. Tümünü bir ülkeye sığdırabileceğimiz insan topluluğu dünyanın üçte ikisini oluşturan devâsa boyutlardaki okyanusları kirletmekte yetmez, dünyanın yörüngesini de çöplüğe çevirmekte. Bunu başaran insanların çevrelerindeki yaşamı kirletmemesi mümkün mü?
Doğal yaşamdan ve doğal beslenmeden uzaklaşan insanlık, doğal olarak kalptaki saflığı da yavaş yavaş yitirmekte. Artan şehirleşme hayatı, bir mahallenin bir apartmanında toplandığı, karşı karşıya, alt alta oturan insanların birbirine bu denli yabancı ve bu denli uzak oluşu kalplerdeki soğumaya işaret değil mi?
İnsan bir kâinat, insan bir mevsimler ülkesi… Elbet zaman zaman kışa dönüp de yaprak dökecek, paslanacak, kalbi toz bağlayacak. Lakin gün gelecek bahar ile yeniden uyanıp yine kendini bulma yoluna düşecek. Bu kapsamda insaniyet, zaman zaman çok düşse de geri yükselecek.
İmtihan dünyasındayız. Cennet ile cehennem arasındaki köprünün adıdır dünya. Bazen kılıçtan keskin, bazen geniş bir otoban… Doğum ve ölüm, sevgi ve nefret, kış ile yaz arasında yol alan insan yeryüzünün halifesi olarak yaşamda yerini almıştır. Her hâli imtihana tabi tutulur. Boşu boşuna yaratılmamış ve bir başına bırakılmamıştır. Yeryüzüne halife seçilmiş olan varlığıdır, kimliği değil. Düşünce ve davranışlarımızdan sorumluyuz. Birbirimize sahip çıkmak ve insanlığımızı beraber yüceltmek zorundayız.
Sanırım onlar haklı, bugün yine dündü…
Az önce bir sabah yürüyüşünden geldim. Doğa çoktan uyanmıştı. Serçeler hızla geçti önümden ve az ilerde yol kenarındaki bir ağacın kahverengi dallarında kamufle olup kayboldular, gelip geçenler fark etmediler bile. Esnaf yeni günün hizmet ve ticareti için hazırlıklarına başlamıştı. Toplu taşıma araçları ve ticarî taksiler hafta sonu mesailerine gitmekte olan insanlar için yol alıyorlardı. Hafta sonu yürüyüşlerinde çevremdeki doğanın uyanışlarına ve insanların gün için hazırlanmaya başlamasına tanıklık etmek güzel hisler uyandırıyor, diğer yandan değişmeyen bir manzara var ki beni her seferinde hüzünlendiriyor. Bu da tabii ki insanların beden dili ve yüzlerdeki değişmeyen o benzer ifadeler. Çiçekçi gün içindeki satacağı çiçek demetlerini hazırlarken elindeki çiçeğin bir çiçek olduğunun farkında değil gibiydi. Çevresindeki renk renk çiçek dünyasına rağmen yüzüne düşen şey zihnindeki gri bulutların gölgesi idi ve bana şunu fısıldıyordu bu görüntü: “Bugün, bugün değil dünlerden bir gün. Aynı mekân, aynı iş, aynı düşünceler ve aynı süreçlerle günü tamamlamak. Peki ben bugün dünden farklı olarak nasıl özel özel şeyler hissedip de bunu çevreme de hissettirebilirim ki?”
Bir çocuk, parka her gidişinde aynı neşe ve enerjiye sahiptir, peki ben yeni günü neden aynı neşe ve heyecanla karşılayamıyorum ki?
