XVIII. yüzyılda buharla çalışan makinelerin icat edilmesiyle birlikte, Sanayi Devrimi veya Endüstri Devrimi dediğimiz makine merkezli bir dönem başladı. Büyük fabrikaların kurulması ve makinelerin yardımıyla seri üretime geçilmesiyle birlikte toplumların da yaşam şekillerinde büyük değişiklikler meydana geldi. Bu, XVIII. yüzyıl değişim dönemi, aynı zamanda Batı’da XV. yüzyıldan itibaren adım adım kendisini hissettiren kapitalizmin de en çok ivme kazandığı dönemdi. Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkmasında en önemli etkiye sahip olan ise hiç kuşkusuz burjuva sınıfıydı. Bu sınıf, yaklaşık olarak son üç-dört yüzyıllık süreçte dünya düzeninde çok etkili oldu ve olmaya da devam ediyor. Bu sınıfın en önemli özellikleri: Sermayeyi ele geçirmek adına hırslı olmaları, gelenekle ve dinle olan bağlarını koparmaları, sömürgeciliği meşru görmeleri, hür sermayecilik ve köksüzlükleridir.
“Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik”in bir slogandan öteye gidemediğinin en önemli göstergesi, sömürgeciliktir
Orta Çağ Avrupa medeniyetinin ortadan kalkmasını ve “Yeni Çağ Din Dışı Avrupa Medeniyeti”nin kurulmasını sağlayan da yine bu burjuva sınıfı olmuştur. Rahmetli Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı’nın ifade ettiği gibi, “Yeni Çağ Din Dışı Avrupa Medeniyeti”nin en bariz vasfı, tarihte ilk defa dine dayanmadığını iddia eden bir medeniyet olmasıdır”. Dünya tarihinde bütün diğer medeniyetler ve kültürler kendilerini din kaynaklı görmelerine karşılık, “Yeni Çağ Avrupa Medeniyeti” kendisini din dışı olarak kabul etmektedir. Kendisini din dışı olarak vasıflandırmasındaki temel etken ise sömürüyü meşrulaştırmasında yatmaktadır. 1789 Fransız İhtilali’nden itibaren retorikleşen “Liberté, égalité, fraternité; Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” sloganları ise daha sonraları tamamen din dışı bir hâl almıştır. Bu da özgürleştiğini zanneden “bireyler”in, yalnız kalmalarına, atomize edilmelerine ve kapitalizm tarafından daha kolay yutulur lokma olmalarına zemin hazırlamıştır. “Yeni Çağ Avrupa Din Dışı Medeniyeti”nin dünya halklarına vaat ettiği: “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik”in bir slogandan öteye gidemediğinin en önemli göstergesi ise hiç kuşkusuz sömürgeciliktir.
Ahmet Emin Dağ’ın “Afrika’da Müslüman Azınlıklar” adlı kitabında bahsettiği gibi, “Yeni Çağ Avrupa Medeniyeti”nin dini bütün kurumlarından dışlamasındaki asıl sebep sömürüyü meşru hâle getirmek istemesiydi. Çünkü ne olursa olsun hiçbir dinin sömürüye müsaade etmeyeceğini bilmekteydiler. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere çoğu Avrupa ülkesinin “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik”ten ne anladığını, bu ülkelerin Afrika’daki uygulamaları açıkça göstermiştir. “Afrika’da sömürge sisteminin yıkılmaya yüz tuttuğu sıralarda kıtanın siyâsî haritası, adalar sayılmadığı takdirde 52 toprak parçasından müteşekkildi. İngiltere 20, Fransa 18, Portekiz 5, İspanya 4, İtalya 3 ve Belçika 2 bölgeyi işgal altında bulunduruyordu. İşte, parçalanan bu topraklar -büyük ölçüde- bugün sayıları 55’e varan Afrika ülkelerinin devlet sınırlarını oluşturmuştur. Yani Avrupa’nın sömürgeci ülkelerinin kendi sömürge sınırları, bugün hâlâ yaşamaya devam etmektedir. Bu yeni ülkeler arasında sınır anlaşmazlıklarına, yer altı zenginliklerinin paylaşımına veya etnik ve dinî sebeplere bağlı onlarca savaş yaşanmıştır. Müslümanlar da bu bölünmelere göre farklı ülkelerin vatandaşları hâline getirilmiştir.” (Ahmet Emin Dağ)

Asıl mesele belki de şu olmalı: Teknoloji mi bize hâkim, biz mi teknolojiye? Veyahut biz mi teknolojiyi kullanıyoruz yoksa teknoloji mi bizi kullanıyor ve yönetiyor? İşte buna verebileceğimiz cevap, kendilik bilincimizi de ortaya koyacaktır.
