İnsanı insan gibi yaşatmanın onur kendi ellerimizde

Ülke olarak bu tarz ağır felaketleri hep yaşıyoruz ama maalesef gereken dersleri çıkaramıyoruz. Daha sağlam binaları daha uygun zeminlere yapmamız ve bunları teşvik etmemiz gerekirken her zaman fırsatçı bir tavırla hareket ediyoruz. Maalesef sonucunda da üzülen ve canı yanan bizler oluyoruz.

YÜZYILIN en ağır depremiydi. 6 Şubat 2023 Pazartesi günü Kahramanmaraş ilimizde biri Doğu Anadolu Kırığı Pazarcık’ta, diğeri de Sürgü Kırığı Elbistan’da olan bu iki büyük deprem, ağır bir imtihanı da beraberinde getirmişti. 

İlk anlar birkaç ilde olduğu sanılsa da bu büyük depremler başta Kahramanmaraş ve Hatay olmak üzere Adıyaman, Gaziantep ve Malatya illerimiz gibi 11 ilimizi derinden etkilemişti. İllerimizin yoğunluğuna baktığımızda yaklaşık 13,5 milyon insanımızın ortalama 160 saniye süren bu iki depremden ciddi bir şekilde zara görmüştü. Maalesef depremler sonucunda 50 bin insanımızı kaybettik, 120 bin insanımızı da yaralı olarak bu asrın depreminden kurtardık. Yaklaşık 3 milyon insanımız da bölge dışına göç ederek yeni bir hayata başladı. 

Bu zor sürecin üstünden henüz iki yıl geçti. Vatandaşlarımızı kaybettiğimiz Hatay, Adıyaman ve Kahramanmaraş gibi birçok ilimizde Devletimizin çalışmaları gecesi ve gündüzüyle devam ediyor. Devletimiz elinden geldiğinin kat be kat fazlasını yapıyor. Bu acıların üstesinden millet olarak geleceğiz elbette ama bu ağır imtihanlardan kesinlikle dersler alarak ilerlemeliyiz. 

Olayın ilk anından itibaren milletimiz birlik ve beraberlik adına destansı bir gayret gösterdi. Asrın depreminin duyulduğu saatlerde milyonlarca insanımız derin bir uykudaydı. Haber yayıldığı gibi ülkemizin birçok köşesinden binlerce insanımız anında yollara düştü. Millet olmanın, birlik ve beraberlik içerisinde bulunmanın en güzel tablosunu sergiledi. İnsanî yardım tırlarımızla yollarımız kilitlenme aşamasına geldi. Bir insanı kurtarmak, tüm insanlığı kurtarmak gibidir dercesine yediden yetmişine herkes aniden deprem bölgesine koştu. Ne güzel bir millete sahibiz ki, herkes merhameti ve şefkatiyle hiç tanımadığı kardeşlerinin yanı başında oldu. Ne güzel insanlara sahibiz ki, yardım bekleyen binlerce insanın umudu oldular. 

Ülke olarak bu tarz ağır felaketleri hep yaşıyoruz ama maalesef gereken dersleri çıkaramıyoruz. Daha sağlam binaları daha uygun zeminlere yapmamız ve bunları teşvik etmemiz gerekirken her zaman fırsatçı bir tavırla hareket ediyoruz. Maalesef sonucunda da üzülen ve canı yanan bizler oluyoruz. Bakınız, bu tarz sarsıntılardan etkilenmemek için eski uygarlıklardan Luwiler, Lidyalılar, Romalılar, Selçuklular ve Osmanlılar bile kentlerini sağlam tepelere ve dağlara doğru yapmışlar. Sulak olan gevşek ve düz yerleri de tarım ve hayvancılık adına kullanmışlar. Yüzyıllar öncesinde insanoğlunun yapmış olduğu bu önemli adımları, bilim ve medeniyetin yüzyılı dediğimiz 2000’li yıllarda hâlâ hayata geçiremiyoruz. Bu adımları birçok ülke gerçekleştirebiliyorken bizler hâlâ yerimizde sayıklıyoruz. Sonucunda olayların vahameti o kadar derinden oluyor ki artık bu işler afet olmaktan çıkıyor ve cinayet olma noktasına kadar gelebiliyor. Deprem konusunda oldukça tecrübeli olan Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan hocamız bu konuda “Göçük Altında” kitabında bizlere neler diyor:

“Deprem, sel, heyelan, kasırga, tsunami gibi olaylar doğal olaylardır. Ancak iyi yönetilemezse kırana yani afete dönüşür. Eğer kurtarma eylemine geç girilir sonucunda ölümler artarsa ona da kıyım yani cinayet denir.” 

Bu oldukça güzel bir tespit. Maalesef ülkemizde yakın bir zamanda Bolu Abant’ta bir hotelde yaşanan afet de bu iyi yönetilememe sürecinin vahim bir sonucu olmuştur. Artık doğru yönetim adına ciddi adımlar atmalıyız. Aksi halde doğal olayların kırana dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır ki maalesef olmaktadır da…

Umarız bu ağır imtihanlardan sonra Devletimiz ve milletimiz adına atmamız gereken adımları bir bir atarız. Unutmayalım ki insanı insan gibi yaşatmanın onuru kendi ellerimizde…

Depremle ilgili bu anlamlı yazımızı okuyucularımıza ders olması babında Kahraman Tazeoğlu’nun “Enkaz” adlı kitabında yer verdiği acı bir hikâyeyle tamamlıyoruz…

“… Bu deprem bize unutamayacağımız o kadar acı anı bıraktı ki. Mesela ‘Ben oğlumla küçücük bir delikten üç gün boyunca konuştum. Sonra melek oldu’ diyordu adını hiç bilmediğim o baba. Ya o hepimizin hafızasına kazınan, enkaz altında can veren kızının elini saatlerce bırakmayan baba? Hangimiz unutabiliriz o babayı? O fotoğraf hangimizin zihninden silinebilir? Bir babanın en çaresiz anı… Daha 15 yaşındaydı kızı Irmak Leyla Hançer. Ziyaretine gittiği babaannesinin evinde depreme yakalanmıştı. Geride bırakmıştı yüreği olan babası Mesut Hançer’i. Gece fırında çalışan baba kızının cansız bedenini bulduğunda sabaha kadar elini bırakmadan öylece yanında oturup beklemişti. Hangimiz unutabilir o babayı? O fotoğrafa bakıp bakıp kim bilir, kaçınız ağladı benim gibi?”