Fırıncı ekmekle beraber pişmiyordu, otobüs şoförü yolcusu ile beraber yol almıyordu, kaldırımda yürüyen yayalar çevrelerinde uyanan yaşamı görmüyorlardı. Sanırım onlar haklı, bugün yine dündü…
İnsanın hatasız ve pusulası şaşmayan kalbinin yeteneklerinden birisi de, siz onu duyun duymayın, bilin bilmeyin onun bize anlattıklarının hakikati işaret ettiğidir. Şöyle bir örnek vereyim: Çiçekçiye gittiniz ve sevdiğiniz için güzel bir çiçek almak istediğinizi ve bu konuda yardım istediğinizi belirttiniz. Çiçekçi tecrübe ve bilgisi ile elindeki en güzel çiçeği en güzel sunumu ile hazırladı ve size verdi, lakin içinizdeki bir his sizi rahatsız etmektedir o an ama ne olduğu konusunda bir net fikriniz yoktur. Bir an önce işinizi bitirip oradan çıkmak istediniz. Bunun nedenlerinden en önemlisi işte kalpler arasındaki alışveriştir. Kalpten kalbe akan negatif bir şey ise elden gelen başka bir şey olmaz. Dışarıdaki çevre ne olursa olsun, ne konuşulursa konuşulsun, bir çiçekçide elinizde bir çiçek dahi olsa kalplerin pusulası şaşmaz.
Kalp kalbe karşı diye boşuna dememişler. İki insan bir iletişime geçtiğinde kalpler de kendi dillerinde ayrı bir iletişime geçer ki insanlığın geneli buradaki dili pek bilmez ve önemsemez ve sırf bu yüzden çok şey kaybeder.
Bir doktor, bir esnaf, bir anne veya bir baba kim olursa olsun kural aynı, meselâ bu sefer adayımız öğretmen olsun… Ders başlamak üzere ve otuz öğrenci hazır bir şekilde öğretmenin öğretmesini beklemekte. Öğretmen burada sadece müfredatı ve sadece o gün işleyeceği dersi aktaracağını sanıyorsa ve tepki olarak da karşıdan verdiği emeklere karşı ödevlerini yapanlar, dersi iyi dinleyenler ve anlayanlar anlamayanlar olarak görüyorsa çok yanılıyor ve çok şey kaçırıyordur. Eğitim konusu zaten çok hassas bir şey ama burada karşınızda taze zihinlerin öğretmenlerin söyleyecekleri ile şekillenmesi durumu var. Ya iyi şeyler edinerek eğitim sistemi içerisinde başarılı yol alacaklar ya da baştan soğuyacaklar eğitimden ve hayatları ve zihinleri karmaşık bir yapı alacak. Büyüklerin, idarecilerin ve özellikle eğitimcilerin her şeyden önce kalplerin arasında yapılan iletime dikkat etmesi gerek. Dilimizle söylediğimizi kalbimiz tasdik etmiyorsa en başta kendimizi sonra çevremizi kandırıyoruzdur. Kalpten kalbe köprü kuramayanlar, insanlıktan, insaniyetten bahsetmesin. Kalpler devrede değilse orada olan şey sadece fizikî yaşam belirtilerinden ibaret bir süreçtir.
Burada toplumdaki yaşanan örnek durumları bir kenara bırakarak diyorum ki: İnsaniyet namına insanlığımızı bir an önce acil tıbbi yardıma ve tedaviye almalıyız. Tüm politikaların, tüm yasaların, tüm eğitim programlarının ve tüm işlerin önüne insanlığı iyileştirmeyi koymalıyız. Birlik ve beraberliği yeniden ama sağlıklı inşâ etmeye başlayalım.