Teknolojik işgal sonucunda bozulan toplumsal ahenk, günümüzde hız ve haz merkezli yaşam hâlini almıştır
Günümüze doğru yaklaştıkça, bugünkü bilgisayarların atası olarak kabul edilen tüplü hesap makinesi XX. yüzyılda icat edildikten sonra yeni bir çağa girilmiştir: Dijital Çağ… Bu çağ ile birlikte kredi kartları, banka ATM’leri, televizyonlar, bilgisayarlar, bilgisayar oyunları, videolar, cep telefonları ve daha birçok dijital alet artık yaşamımızın önemli bir parçası konumuna gelmiştir. Bu teknolojik araçlar çoğu işimizi kolaylaştırmakla birlikte, kontrolsüz kullanımları nedeniyle günlük yaşamımızı olumsuz yönde işgal etmişlerdir. Bu teknolojik işgal sonucunda bozulan toplumsal ahenk, günümüzde hız ve haz merkezli yaşam hâlini almıştır. Bunca koşturmaca içerisinde kendine yabancılaşmaya başlayan insan, aynı zamanda hem kendi toplumuna hem de toplumsal değerlerine de yabancılaşmaya başlamıştır. Bunun en belirgin yansımaları, Søren Kierkegaard, Albert Camus ve Jean-Paul Sartre gibi Varoluşçu (egzistansiyalizm) felsefenin önde gelen düşünürlerinin, “umudun en büyük insanlık suçu” olduğunu söylemelerinde gizlidir. Oysa bütün dinlerin vaaz ettiği ise umutsuz bir insan olamayacağıdır. Bu derece kendine yabancılaşan insan, dünya tarihinin en büyük kriziyle de karşı karşıyadır.
Bugün birçoğumuz tüketimlerimizin kendi tercihlerimizin sonucu olduğunu zannediyoruz. Oysa gerçek hiç de öyle değil! Kapitalizm kendi belirlediği üretimleri bize dayatmaya devam ediyor. Bizler ise seçeneksiz kaldığımızın farkına varamayacak kadar kendimizde değiliz! Seçeneksiz ve bir dayatmaya maruz kaldığının bilincinde olamayan insan, ihtiyacı olanı değil “Kültür Endüstrisi”nin ürettiğini tüketmek zorunda bırakılmıştır. Kendi talebi dışında üretilen birçok şeyi tüketen insan, aslında simülasyonunu tüketmektedir. Ancak aklı ve duyguları köreltildiği için bunun farkına varamamaktadır.
Sosyal medya günlük yaşamımıza o kadar çok etki eder hâle geldi ki, daha beş-on yıl öncesine kadar günlük yaşamımızı en çok etkileyen televizyon iken, onun etkisini dahi geride bırakmayı başardı. Günlük yaşamımızda çok fazla etkili olmaya başlayan sosyal medyanın, televizyona göre daha çok bağımlılık yaptığını söyleyebiliriz. Çünkü televizyon ile irtibatımız çoğunlukla sabit bir mekân ile sınırlıdır. Meselâ ev içerisinde televizyon hangi odada yer alıyorsa, o odayı terk ettiğimizde televizyonun bizim üzerimizdeki etkisi de o ölçüde ortadan kalkmaktadır. Böylece televizyon ile olan tek yönlü irtibatımız, uzaktan kumanda mesafesinde bir mekân ve zaman bağımlılığı olarak kalmaktadır.
Oysa son yıllarda özellikle akıllı telefonların yaygınlaşması ile birlikte, insanın neredeyse kendisi ile baş başa kalacağı bir zamanı dahi ortadan kalkmış durumda. Maalesef akıllı telefonlar birçok kişi için adeta vücudunun bir uzvu gibi olmaya başladı. Maalesef diyorum çünkü kendi vücudumuzun uzuvlarını, duyu organlarımızı ve aklımızı kullanmaktan daha çok, akıllı telefon, akıllı saat ve bunun gibi akıllı teknoloji(!) araçlarını kullanır olduk. Bu da kendinden uzaklaşan (hatta kendinden kaçan) ve çevresiyle sosyal etkileşimi azalan bireyler olmamıza sebebiyet vermeye başladı. Dikkat ederseniz kullandığım bu cümleler, adeta teknolojiye esir olmuş ve adeta robotlaşmaya başlayan, olumsuz bir insan tanımlamasını ifade etmektedir. Günümüzde bu teknik/ teknolojiyle kaçınılmaz olarak insan ilgilenmek zorundadır. Benim kastettiğim teknolojiyi nasıl, niçin, nerede ve ne zaman kullanacağımız ile ilgilidir.
