İnsan kaç kere doğar?

Ben Cemil. Bu hikâyenin kahramanı ben değilim. Belki Zeynep Hoca veya Fatih… Ama bu hikâyenin asıl kahramanı, halâ devrimci ruhuna itaati öğretmeyenlerdir.

BU hikâyenin kahramanı benim. Ben Cemil. Nüfusta yazan doğum tarihimin çok önemi yok ama biliyorum…

Üniversitede, ikinci sınıfın ortalarında idi galiba, güz zamanında doğdum. Sancılı bir süreçti öncesi. Annem biyolojik anlamda var olmamı sağlamıştı ama Zeynep Hoca ruholojik olarak dünyama getirdi beni.

O zamana kadar yaşadığımızı zannederek devam ettirdiğim resmî hayatımın aslında bana verilen kalıplar olduğunu görememiştim. Sorgulama yapmanın gereksiz olduğu düşüncesi ya da soru sormayı yanlış yerlerde aradığımız için gerçekten de o denli uzaklaşmıştık. Kendimden başkasını düşünmeyi, değer vermeyi, bir insanın inancı uğruna yapabileceği uçsuz bir hayat olduğunu öğrenmiştik. “Öğrenmiştik” diyorum, çünkü bu doğumda ilk defa yanımda, benimle beraber dünyasına gelmişlerin olduğunu da gördüm: Ahmet abi, Selim ve Fatih…

Meğer birbirimizden habersiz aynı hezimetin karnında aynı sancıyı çekiyormuşuz. Hepimiz mütedeyyin sayılabilecek ailelerin kendi kaderlerine terk edilmiş mahkûmlarıydık. Bir kısmımız ikinci, diğer kısmımız üçüncü sınıf derken aynı bölümde okuyorduk. Hudayinabit olarak sürdürdüğümüz hayatlarda, inanır mısınız, tip olarak bile benzeşiyorduk; orta boylu, esmer, buğday tenli, kahve gözlü, temiz yüzlü yağız delikanlılardık. Bir Fatih biraz daha kumraldı, o kadar. Sıksak taşın suyunu çıkarırdık belki de, “Ne gerek var yerimizde taş olmak varken?” diyorduk.

Zeynep Hoca demiştim ya hani ruh annem(iz), okuldan ayrılırken amfideki son sözleri, “Bugün bu zulme sessiz kalan, sırasını bekliyor demektir. Gençler, bu din sizin omuzlarınızda yükseldi, yine öyle olacak. Lütfen kalkın ve emanete sahip çıkın!” olmuştu. Anlamamıştım. Zulüm kimeydi, zalim kimdi? Dinin yükselmesi nasıldı? Ya “emanet” ne demekti?  

Zihnim uğulduyordu. Yaşadığımı fark etmeye başlamış gibiydim. O andan sonra her şey bambaşka olmuştu. O sözlerin ağırlığı ile yerinde mıhlanan yalnız dördümüz olmuştuk. O gün dostluğumuz da, doğumumuz da başlamıştı aslında.

Ardından gelen süreç, ilmek ilmek örülen hırka gibiydi. Medrese eğitimlerimiz, beş vakit buluşmalarımız, mitingler, gece nöbetleri, bayrak asmalar, yardımlar… Hayatımın hiçbir anında bu kadar koşturmalı ama bir o kadar da huzurlu olduğunu hatırlamıyorum. Bazen dört, bazen üç saatlik uykuyla derslere giriyorduk. Hem de öyle geçiştirerek falan değil, baya baya hakkını vererek… Mühendis olacaktık hepimiz.

Buluştuğumuz meclislerde bozulmuş bu düzeni fethetmenin plânlarını yapıyor, yeni dünyanın hayâllerini kuruyorduk. Bir bahar sabahı müjdeli bir haber geldi içimize. İmanının yarısını tamamlamak için yola ilk çıkan Ahmet abi olacaktı. Sevindik. Şaşaasız, değerlerine yakışır bir düğünle taçlandırdı bu haberi. Artık yeni mekânımız belliydi. Zevcesi aynı dâvâ ile yoğrulmuş, düşünceli ve fedakâr bir yenge olunca, haftada iki ya da üç gün hem karnımız, hem ruhumuz doyardı hanelerinde.

Ahmet abiden sonra bu yola giren Selim oldu. Onun peşinden Fatih, ardından da ben devraldım bayrağı. Sonrası mezuniyet ve askerlikle devam eti. Sonra baba, sonra patron olduk. Derken, sonra sonra koptu bu kuvvetli halka. Hırkanın ilmeği kaçmıştı zira.

Yıllar yılları kovaladı. Her birimiz vehn deryasında yelken açmış gidiyorduk. Bozulmuş düzeni değiştirmemiş ya da yeni dünya kuramamıştık ama kendimize özel dünyada aslında çok rahattık. Fakat bir şeyler eksik gibiydi. Kendi kendime cedelleştiğim bir zamanda aldım çoluk çocuğu, dışarıda yemeğe çıkardım. Bendeki durgunluğu sezen eşime kendimi anlatmak için debeleniyordum bir yandan da. Hani lüks bir lokantadasınız, enfes şekilde hazırlanmış gösterişli bir yemeği ağzınıza attığınızdaki ilk hayâl kırıklığı gibi bir his… Yemeğin tuzu yok! Üstelik bunu fark eden tek siz de değilsiniz. Yan masada bir müşteri daha şikâyet ediyor. Nasıl yani, Ahmet abi değil mi o?