Çoğu İslâm ülkesinde insanların keyfine bakmaya ve umursamazlığa devam etmesi çıldırtıcı bir durumdur
Ben de çok şey istiyorum, biliyorum… Dünyanın çeşitli bölgelerinde savaşlar devam etmekte, açlık, hastalıklar ve daha nice insanlık dışı durumlar insanlığı ve yaşamı tehdit ederken benim kalplerimizde olana dikkat edelim demem biraz abartılı olabilir. Çoğu coğrafyada bırakın kalbi, vicdan ve mantık bitmiş, insanlık zaten kayıp da şeytan bile bu kadarını tahmin etmemiştir sanırım. Geçtiğimiz günlerde Suriye’deki bir hapishanede uygulandığı anlatılan işkence, şiddet ve diğer akıl dışı durumları görünce acaba daha ne kadar ileri gidecek insan diye düşünmeden edemiyorum. Söz konusu hapishaneden kurtulan insanların gözlerindeki o dehşet izlerine tanık olmak ama yine de insanlığın uyanamaması, çoğu insanın kalbinin ürpermemesi, özellikle çoğu İslâm ülkesinde insanların keyfine bakmaya ve umursamazlığa devam etmesi çıldırtıcı ve insanlık dışı bir durumdur.
İmtihan dünyası diyoruz ya hani, hastalığı, borcu, ailevî durumları, yetimi ve öksüzlüğü, savaşları falan görüyoruz ki aslında insanın tek bir imtihanı var, o da insan. İnsanın imtihanı insanla… Bu da bir yere kadar kabul edilemese ve elden bir şey gelemese de kaldırabildiğimiz bir gerçek ama işkence nedir ya, bu kin, bu hırs, bu sınırları zorlayan davranışların sebebi nedir? Dünyadan acilen silinmesi gereken ilk kelime bence işkence kelimesi olmalıdır. Dünya ülkeleri idarecileri ve bilim insanları bir araya gelmeli ve öyle bir teknoloji geliştirmeliler ki insan varlığından, insana eziyet verme düşünce ve davranış genlerini yok etmeliler. Tüm negatif durumlar yok edilemez tabii, sonuçta İlâhî Kudret’in yarattığı bir hayat sistemi var ve sanırım insana da fazla müdahale yetkisi verilmiyor ama yine de sınırı ve haddi çok aşan insanlık dışı şeylerin yok olmasını isterdim.
Buradan sadaka konusuna geçmek istiyorum… Yine insanla ve insanlıkla ilgili yakından bir kavram olduğu için önem arz etmekte. Hayatın bir getirisi olarak herkes eşit şartlarda olamıyor. Kimileri çok büyük imkânlara ve zenginliklere sahip olurken kimileri ise yoklukla sınanmakta. Yine öyle bir çağ ve anlayıştayız ki paran kadar değerli, paran kadar yükseklerde ve paran kadar yüksek yaşam şartlarına sahipsin. Zenginsen dünyanın en güzel yerlerini görme, en lüks otel ve lokantalarında ağırlanma hakkına sahipsin. Pırıl pırıl milyonluk araçlarla dolaşıp en üst seviyede sağlık, eğitim ve diğer hizmetleri alma hakkına sahipsin.
Ya asgari ücretli isen, engelli veya engelli yakını isen, pahalı bir tedaviye ihtiyaç duyan bir yakının varsa, kısaca fakirsen ne olacak? Anayasal barınma hakkın bile yok. Kiradan kiraya göç edip duracaksın, devlet hastanelerinde her aşama için ayrı sıra alıp bir tedaviyi üç ayda tamamlayacaksın. Markete ve pazara gidip de öyle canının her istediğini alamazsın, tatil denen şeyi mi, her sene olmaz, her yerde olmaz, belki hiç olmaz… Siz bu örnekleri çoğaltabilirsiniz, ben kendim ile ilgili bir tane örnek vereceğim. Memurum ve kiracıyım, eve giren tek bir gelir var. Öğrenci olan iki çocuğumla beraber dört kişilik bir nüfusa bakıyorum. Ev alacak birikimim yok, inancım gereği faiz ile kredi çekme olaylarına giremiyorum. Müslüman coğrafyasında gelirine göre elden taksitle ev verecek babayiğit müteahhit ve kuruluş da yok. Bir tek ne var, TOKİ… Örnek burada başlıyor. TOKİ kuralarına engelli kadrolarından başvuruyoruz, arabamız olmadığı halde şehir merkezine ve yerleşim yerlerine uzak olan daha otobüs güzergâhı belli olmayan yere kurulması planlanan TOKİ inşaatı bu. Bana memur olduğum hâlde fakir elbisesi giydirilip uygun görülen senaryo bu, uzak bir köşede planlanan bir TOKİ inşaatına başvurmak... Yine de başvurduk ve zaten engelli kadrosundan bile kura çekilişinde kuramız çıkmadı. Niye, çünkü engelli başvurusu bile o kadar yüksek ki, çıkmazsa çıkmayabiliyor.
