BİRAZDAN bu bembeyaz kâğıt üzerine harfler yağacak, harfler düşerken kalbimden, beynimden ve dilimden, kâğıt üzerinde cümle olacak, söz olacak. Bir tohum misâli belki okunan, gönüllerde filiz olacak, çiçek açacak, meyve verecek. Tıpkı bunun gibi, her insan dünyaya atılmış bir tohum misâli fidan olup, gelişip, ağaca dönüp meyve veriyor. Nasıl ki kâinatta her ağacın meyvesi yenmiyorsa, bazen acı, hatta bazen zehirli meyveler verebiliyorsa, insanlar arasında da benzer durumlar olabiliyor.
Yaradan bizleri en mükemmel şekilde yaratıyor, yol haritamızı çiziyor. Fakat bizler bazen bize çizilmiş yoldan kendi irademizle yanlış yollara sapabiliyoruz maalesef. Özümüz öyle temiz, öyle saf ve güzel ama hep öyle kalabilsek keşke!
Allah-u Teâlâ bizleri dünyaya bir sebep doğrultusunda gönderiyor. Yani dünyaya gelme amacımız var. Zariyat Sûresi 56’ncı ayette belirtildiği gibi, Yüce Allah, “Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım” buyurmaktadır. Bu ayetten anlaşılacağı üzere Allah, bizleri dünyaya Kendisine kulluk edelim, O’nun azametini idrak edelim, taşıdığı sıfatların yeryüzündeki tecellisine şahit olalım diye yarattı. Allah insanı, Kendisini iman ile yani inanarak tanıması, ibadet ile itaat etmesi için yaratmıştır.
Haşr Sûresi 24’üncü ayet-i kerimede, “O Allah, yaratıcıdır, her şeyi yoktan yaratandır, her şeye suret ve şekil veren O’dur. Bütün güzel isim ve sıfatlar O’na aittir. Semavat ve arzda bulunan her şey O’nu över, O’nu tesbih ve her türlü noksan sıfatlardan tenzih eder. O azizdir, izzet ve azamet sahibidir. Her işi hikmetledir, her yaptığı şey ilim ve hikmetin gereğidir” buyurulmuştur.
Biz insanlar Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak, gönderdiği Kur’ân-ı Kerim’i ışık ve Peygamber Efendimizi (sav) rehber edinerek dünyadaki yolculuğumuza devam etmeliyiz.
Doğduğumuzda günahsız, tertemiz, masum bir şekilde geliyoruz hayata. Annemizin korumasına, bizi beslemesine muhtaç açıyoruz gözlerimizi. Kendi başımıza hiçbir ihtiyacımızı gideremeyecek zayıflıktayız. Ama gün geçtikçe büyüyüp gelişerek yavaş yavaş kendi ayaklarımız üzerinde durabiliyoruz. Ama bir yerlerde, meselâ düştüğümüzde gözlerimiz ilk annemizi arıyor. Onun desteğiyle kalkıyoruz yerden, gözyaşlarımızı o siliyor. Ve onun desteğiyle yine ilk adımlarımızı güvenle atıyoruz. Artık büyüdüğümüzde bilincimiz oluşup idrak edebildiğimiz andan sonra bizi koruyup kollayanın, zorda olduğumuz zaman dayanağımızın bizi yaratan Rab olduğunu anlıyoruz. Ve o andan sonra imtihanımız başlamış oluyor. Bembeyaz olan amel defterimizi doldurmaya başlıyoruz. Yolumuzu, yönümüzü bu inanç ve idrak ile tayin etmeye çalışıyoruz.
Allah-u Teâlâ bizleri günah işleyen bir toplum olarak yaratmış. Bunu da Efendimizden (sav) rivayet edilen bir hadis-i şeriften öğrenmekteyiz: “Eğer hiç günah işlemeseydiniz, Allah-u Teâlâ Hazretleri sizi helak eder ve yerinize günah işleyecek (fakat tövbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.” (Müslim, Tevbe, 9, 2748; Tirmizî, Da'avât 105, 3533.)