Edilgen bir varlık ve kitle olmaya doğru sürükleniyoruz
Microsoft’un kurucusu olan Bill Gates’in, kendi çocuklarına on dört yaşına gelene kadar akıllı cep telefonunu yasakladığı ve teknoloji kullanımını da sınırladığı bilinmektedir. Bill Gates gibi dünyanın önemli birçok yazılım geliştiricisinin, kendi çocuklarına benzer şekilde gerek akıllı telefon konusunda gerekse de sosyal medya kullanımı konusunda sınırlamalar getirdikleri birçok kez haberlerde konu olmaktadır. Fakat bu kişilerin, kendi çocukları dışındaki diğer çocuklar için benzer hassasiyeti göstermedikleri de hepimizin malumudur! Tüketici olan bizler, bu teknolojileri üretenler kadar kendimize ve korunmaları konusunda çok daha hassas olmamız gereken çocuklarımıza ise gerekli şekilde sınırlamalar koymuyoruz ya da koyamıyoruz!
Yeni çıkan bir akıllı telefonun özelliklerini neredeyse bir günde üreticisinden çok daha iyi tanıyan tüketiciler olma konumuna geldik. Bu iyi midir? Tabii ki aldığımız bir ürünün özelliklerini bilmemiz faydalıdır. Tâ ki o ürün size egemen olana kadar. Eğer metayı merkeze alırsak, zamanla insanî özelliklerimizi de kaybetmeye başlarız. Bir akıllı telefonun kaç inç, kaç çekirdekli, kaç GHz işlemciye sahip, kamera özellikleri, ram boyutu, dâhili hafıza boyutu, şebeke uyumu, radyo özellikleri vs. artık aile bireylerimizin sorunlarından daha önemli hâle gelmeye başladığında asıl problem ortaya çıkmaktadır. Bu insanı farkında olmadan ruhsuzlaştırmakta ve mekanikleştirmektedir. Bunun farkında olmadıkça, bu bağımlılıktan kurtulmamız da mümkün olmayacaktır. Oysa insan olabilmenin en önemli unsurları, doğru tercihlerde bulunmak ve irade ortaya koyabilmesindedir. Günümüzde ise ne tercihler bize ait, ne de irade ortaya koyabiliyoruz… Kısacası edilgen bir varlık ve kitle olmaya doğru sürükleniyoruz.
Bizler için dışarıda birçok çeldirici unsur mevcut ve en önemli zamanımız olan boş zamanımızı bu dış çeldirici unsurların cazibesine kapılarak heba ediyoruz. Boş zamanı, öldürülecek bir zaman olarak görmeye zorlanan insan, bu süreyi boş işlerle (kendisine gerekli olandan fazlasını tüketmekle) uğraşmaya ayırmakta beis görmemektedir. Oysa Ali Şeriati’nin söylediği gibi insan için en tehlikeli zaman, boş zamandır. Bu boş zaman, boşa geçirilecek zaman değildir; iş, uyku, yemek ve zorunlu olarak yapılması gereken işlerimizde geçirilen zamanın dışında belki de en önemli bize ait olandır. Yani en değerli olan, kendimize kalan zamandır. Zaman ancak bireysel hâle geldiğinde bize ait olur ve bunu “süre” olarak ifade ederiz. Şahsiyet, ancak bu süre içerisinde inşâ edilir ve bu süre içerisinde ilmek ilmek örülür.
Teknolojinin iyi kullanılamamasından dolayı ortaya çıkan tek tipleşme ve insanî olandan uzaklaşmanın, bizatihi teknolojinin kendi araçlarını nitelikli şekilde kullanmakla birlikte ortadan kaldırılabileceğine inanıyorum. Bu, bir paradoksmuş gibi görünse de Rene Guenon’un bahsettiği gibi, “teknolojinin insan üzerindeki olumsuzluklarının ortadan kaldırılmasının yolu, aynı zamanda teknolojinin kendi içerisinde saklıdır”.