Benim ve bunca insanın tek bir suçu var: İnsan olmak ve doğarken bazı imkânlardan yoksun olarak doğmuş olmak, en iyi okullarda en iyi eğitimi alamamış olmak, aile içi en iyi yetiştirmeye sahip olamamış olmak, genlerimizde doğuştan dahilik ya da özel bir yetenekle süslenmemiş olmak… Bizler imkân verilirse çok ama çook çalışarak bir yerlere gelebilecek sıradan insanlarız. Diğer türlü bir milletvekili, bir holding sahibi bir kişinin çocuğu olarak doğmuş olsanız her şey hazır zaten. Size düşen, sadece kişiliğinizi oturtmak... Kişilik konusu da dünyanın en zor ve en hassas konularından birisi, bu konuyu burada fazla açamayız tabii ama kısaca kişilik sahibi olmak için zenginlik ya da dünyanın en iyi okulunu okumak da yetmeyebiliyor. Zira koskoca dünya liderlerinin, hayatı nasıl cehenneme çevirdiğini hep birlikte görüyoruz.
İnsan nerede takıldı kaldı böyle?
Evet konuyu çok uzattığımın farkındayım… Kişilik konusu üzerinden sadakaya, oradan da insanlığa hızlıca geçmek istiyorum. Bu konularda o kadar duygusal ve sinirli olabiliyorum ki kontrolü kaybedebiliyorum. Anlayış göstereceğinize inancım tam ama yine kabahatli yorumlarım için affınıza sığınırım.
Evet, zengin ve okumuşsunuz ama kişiliğiniz sadaka gibi kutsal ve basit bir mevzuu bile çözemiyorsa, akıl ve kalp ikliminiz bu konuyu duyduğu ve gördüğü hâlde kabul edemiyorsa kusura bakmayın, olmamışsınız. Gerisinde kim olduğunuzdan bana ne? Bize verilen bedenin, sağlığın, gücün ve maddiyatın zekâtı, sadakası kısaca imkânı olmayan diğer canlıların üzerimizde hakları var. Çok olan aza verecek, bu kadar basit. Bilen bilmeyene öğretecek, güçlü olan zayıfı koruyacak, akıllı olan aklı yetmeyene el uzatacak, geçimini sağlayabileceğinden bir gram fazla kazanan önce kul hakkını ödeyecek. Neymiş yatırım, neymiş çocukların geleceği, neymiş sermaye… Güzel kardeşim, ticaret hak, kazanmak helal, kimse büyümene bir şey demiyor ki ama önce malını bir temizle. Söylenecek çok şey var, sadaka imkânı olan herkesin görevi ama öncelikle zengin kesimi layıkıyla bu sürece katılsa ortada fakir kalmaz, gariban kalmaz. Ben çevremde çok görüyorum, kiracıya kiracı, borçluya borçlu, hastaya hasta el uzatıyor. Sorarım size, insaniyet nerede? Sorarım size, güçlü, zengin, sağlıklı ve makam sahibi olan insanların düşünce sistemi niye bu kadar düz, hepsi olmasa da çoğunun mantığı neden bu kadar hastalıklı? Ülke yöneticilerinin siyasetle başa gelmesi, siyasetle yönetmesi ve ülkelerin birbirini düşündüğünde akıllarına ilk gelen şeylerin başında savaşın olması sizce sağlıklı bir ruh yapısının, sağlıklı bir sürecin göstergesi olabilir mi?