Kaybettiğim anahtarı bulmuş gibi sandalyemden fırlayıp tek solukta kendimi yan masada bulmam şaşırtıcı olmasa gerek. Hayatımı sorguladığım yerdeki rastlantının şükür sebebim olduğunu bilmenizi isterim.

İnsanın karşılaştığı dostunun da yine aynı hislerde olması, bilseniz, nasıl güzel bir duygu! Çok özlemişiz birbirimizi. Yıllar geçmiş ve büyümüş Ahmet abinin bedeni. Tam bir abiydi o yıllarda. Korur, kollar, destek olur… Üç farklı şirketin sahibi olmuş. Evleri, yazlıkları derken, iki evladı ile yaşayıp gidiyormuş. Zaten bu devirde fazla çocuk akla ziyanmış. Çok da yoruluyormuş. Zaman ona yetmiyormuş, ailesini bile ayda yılda bir yemeğe çıkarıyormuş, hani çok da şikâyetlenmesinler diye, bu da onlardan biriymiş işte…

Beni bana anlatıyor gibiydi. Bir sonraki hafta ekibi toplamak için sözleştik. Biraz hasret gidermek, tadı olan günleri hatırlamak hepimize iyi gelecekti.

Tam bir hafta sonra, eskiden buluştuğumuz o mekânda buluştuk. Taş duvarlar selâmladı bizi; yere yakın sehpalar, küçük tabureler... Öğrenciyken bir çırpıda oturduğumuz tahta taburelere hiçbirimiz sığmayınca, mecbur, yan tarafta kalan mekâna geçmek zorunda kaldık. Oradaki masa ve sandalyeler daha geniş, daha moderndi. Kimse kimseye bir şey diyemezdi. Çünkü aynılık serüvenimiz hâlâ el ele tutuşmaya devam ediyordu. Bir tek, Fatih hariç… O, buluşmaya zaten geç geldi. Sebebi, iki gün önce bizden uzaklarda başlayan bir zulme tepki için gittiği mitingdi.

Biraz hoş beş, biraz oradan, biraz buradan, biraz eskilerden konuştuktan sonra Selim, Fatih’e döndü, “Ne olacak şimdi gittin de Fatih kardeşim, bir senle olacak iş mi sanki?” dedi. “Yalnız benimle değişir mi, değişmez mi bilmem ama ben değişmemek için gitmeliyim ağa!” dedi Fatih. Sitemi yalnız diline koyarak, “Hem Henry’e laf atana kadar Waldo’dan bahis açmalıyız sanki”[i] diye de ekledi.  

Hepimiz huzursuzlanmıştık. Ama itiraf etmeliyim ki, çok lezzetli bir huzursuzluktu bu. O an ruhumda gezinen devrimci ruhum şaha kalkmıştı. Ailem, çevrem, iş bağlantılarım, kendim gelince gözümün önüne, “Otur” dedim devrimci ruhuma, “Sırası değil şimdi!”. “Peki!” dedi ve köşesine geçti. Sahi, devrimci ruhuna itaati öğretmeyen Fatih gibi kaç kişi kalmıştı ki?

“E sende kaç evlat var Fatih?” diyerek konuyu, havayı, kalpleri dağıtmak istedi Ahmet abi. “Dört emanetim var abi” dedi. “Oh, Allah bağışlasın… Da… Oğlum, akıl işi mi bu zamanda bu kadar çocuk?” diyerek sordum. “Ümmetinin çokluğu ile övünecek ya Resûl, ben bundan nasıl mahrum olabilirim ki?” dedi. Yutkunamadım bile. Duymak istemediklerimizden kaçtıkça içine sokuyordu bizi sanki zaman. “Kaç kız, kaç oğlan?” diyerek havayı dağıtma gayretini sürdürüyordu Ahmet abi; ne de olsa patron adam, yerini korumasını bilmeliydi. “Bir kız, üç oğlan emanet etti Rabbim bana abi” dedi. “Üç oğlan arasında kalmış çiçeğimizin adı ne bari?” diye sormaya devam etti. “Zeynep” dedi Fatih. İsim, kulaklarımızda uğuldadı. Etrafta buz gibi bir hava… Kimsede ses yok…

Rahat koltuğumuzda yüzümüze çarpan o şuurdan utanmaya başlamıştık. Çok şükür, hâlâ utanabiliyorduk. Anlamaya ve hatırlamaya çalıştığım gerçek; sözleri ile kalbimizi, duruşu ile zihnimizi tarumar eden Fatih’in, aslında aynı kalabilmek için verdiği mücadelesinde saklıydı. O sözlerin ağırlığı ile yerinde mıhlanıp kalan yalnız üçümüz olmuştuk. O gün dostluğumuz da, doğumumuz da tekrar başlamıştı aslında.

***

Ben Cemil. Bu hikâyenin kahramanı ben değilim. Belki Zeynep Hoca veya Fatih… Ama bu hikâyenin asıl kahramanı, halâ devrimci ruhuna itaati öğretmeyenlerdir. Vesselâm…

 



[i] İsmet Özel anlatıyor: “Henry David Thoreau, ABD’nin Meksika’ya karşı yürüttüğü emperyalist savaş sırasında konan nüfus başına vergiyi, ‘Ödediği dolar bir adam öldürmek üzere, başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasın’ gerekçesiyle vermeyi reddedince, bir gece hapiste yattı. Kendisinden 14 yaş büyük olan ve birçok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan Ralph Waldo Emerson, telaşla arkadaşını görmek üzere onun hücresine girdiğinde, aralarında şöyle bir konuşmanın cereyan ettiği anlatılır:
-Henry, neden buradasın?
-Waldo, sen neden burada değilsin?”