Allah’ın bizim yapacağımız iyiliklere, sevaplara ya da ibadetlere ihtiyacı mı vardır ki biz bunları yapmakla yükümlüyüz? Hâşâ, Allah’ın ne yaptığımız iyiliklere, ne de ibadetlere ihtiyacı vardır. O yalnız O’na kulluk edelim, O’nun birbirinden özel ve güzel sıfatlarının tecellilerini görelim, kalben O’nu bulup O’na inanalım diye yaratmıştır bizi. Dünya hayatımızda imtihanımız bittiğinde, bize ya ödül ya da ceza olarak vaat ettiği şeyler vardır. Bunlar Cennet ve Cehennem. Cennet ehli mi, yoksa -Allah korusun- Cehennem ehli mi olacağımızı bu dünyadaki davranışlarımızla belirliyoruz. Ama Allah’ın rahmeti o kadar büyük ki… Hiçbir mümin bilerek Cehennem ehli olmak istemez. Bizler yine tevbe ederek Allah’tan af dileriz.
Hazreti Âdem’in Allah’ın ona yasakladığı meyveyi yemesi sonucunda Cennet’ten çıkarılması, sonunda Allah’a tevbe ederek bağışlanması bizler için çok büyük bir örnek. Allah bu olayla bize günah işlediğimizde hakkıyla tevbe edersek bağışlanacağımızı bildiriyor. Her olay bizim yolumuzu aydınlatan bir ışık gibi.
Allah’a sundukları kurbanlardan birinin kabul edilip diğerinin edilmemesi sonucu yaşanan kıskançlıkla Kabil, kardeşi Habil’i öldürmüştü. Ve Kabil sonrasında, Habil için ne yapması gerektiğini bir kuş vasıtasıyla öğrenmişti. Biz de ölen insanları toprağa gömmeyi bu kardeşlerin kıssasından öğreniyoruz. İnsanlığın mayasında iyi olmak da, kötü olmak da, zalim olmak da, mazlum olmak da var. İnsana ait tüm hasletler karşıt olanıyla birlikte bulunmakta. Şu an dünyada kimler zalim, kimler mazlum, çok net görebiliyoruz. Ve inanıyoruz ki, zalimler için hazırlanan Cehennem var.
Filistin’de zulüm
Kudüs ilk kıblemiz. Miraç hâdisesinin gerçekleştiği Mescid-i Aksâ’mız şu an zalimlerin ellerinde. Kor olmuş yüreklerimiz, yanıyor. Cennet’e uçan her şehit bedeni ile birlikte Müslümanlar olarak eksiliyoruz. Bu acının bir tarifi yok. Bir ilacı da yok. Ne yaparsak yapalım, inşirah ferahlığını maalesef duyamıyoruz yüreklerimizde. Kardeşlerimiz orada tam bir tevekkül, tam bir adanmışlıkla çocuk, genç, kadın, yaşlı demeden iman ile cihat ederken, biz burada ancak seyretmekle yetiniyoruz. Dua ediyoruz elbette ama bu yetmiyor. Ne onları, ne bizim yüreklerimizi soğutuyor. Somut bir şekilde mazlum kardeşlerimizin yanında, cihatta saf tutamadıkça, yanmaya devam edeceğiz gibi…
Gülmek haram bugün. Yemek içmek zaruretten olmalı. Elbette en azından içimiz yanmalı, akan gözyaşlarımızın ateşi yüzümüzü yakmalı. İbret olmalı biz Müslümanlara. Cennet’e yakın olduğumuz kadar Cehennem’e de yakın olduğumuzun idrakine varmalıyız. Belki orada cihat edemiyoruz ama en azından manevî olarak bu cihatta yer almalıyız. Ortada Müslümanlara, İslâm’a, masum insanlara karşı çok büyük bir haksızlık var. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” sözünü düstur edinerek, en azından safımızı belli etmeliyiz. Teknolojik bir çağda yaşıyoruz; bu vahşeti hem sosyal mecralarda, hem çevremizde herkese duyurmalı, haksızlık karşısında susmamalıyız.
