İnanmamak yoktur!

Kâinatta inanç özüyle yaratılmış insanın inanmaması ve ibadet etmemesi mümkün değildir. Çünkü insanın ve kâinatın Sahibi, inançsız ve ibadetsiz bir zerre var etmemiştir. Ama iman, akılla birlikte yerine getirilmesi gereken bir muhabbet çağlayanı olmakla, yaratılmışın sorumluluk alanına dâhildir.

Bölüm 1: boşlukların eşitliği

BÜTÜN ilgi çekici yanları ve mütekâmil veçheleri bir yana, izini sürdüğümüz zamanın bir garabet çağı olduğunu ispata sermaye çok fazla muta var elimizde. Hakikati inkâra tevessülün akla yatkın bir yanı olmasa da inkârı besleyen parçaların en azından iddia sahiplerince akılcı yolları bulunması gerekmez mi?

Aslında bu tuhaf tenakuz, safi bu iklimin ve zaman diliminin sancısı olmayıp kâinatın insanla buluşmasından bu yana süregelen bir yaranın defalarca kanaması olsa gerek. Çünkü tarihin odalarında insanın ve toplumların temayüllerini aşikâr eden bütün anlatılarda aynı absürt vaziyete denk düşüyoruz. Bu eğreti rastlaşmadan kaçmak gayesiyle ne zaman farklı yollara sapsak, aynı hayret duygusuna iştirak eden farklı parçalarda buluyoruz kendimizi.

Yaratıcıyı inkâr, hakikate kurulan bir tuzak olmaktan ziyade, kişinin kendisini yok saymasıdır. Ama daha da fikir kurcalayan yönüyle dile getirmek icap ederse, Allah’ın Hak Dinine burun kıvırış, kendine ve kendi cinsinden mevcudata tapınan, yaratılanla Yaratıcıyı aynı mevkide kabul eden hamakat ehlinin kibirden dünyasından ibaret. Öyle ya, bir ateist, hiçbir inanca ve tapınma ritüeline sahip olmadığını iddia etmekle asla ispat edemeyeceği boş bir ses titreşimi ile kâinatı meşgul etmiş olmaktadır.

Tabiatın boşluk kabul etmeyen ruhu, inançsızlığı inanca evirecek bir yol muhakkak bulacaktır. Bulunan bu yol, hakikat kümesinin dışında kalmak suretiyle absürt bir inanma biçimini var edecektir.

Daha basit ve yalın bir ifadeyle, yapay bir inanç sistemine inanmak ya da hiçbir dine ve şu eşsiz âlemi Yaratan Rabbü’l-Âlemîne inanmadığını iddia etmek, kusurlu zaviyeden hayatı okuma ve yanlış istikamette bulunma gibi ortak paydalarının yanında, yanlışa inanmak ve doğruya inanmamak gibi boşlukların eşitliğinde de buluşacaktır.

Şimdi daha zihin yakıcı bir iddiayı bütün baskın hakikatiyle dile getirmek, daha doğrusu kaleme dost etmek zamanıdır. Allah-u Teâlâ insanı inanç özüyle yarattığından olsa gerek, varoluşla birlikte insandan ayrıştırılamayacak ilk nüve “inanmak”tır. Yani inanmamak gibi pasif bir eylem, bütün canlılar için farklı bir mecburiyetle var olsa da bilhassa insanlar için olasılıklı değildir. İnanmamak bu âlemin hiçbir zerresinde yoktur.

Bu sebeple, aklın yollarında yürüyüşe çıktığınızda, “İnanmıyorum” iddiasını dile getiren bir yaratılmışın bütün ahlâk düzgüsünü derununa kabul ettiği hayatî hudutları kime isnat ederek dizayn ettiğini ve daha da mühim olanı, varlığının neyden ve kimden kaynak aldığını cevaplaması gerekir. Çünkü bu suallerin cevabı verilene kadar bıraktıkları boşluk, “İnanmıyorum” iddiasını dile getirenin kendi varlığını temsil etmektedir.

Bir insan, var olduğunu kabul ettiği andan itibaren, varlığını bir var edene bağlamak mecburiyetindedir. Tam burada tezimi altüst edebileceği halüsinasyonunda verilebilecek olası sığ cevaplardan birine değinmek gerek.