Düşüncenin temelini dil oluşturur ve bu dili daraltmak ise düşünceyi kısırlaştırmaktır
Pekâlâ, XV. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmaya başlayan ve XIX. yüzyılda zirveye ulaşan kapitalizmin (hür sermayecilik) günümüzdeki devamı nedir? Bunun cevabı “Tüketim Toplumu” ve her şeyin nicelikle ölçülmesidir.
Günümüz tüketim çılgınlığı içinde sosyal medyanın yönlendirici fonksiyonu olduğunu inkâr edemeyiz. Birincisi, her şeyi hız ve hazza göre yaşamak; ikincisi, her alanda niteliksel olanı kaybedişimizdir. Sosyal medya araçlarının birçoğunu kullanan insanın, kendini tanıyacağı, sorgulayacağı ve çözümler arayacağı zaman aralığı artık “like” karşılığında harcanmaktadır. Akıllı telefonlarımız artık her zaman elimizin altında olduğu için, sosyal medyadaki birçok paylaşımımıza gelecek beğenileri ve yorumları anında takip edebiliyoruz. Bunun olumsuz yanı ise aklımızın aslî meseleler ile meşgul olması gerekirken, düşünmeyi ortadan kaldıran ve sadece ekrandaki görsel akışlar ile yönlendirilen bir varlık olmaya doğru gidişimizdir.
140 karaktere hangi düşünce gerçek manasıyla sığdırılabilir ki?! 140 karaktere sığdırılmaya çalışılan, enerjisi olmayan kelimeler ve ruhundan koparılan dildir. Düşüncenin temelini dil oluşturur ve bu dili daraltmak ise düşünceyi kısırlaştırmaktır. Bu sebeple de kelimelerin gücünün ve sayısının azaltılması, dilin kuvvetinin yitirilmesine sebebiyet vermektedir. Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı’nın ifade ettiği gibi, “Dilimizi kaybediyor ve dilimizi kaybettikçe de düşüncelerimiz kısırlaşıyor”. Oktay Sinanoğlu’nun ifade ettiği gibi, “Türkçe giderse Türkiye gider”.
Aristo dahi 2500 yıl önce insanın en önemli özelliğinin dil olduğunu söylememiş miydi? Hani insan topluluğu sürekli olarak ilerliyordu! Burada lineer tarih anlayışını çürüten bir gerçekle de karşılaşıyoruz. Tarihsel olarak tekniğin gelişiminden söz edebiliyorken, benzer şekilde bir gelişimin insanın dil ve düşünce dünyasında göremiyoruz. Oysa lineer tarih anlayışına göre tarihin her aşaması bir önceki aşamasından daha üstün ve ileri olmalıydı. Ancak söz konusu lineer tarih anlayışına günümüz çerçevesinde bakacak olursak; lineer tarih anlayışı teknoloji konusunda kabul edilebilirken, asıl olan insan söz konusu olduğunda ise dil ve düşünce meselesinde olduğu gibi geçerliliğini yitirmektedir. Çünkü teknoloji insanı konformizme (rahatına düşkünlüğe) sürüklemekte, bu da dil ve dilin doğal bir sonucu olan düşüncenin gerilemesine sebep olmaktadır.
Konformizm, her varlık adına tehlikeli olduğu gibi insan için de durum aynıdır. Tehlikesi, insanın çaba gerektiren bütün alanlarını önemsizleştirmesi ve sadece ekonomik temelli ihtiyaçları insanın merkezine yerleştirmesidir. Bu da insan olma vasfının en önemli ayırıcı özellikleri; dil ve düşüncenin arka plana atılması demektir. Beşer ile insan arasındaki farkın en temel göstergesi olan kendini ifade etmek ve anlamlandırmak gittikçe olanaksız hâle gelmektedir. Dilin ve düşüncenin kısırlaştırıldığı, insanın insanî olan ile irtibatının koptuğu, niteliksiz paylaşımların yapıldığı sanal dünyada yeni bir insan tipi ortaya çıkmaktadır. AVM ve tüketim merkezli bir insan prototipi gibi tek tipleşmeye doğru giden kitle insanı ya da özne olmayı başaramayan nesne insan!
