NASIL ki bu âlemde (evrende) ontolojik olarak var edilen tüm varlıkların (mahlûkat) bir varoluş gâyesi varsa, “insan” denilen varlığın da bir varoluş gâyesi vardır. Bu gâye, varlığın yaratılışındaki anlam ve amaç çerçevesinde şekillenmiş olup, buna dînî (İslâmî) tâbirle “Sünnetullah” (Allah’ın varlığın özüne, cevherine, fıtratına koyduğu yasalar) diyoruz.
Ancak, insan dışındaki tüm varlıklar ontolojik ya da fıtrî olarak irâdî bir şekilde hareket edemezken (bunlar “sevk-i İlâhî”ye uygun olarak davranışta bulunurlar) “insan” denilen varlık bunun dışındadır. Çünkü insan akıllı ve zeki olması hasebiyle irâdesini kullanabilen ve tercih yapabilen bir varlıktır. Hâl böyle olunca, yeryüzünde insanın omuzlarına muazzam bir yük ve sorumluluk binmekte ve bu sorumluluğun gereği olarak büyük bir imtihana tâbi tutulmaktadır. Kaldı ki, sorumluluğu yüklenen, insanoğlunun bizâtihî kendisidir. Bu, nimet-külfet dengesi açısından son derece doğal bir durumdur. Çünkü yaratılışta insan, üstün bir varlık olarak yaratılmış, bununla birlikte diğer varlıklarda olmayan akıl ve zekâ gibi muazzam yetilerle de donatılarak desteklenmiştir.
Mâmâfih kâinattaki tüm varlıklar insanın emrine ve hizmetine sunulmuştur. Şüphesiz bu sunumun (tüm nimetlerin) bir karşılığı olmalıdır. Çünkü bu dünyada karşılıksız hiçbir şey olmaz. Bu durum, sosyolojik olarak determinizm, diyalektik olarak da tez-antitez ilkesine uygundur. Hatta yaratılış felsefesine göre her şey zıddıyla kaimdir. Bu ilke ve kanunlardan müstağnî olan, ancak ve ancak varlığı yaratan Allah’tır.
Bütün bunlar bize gösteriyor ki, evrende amaçsız ve anlamsız olarak hiçbir varlık yaratılmamıştır. Bunlar içinde akıllı, zeki ve irâdeli bir varlık olan insan, sorumluluk mevkiinde ilâve bir gâye üstlenmiştir. Binâenaleyh bu durumda “İnsanın yeryüzündeki gâyesi nedir ve ne olmalıdır?” sorusuna uygun cevaplar bulmakta fayda vardır.
İnsanın varoluş gâyesi
İnsan dışındaki varlıkların gâyesi ontolojik olmakla birlikte gayr-i irâdîdir. Dolayısıyla insiyâkî ve refleksî olarak sevk-i İlâhî’ye uygun bir şekilde hareket ederler. İnsan ise bilinçli ve hür bir varlık olması hasebiyle ne yapıp edeceğine kendisi karar verir ve birtakım tercihlerde bulunur. Verdiği kararlar ve yaptığı tercihler determinizm prensibinin yanında hem ahlâkî ve vicdânî, hem de hukûkî ve insânî açıdan kendisini bağlar ve bu meyanda kendisine bir sorumluluk yükler. Netice de bu bir imtihandır; imtihanın sonunda sınıfı geçme de vardır, sınıfta kalma da vardır.
Abraham Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” adlı teorisinde vurguladığı gibi, bu hiyerarşinin en alt basamaklarında insanın bir takım fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar yaşama, barınma, korunma ve neslin devamı gibi en temel ihtiyaçlardır ve insan dışındaki varlıklar için bu ihtiyaçları karşılamak yeterli bir gâyedir. Ama insan için bu yeterli bir gâye değildir. Olamaz da. Çünkü insan, üstün ve sorumlu bir varlık olarak yaratılmıştır. Dolayısıyla bu üstünlüğünün hakkını vermek ve sorumluluğunun gereğini yerine getirmek zorundadır. Böyle olmalıdır, çünkü insana yakışan budur. Aksi takdirde diğer varlıklardan farkı kalmaz, hatta daha alt seviyelere iner.
Peki, bu durumda insanın amaç ve varoluş gâyesi ne olmalıdır? Hiç şüphe yok ki, yeryüzünü inşâ ve ihyâ etmek olmalıdır. Bu, ulvî bir gâyedir ve insan olmanın da gereğidir. Buradan hareketle insanoğlu yeryüzünde nice medeniyetler kurmalı, kurulan bu medeniyetlerse insanlığın barışına, huzuruna ve kardeşliğine katkı sağlamalıdır.