Bazı insanlar orada yaşanan vahşeti görmek istemiyor olabilirler. “Neden böyle sansürlü video ve görüntüleri paylaşıyorsunuz?” diye kızabilirler. Orada yaşanan gerçekler bunlar. Ve biz bunlara göz yumamayız. Görmezsek, zalime karşı kalbimiz yumuşayabilir. Görmezsek, haksız olan dâvâlarında onlara haklılık payı bulabiliriz. Ama masum insanların öldürüldüğü hiçbir dâvâ haklı değildir. Bu yalnızca Müslüman olan halk için değil, Allah’ın yarattığı tüm canlılar için geçerlidir. Bebek, çocuk, kadın, erkek, genç ya da yaşlı fark eder mi? Sonuçta silahı olmayan savunmasız insanlar ölüyor, öldürülüyor. Buna sessiz kalanlar, ancak yüreği taşlaşmış olanlardır.
Dünyada Müslümanları dâhil, hemen hemen tüm ülkeler gözlerini bu vahşete kapatmış durumda. Filistin Gazze’de yaşananlara kayıtsız kaldılar. Ama bu sadece Müslümanların değil, dini, dili, ırkı ne olursa olsun, tüm insanların sorumluluğu. Bu katliama karşı olmak için Müslüman olmak değil, yüreğinde merhamet taşıyan vicdan sahibi bir insan olmak yeterlidir. Ama bugün çok acı bir şekilde görüyoruz ki, dünyada çok ama çok az duyarlı insan varmış. Bu bir avuç duyarlı insanın da elinden sadece dua etmek geliyor.
Sözler tükendi. Artık bu vahşeti bitirecek tek güç Allah tır. Bu acı artık dayanılmaz bir hâl aldı. Hazreti Eyyub (as) hastalığına sabretti ama artık o hastalık öyle bir duruma gelmişti ki kalbine dokundu, zikrinden alıkoydu. Şu an Müslümanlar bu hâlde Ya Rab! Artık Filistin’de Müslümanların acısı dayanılamayacak hâlde. Belki cihatta değiliz, üzerimize bombalar düşmüyor ama yüreklerimiz yanıyor, kavruluyoruz. Dünyada cehennemi yaşıyoruz.
Yalvarıyoruz, İsrail’i helak et Ya Rab! Ona destek verenler de onlarla beraber helak olsun! Giden canlar, yavrular, bebekler, hiçbir suçu olmayan masum insanlar geri gelmeyecek ama onları sevdiklerinden koparan, canlarını yakan, zulmün en ağırını yaşatan katil İsrail de bu dünyada da, ahirette de azapların en büyüğünü yaşasın! Yaşasın ki Müslümanların az da olsa yüreği serinlesin.
Bu dünyada Müslüman olmak, Müslüman olarak yaşamak artık çok zorlaştı. Dünya öyle bir hâl aldı ki artık ne tadı, ne tuzu var. Hiçbir şey bize yaşama sevinci vermiyor artık. Toplum olarak gitgide karanlık bir geleceğe doğru istemsizce sürükleniyoruz. Bir intifa gerek bugün bize. Yeniden şahlanıp bizi ayağa kaldıracak bir güç gerek. Etrafında bizleri toplayıp tek yumruk olarak zalimlerin üzerine inmemizi sağlayacak bir önder gerek. Yıllardır sustuğumuz, sineye çektiğimiz yeter!