Milyonlarca insan şu an teknolojinin esiri durumunda
Günümüzde teknolojinin bize sunduğu imkânları göz ardı edemeyiz. Ancak teknolojinin olumlu yanlarıyla birlikte olumsuz olan birçok yanını da aldığımızı unutmamalıyız. Örnek verecek olursak bunların en başında televizyon geliyordu. Geliyordu diyorum çünkü artık televizyonun zararlı etkilerinden çok daha zararlı etkiye sahip bilgisayar, akıllı telefon ve tabletler liderliği ele geçirmiş durumdalar. Beraberinde yeni hastalıklar da getirdiler ve yoğun tedavi gerektiren bağımlılıklarla birlikte yaşamımıza hızlı bir şekilde girdiler. Milyonlarca insan şu an teknolojinin esiri durumunda.
Toplumun en temel unsuru olan aile mefhumu bu olumsuz tesirlerin sonucunda büyük ölçüde yozlaşmaya ve değer kaybetmeye başladı. Bu olumsuzluklardan kendini koruyan aileler azınlıkta kalmaktadır. Aynı ev içerisinde aile fertleri muhabbeti unuttu, her biri kendi köşesine çekilerek akıllı teknolojinin ve sosyal medyanın esiri oldu. Evlerimiz sıcak bir yuva atmosferinden uzaklaşıp, ayrı ayrı yemek yenilen ve uyku uyunan bir otel havasına büründü. Anne ve baba olmak sadece çocuğuna temel ihtiyaçları karşılamak ve konfor yaşatmak hâline geldi. Evlerimiz aile fertleri arasında duygusal bağı kuvvetlendirici olmaktan uzak, kaliteli zaman geçirmekten mahrum, muhabbet edilemeyen ve birlikte sıcak yemek dahi yenilemeyen bir hâl almış durumda. Dolayısıyla da çocuklar; geleneklerden, değerlerden, aile terbiyesinden uzak ve sadece maddî ihtiyaçları giderilmekle yetinilen bir unsur gibi görülmeye başlandılar. Bazı evlerin içerisinde yüz yüze iletişim kurulmadan, telefon ve mesajlarla yetinilen bir iletişim söz konusu oldu. Kaybedilen, zaman ve bununla birlikte çocuklarımızdır. Hemen her çocukta tabletten, cep telefonundan ve internet üzerinden oynanan oyunlar sebebiyle dikkat eksikliği, bedensel ve psikolojik rahatsızlıklar, bencillik ve tatminsizlik gibi birçok olumsuz özelliğin giderek arttığını üzülerek görmekteyiz. İkili ilişkilerde kullanılan cümleler dahi kısa ve anlamsız olmaya başladı. Bu şekilde insanlar arasında iletişim kurulması mümkün değil. Toplum olarak sözün gücünün ve enerjisinin önemini tekrardan hatırlamaya ihtiyacımız var. Bunu pratik alanda uygulamaya geçiremediğimiz müddetçe kendi medeniyet düşüncemizi inşâ edemeyeceğimiz de bir gerçektir. Bazı radikal kararlar alınıp, 18 yaşına kadar bir genç kendi üzerinden bir telefon hattı nasıl alamıyorsa (çocukların kullandıkları telefon hatlarının birçoğu velileri üzerinden alınmaktadır), belli bir yaşa kadar akıllı telefon ve sosyal medya kullanımına da büyük sınırlamalar getirilmesi gerektiği düşüncesindeyim.
Kendi düşünce ve inanç dünyamızı içeren “yerli ve millî” üretime geçmemiz gerekiyor
Bütün bu olumsuzlukların ortadan kaldırılması adına en önemli çaba yine bu teknolojiyi kullanan bizlerden gelmelidir. Toplumun değerlerini ve niteliğini arttırıcı programlar ve paylaşımlar yapılarak bu olumsuzluklar ortadan kaldırılabilir. Yıllar önce TRT’de izlediğim Ramazan Ayı Özel Programı’ndan birine katılan Prof. Dr. Sadettin Ökten’e program sunucusu, “Neden biz yeni Mimar Sinanlar yetiştiremiyoruz?” diye sormuştu. Ökten, “Çünkü toplumumuzun yeni Mimar Sinanlar yetiştirecek ve dâhileri deha yapacak olan enerjisi yok!” diye cevap vermişti. İşte o zaman bir kez daha anladım ki toplumumuzun her alanda nitelikli hâle gelmesinde enerjisinin yeni Mimar Sinanlar yetişmesini sağlamasında her ferdin üzerinde bir sorumluluk vardır. Bu da kendi kaynaklarımızı ve klasiklerimizi okumak, sonra diğer Batılı kaynakları okumak ve bunun üzerine mütalaa etmekten geçmektedir. Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun “Sorunların Peşinde” adlı eserinde bahsettiği gibi: “Öncelikle kendi tarihimizi sahiplenmeliyiz. Bu da yerlileşmekle mümkün olabilir. İlgilendiğimiz şeyin kendi tarihimiz olduğunu unutmamalıyız. Yerlileşme, yerli bir mevkif, yani duruşa sahip olmakla gerçekleşir. Mevkif sahibi olmak, psikolojik ve ahlâkî bir durumdur, dolayısıyla şahsiyeti şart koşar. İkincisi, maksadımız olmalı; bu da siyâsî bir tavırdır ve mensubiyeti şart koşar. Son olarak, bir manzumemiz olmalı, bu da nazari bir çabayı gerektirir ve dolayısıyla ehliyeti şart koşar. Yani mevkif, maksad ve manzume ile bunların şart koştuğu şahsiyet, mensubiyet ve ehliyet. Bunlar birbirini zorunlu kılar. Gerisi de kendiliğinden gelir.”