Varlığının kaynak aldığı gücü sorduğum “inanmayan” şahsın vereceği en akıl küpü cevaplardan biri şudur ki, “Varlığım hiçbir şeye dayanmıyor, kendiliğinden oluştum”. Bu sığ cevabın tefsiri aslında çok kısa ve nettir. Kendiliğinden var olduğunu iddia eden mahlûk, aslında “Ben yokum” demektedir. Ama gözle görülebilen, hacmi olan, dokunma duyusuyla varlığı ispat edilebilen, sesi ve kokusu ile duyulabilen bir biçme sahip olduğu için “maddesel yokluk” tezi baştan çürümüş olur. Bunca ispatla var olan bir bireyin dolaylı olarak “Ben yokum” demesi çok kestirme yollarla çürütülebileceğinden, bu mahlûk, “Ben yoku” demediğini ve varlığının hiçbir güce dayanmadan kendiliğinden var olduğunu ısrar, inat ve aynı hamakatla dile getirmekten öteye geçemeyecektir.

İşte şimdi yolun en adrenalinli virajındayız. Bir varlık, kendiliğinden var olduğunu iddia ediyorsa, bu iddianın sahibi inançsız mıdır? İman ettiği herhangi bir güç yok mudur? O, gerçekten de söylediği gibi Yaratıcıya inanmıyor mudur?

Sorular birbirinden kaynak alarak ve parçalara bölünerek çoğalabilir ama ne kadar devasa bir dizelgede meydana getirsek aynı kaçışı plânlayan bu sorulara vereceğim tek bir cevap var, o da şu: Hayır!

Yaratıcıya inanmayan bir varlık, varlığını hiçbir güçten sebep bilmeyen varlık, hiçbir şeye inanmıyor değildir. İnandığı bir güç vardır. Çünkü birkaç kalem öncesinde de söylediğim üzere, boşluk kabul etmeyen tabiat ve yaradılışın hikmeti olan “inanmak” duygusu buna müsaade etmez. Bir varlık kendiliğinden filizlendiği görüşünü dile getirdiğinde, yaratıcı güç olarak gördüğü ve tapındığı birkaç olası mahlûk vardır. Evet, çok absürt bir cümle oldu ama hataen değil, bilinçli kuruldu. Yaratıcı bir güç olarak bir yaratılmışı kabul etmek… İşte ateizmin en gerçek meali budur!

Peki, nedir bu mahlûkun iman ettiği mahlûklar?

İlk sırada kişinin kendine iman etmesi hezeyanı gelir. Çünkü kâinatı var eden bir güce ve kendini yaratan İlâh’a inanmayan şahsın iman edebileceği varlıklardan ilki kendidir. Bir varlık nereden kaynak aldığını kabul ediyorsa oraya iman etmiş demektir. (“Nereden kaynak alıyorsa” demiyorum; çünkü yerler, gökler, kâinat, zerreler ve bütünler ve bütün yaratılmışlar, El-Kayyum olan yani “varlığı kendinden olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olan, kâinatı idare eden” Allah’tan kaynaklanmaktadır.)

Varlığını kendiliğinden oluşmuş kabul edenin kıblesi kendidir. Bir insan El-Müheymin’e yani “kâinatın bütün işlerini gözetip yöneten, her şeyi hükmü altına alan” Allah’a iman etmiyorsa, kâinatı kendi kendini var eden ve idare eden en üstün güç olarak görüyorsa, o şahıs, kâinata iman ediyordur. Yine bilimin El-Âlim yani “ilmi en yüksek derecede olan” Allah’a inanmıyorsa, bilime, akla ya da akıllı ve ilim sahibi şahıslara iman etmiş demektir.

Kâinatta inanç özüyle yaratılmış insanın inanmaması ve ibadet etmemesi mümkün değildir. Çünkü insanın ve kâinatın Sahibi, inançsız ve ibadetsiz bir zerre var etmemiştir. Ama iman, akılla birlikte yerine getirilmesi gereken bir muhabbet çağlayanı olmakla, yaratılmışın sorumluluk alanına dâhildir. Bu minvalle, Allah’a inanmayan varlığın inançsız değil, “sapkın inançlı” olduğu gerçeğini daha bir dolu delille aşikâr etmek olanaklıdır.