Hepsini geçtim, selam vermeyen ve selam almayan bir topluma dönüşüyoruz. Okur yazar istatistikleri yerle bir, WhatsApp mesajlarındaki üslup çok fena. İnsan nerede takıldı kaldı böyle? Teknolojinin baş döndürücü gelişmelerini konuşmayı bırakıp, insanlığın baş döndürücü uyanışlarını, iyileşmesini ve gelişmesini nasıl sağlarız, bunu konuşalım...
Maden ve petrol arama sistemleri gibi insanlık arama sistem ve kuruluşlarını devreye almalıyız. Birçok yazımda olduğu gibi buradan da yöneticilere seslenmek istiyorum: İnsanlık zor durumda, bir bakanlık, bir genel müdürlük, özel teşebbüsler ne olursa olsun bir alt yapı acilen kurulmalı, araştırma geliştirme çalışmalarına hemen başlanmalı… İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, yazılı bir belge olmaktan çıkartılıp “İnsaniyet Başkanlığı” adı altında insanlık araştırılıp, kurtarılıp geliştirilmelidir…
Burada insan varlığının araştırılması konusu ile ilgili kısa bir hususa değinmek istiyorum. Teknoloji yapay zekâ ile birleşince ortalık toz duman oldu. Sağlık, spor, eğitim ne ararsanız internetin sokaklarında her şeye denk geliyorsunuz. Sağlıkla ilgili örneğin uzman doktor, uzman diyetisyenin biri çıkıyor, şunları şunları şu zamanlarda yiyin, mucizeleri görün diyor. Öyle de ikna edici bir seslendirme ve görsel içerik kullanmış ki adeta hipnotize olup başlıyorsunuz reçeteyi uygulamaya. Aylar sonra bir bakıyorsunuz başka bir uzman sakın ha bu reçeteyi kullanmayın diyor, çünkü şu tip yapıdaki insanlar ya da şu tip hastalığa sahip insanlar için tehlikeli sonuçları olabiliyor diyor. Kala kalıyorsunuz ortada. Başka bir durum, inanç dünyasında almış başını gidiyor. Şu duaları yapın, her istediğiniz gerçekleşecek; şu hocaya gidin, kesin kurtulacaksınız; şu yoldan gidin, cennete çıkıyor… Sonra bunlardan biri bakıyorsunuz ki yolun sonu kötü bir çukura çıkıyor. Sporda da çok oluyor. Bazı hareketler gösteriliyor ve yanlış yaptığınızda çok kötü sonuçlar alıyorsunuz.
Kısaca insan, çok boyutlu bir varlık. Sağlığı, beslenmesi, inanç sistemi, zihin işlevi… Her şeyi ama her şeyi ayrı komplike çok karmaşık yapı ve sistemler, ki öyle yapay zekâya, öyle birkaç doktora, birkaç diyetisyene, birkaç hocaya, birkaç öğretmene ve kitaplara bırakılacak, teslim edilecek bir şey değil. Allah korusun, insanların çoğu yeterli eğitim, zihin ve kişilik gelişimi imkânına sahip olamıyor; bilinçli olmak, farkında olup farkına varmak özellikle bu hız ve kaos çağında imkânsıza yakın. İkna ve hipnoz yöntemlerini, kurnazlıkları bilenler koca koca toplulukları peşlerinde yanlış yönlere götürüyorlar, yanlış reçetelerle çok zorumda bırakabiliyorlar.
İnsanlık öyle böyle değil gerçekten zor durumda. İyi uygulamaların, iyi insanların çabalarının yetmediği bir devirdeyiz. Zihinler ve bedenler sağlıklı beslenemiyor. O yüzden sürekli idarecilere yükleniyorum: Ne olur bari siz uyanın, ne olur şu siyaseti bırakıp insanlığa bir el atın...
Bu yazının bir sonu olma ihtimali yok aslında ama dergide yer alması gereken diğer yazarların hakkına girmemek için bir yerde bitirmek zorundayım. Vakit ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim. İyi ki varsınız…