Bir toplumun enerjisini arttıracak olan, o toplumun tek tek fertlerinin niteliğidir. Çünkü bizim asıl halletmemiz gereken problem, niceliksel değil nitelikseldir. Ancak bu özeni gösterdiğimiz müddetçe toplumsal bütünleşmemiz ve toplumsal enerjimizin artmasında katkıda bulunabiliriz. Her imkân nitelikli bir şekilde değerlendirildiği müddetçe, aynı zamanda da bir fırsattır. Herkes kendine düşen sorumluluğu yerine getirmekle mükelleftir.
Asıl mesele belki de şu olmalı: Teknoloji mi bize hâkim, biz mi teknolojiye? Veyahut biz mi teknolojiyi kullanıyoruz yoksa teknoloji mi bizi kullanıyor ve yönetiyor? İşte buna verebileceğimiz cevap, kendilik bilincimizi de ortaya koyacaktır. Evet, bahsettiğimiz gibi teknoloji ve bununla birlikte gelişen sosyal medyanın zararları tahmin ettiğimizden de çok fazla. Ama asıl mesele bizim bu olumsuzluklara karşı ne yaptığımızdır. Teknolojinin iyi kullanılamamasından dolayı ortaya çıkan tek tipleşme ve insanî olandan uzaklaşmanın, bizatihi teknolojinin kendi araçlarını nitelikli şekilde kullanmakla birlikte ortadan kaldırılabileceğine inanıyorum. Bu, bir paradoksmuş gibi görünse de Rene Guenon’un bahsettiği gibi, “teknolojinin insan üzerindeki olumsuzluklarının ortadan kaldırılmasının yolu, aynı zamanda teknolojinin kendi içerisinde saklıdır”.
Kendi düşünce ve inanç dünyamız dışında, ağırlıklı olarak küreselci aklın yani “Yeni Çağ Avrupa Din Dışı Medeniyeti”nin ürettiği, insanı, insanî olandan yabancılaşmaya götüren mevcut teknolojiye karşı “Ne yapmalıyız?” sorusunun cevabı, ayrı bir yazının konusu olsa da kısaca şöyle cevap verebiliriz:
Dünyadaki mevcut hâkim teknolojiyi üretenlerin, o teknolojiyi kendi inanç ve düşüncelerinin bir tezahürü olarak ürettiklerini bilmeliyiz. Biz sadece bu üretilen teknolojiyi kullanmıyoruz, bu teknolojiyi üreten düşünce ve inanca da maruz kalıyoruz. Bu nedenle her alanda olduğu gibi teknolojide de kendi düşünce ve inanç dünyamızı içeren “yerli ve millî” üretime geçmemiz gerekiyor. Rahmetli Oktay Sinanoğlu’nun “İlerisi İçin” kitabında yer alan şu ifadesi, konu ile ilgili bizlerin “Ne yapmalıyız?” sorusuna vereceğimiz cevabı özetler niteliktedir: “İnsanlık tarafı, yani gönlü gelişmemiş, akıl yönü gelişmiş bir bilim adamı da yeni tür bombalar gibi insanlığın zararına işler yapar. Bizim milletimizde atalarından gelen hem bilim (özellikle matematik) yapma yeteneği hem de derin insanlık anlayışı vardır. Biz işte bu özelliklerimizle önce kendi milletimizi bulunduğu durumdan kurtarıp sonra diğer mazlum durumdaki milletlere de yardım edeceğiz. O yüzden işimiz çoktur arkadaşlar.”