Bunlar öyle medeniyetler olmalıdır ki, sadece insanoğlunun mutluluğu, huzuru ve refahı için değil, bilumum mahlûkata hizmet eden “İslâm İnsanlık Medeniyetleri” olmalı ve bu evrende bulunan ve bu dünyada yaşayan her varlık ve herkes bundan mutluluk ve huzur duymalı, haz almalı, güvenlik açısından kendinden emin olmalıdır.
Yine bu medeniyet öyle bir medeniyet olmalı ki çevreye ve tabiata saygıyı, tüm mahlûkatın haklarını korumayı esas alan ve temelinde de adâlet olan bir medeniyet olmalıdır. İşte insanın yeryüzündeki temel gâyesi bu olmalı ve bu ulvî gâye peşinde koşmalıdır. Allah’ın insandan istediği de budur ve mazlum insanların beklentisi de böyledir.
Temel insan hakları
Bu bağlamda öncelikli olarak ister istemez temel insan hakları devreye girmektedir. Bu hakların başında “yaşam hakkı” gelir ve diğerleri bunu takip eder. Üreme hakkı, çalışma hakkı, düşünme ve düşündüğünü ifâde etme hakkı, inanma veya inanmama hakkı gibi haklar bu meyandadır. İşte insanın varoluş gâyesi, temel insan haklarını korumak ve yeryüzünü yaşanabilir hâle getirmektir. Bu bir inşâ ve ihyâ hareketidir.
Temel insan haklarının yanında tüm mahlûkatın hakları da mâsun olmalı ve koruma altına alınmalıdır. İnsânîlik ya da “insancıl hukuk” tüm dünyada bunun alt yapısını hazırlamalı ve uygulanabilir bir şekilde kural ve kurumlarını oluşturmalıdır.
Evet, bu mânâda ve modern zamanlarda insanlık birtakım çalışmalar yapmış ve ileri adımlar atmış gibi görünse de (anayasal çalışmalar, uluslararası mevzuatlar; “İnsan Hakları Beyannâmesi” ve diğerleri gibi) ve yine buna paralel olarak kurumsallaşma boyutunda birtakım uluslar arası kurumlar ihdas edilmiş olsa da (BM, AİHM, AGİT gibi) genellikle bunların kâğıt üzerinde kaldıklarını, uygulansa bile çifte standart uygulamalarla mazlum milletlerin aleyhine tecelli ettiğini her vesileyle görmekte ve şahit olmaktayız. Bunun en son örneğini, 7 Ekim 2023 târihinden bu yana (son sürat devam ediyor) haksız ve işgâlci olduğu hâlde hiçbir ahlâkî umde gözetmeyerek ve uluslararası kural ve kurum tanımayarak mazlum Gazze halkını ve çocuk, yaşlı, kadın demeden bütün mâsum Filistin vatandaşlarını hunharca katleden, hastahâneleri, ibâdethâneleri, yerleşim birimlerini acımazsızca ve vahşice bombalayan İsrail’in ve ona Siyonist ve Haçlı ruhuyla kayıtsız ve şartsız destek veren, başta ABD olmak üzere İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve neredeyse tüm Avrupa ülkelerinin bu örnek olay üzerinden şu sıralardaki tutum ve davranışları ikiyüzlü, riyakâr ya da modern tâbirle çifte standartları teşkil etmektedir. Bu bakımdan bu uluslararası sözleşme ve kuruluşlara hiç kimsenin güveni kalmadığı gibi, âdil olduğuna da artık hiç kimse inanmamaktadır.
Onun için tüm dünyanın ve mazlum milletlerin bu uluslararası güveni yeniden tesis ve tecelli ettirecek yeni bir misyona ve taze kana ihtiyacı vardır. Her zaman olduğu gibi, belli ki bu yeni misyon ve “tâze kan” bizi beklemektedir. Arapların ve diğer Müslüman ülkelerin mevcut hâlleriyle yapabilecekleri pek fazla bir şeyleri yoktur. İşin ilginç tarafı, buna istek ve arzuları da yoktur. Onlar kendi küçük dünyalarında keyf ve âlemlerini yaşamaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Bu bakımdan târihî misyon yine Türk milletinin üzerine düşmektedir.
Zamanı geldiğinde Türklerin önderliğinde ve samimî Müslüman halkların desteğiyle (inşâ-Allah) bu târihî misyon îfa edilecektir. Misyon ufukta görünmüştür. Güneş yine Doğu’dan doğacaktır. Yeter ki zevk ü sefâ süren, saltanat kayıklarına binen, Batı’nın satın aldığı Arap şeyh ve kralları ve de içimizdeki “Fransızlar” gölge etmesin ve buna engel olmasınlar, başka ihsan istemez!