Madem ölüm bir kez gelecek, o da Allah için olsun. Bizler hazırız. Her birey üzerine ne düşüyorsa yapmalı. Çocuklarımızı bilinçli yetiştirmek, onlara tarihimizi, dinimizi güzel ve anlaşılır bir şekilde anlatmak bu sorumluluklardan sadece bir tanesi, ama belki en önemlisi. Vatan sevgisini daha çok küçükken çocuklarımızın kalbine yerleştirmeli, onları bu sevgiyle büyütmeliyiz. İnsanlığa, Müslümanlara zulmeden zalimlere karşı dik durmalıyız. Devletler boyutu ayrı, ama bizler sadece toplumun yapıtaşı olarak, bireysel olarak mücadelemizi nasıl verebiliyorsak öyle vermeliyiz. Zalimlerin ürünlerini almayarak, boykot ederek başlayabiliriz meselâ.
Dualarımızda masum kardeşlerimize yer verebiliriz. Bu katliamı, bu soykırımı her yerde haykırıp duyurmalıyız. Hiç değilse gözümüzde yaş, kalbimizde sızı olmalı. Varsa elimizde, güvenilir kanallardan maddî desteklerde bulunmalıyız. İnanıyorum ki, içinde imanın kırıntısını bile taşıyan bir insan, imkân verilse koşa koşa yardım etmeye gider, bu cihatta manevî olarak var olduğu kadar bedenen de kanının son damlasına kadar mazlumun yanında olur.
Dünya bizim için bir geçiş yeri, konakladığımız bir mekân. Aslolan mekânımıza her gün bir adım daha yaklaşıyoruz. Giderken buradan yanımızda götüreceğimiz tek şey sevap ve günahlarımız. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz ama mutlak bir son bizi bekliyor. Madem bu hayatın bir sonu var, madem bizi ölümün öldürüldüğü bir hayat bekliyor ve orada gideceğimiz iki yer var, o zaman neden Cennet mekânı için çaba sarf etmiyoruz? Allah’ın emir ve yasaklarına uymak bize ağır geliyor, çünkü her birimiz bir nefis taşıyoruz. İçimizdeki en büyük düşmanımız nefsimiz. İlk mücadelemizi onunla veriyoruz. Onunla savaşıyoruz. Onu terbiye edersek her şey çok daha kolay olacak. Ama nefis terbiyesi bize ağır geliyor. En başta nefsimize uymamak için Allah’tan yardım diliyoruz.
Kaf Sûresi 16’ncı ayette, “İnsanı Biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz; sağında solunda oturmuş iki alıcı (yaptıklarını) alıp kaydederken, Biz ona şah damarından daha yakınız” buyuruluyor. Resulullah Efendimiz (sav), “Allah Teâlâ Hazretleri diyor ki, ‘Ben kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O beni andıkça Ben onunla beraberim. O beni içinden anarsa Ben de onu içimden anarım. O beni bir cemaat içinde anarsa Ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O şayet bana bir karış yaklaşacak olursa Ben ona bir zira yaklaşırım. O Bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim. Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse Ben onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” [Buhari, Tevhid 16, 35; Müslim, Zikr 2, (2675), Tevbe 1, (2675)] buyuruyor.
Buradan da anlaşılacağı gibi, ne kadar günah işlesek de merhamet ve kuluna olan şefkati azabından daha büyük olan Yaratıcımız var. Ancak O’na sığınır, O’ndan yardım dileriz. Kalben istediğimiz her dua Allah katında mutlaka karşılık bulacaktır. Neyin hayırlı, neyin hayırsız olduğunu bilemediğimiz için bazen umutsuzluğa düştüğümüz anlar olabilir. “Dua ediyoruz ama olmuyor” dediğimiz şeyler belki de bizim için hayırlı olmayabilir. Burada da hakkıyla Allah’tan isteyip sonucunda tevekkül etmek önemlidir.
Hayır da, şer de Yüceler Yücesi Allah’ın dilemesiyle oluyor. Yaşanan her şey tüm inananlar için birer imtihan. İnşallah tüm Müslümanlar bu sınavdan başarıyla geçer. Başkenti Kudüs olan Filistin’de, ilk kıblemiz Mescid-i Aksâ’mızda şükür namazı kılmayı Rabbim tüm Müslümanlara nasip etsin. Ve artık çocuklar ölmesin!



