İnançsızlığın etkileri ve inancın gerekliliği

Eğitim ve aile, bu bilincin filizlendiği en önemli alanlardır. Çocuklara hazır kalıplar sunmak yerine, anlam arayışına eşlik etmek; onları korkuyla değil, bilinçle yetiştirmek gerekir. Böyle bir zeminde yetişen birey, inancını tehdit altında hissettiğinde savrulmaz; aksine daha da köklenir.

İNANCI sadece dinin belli ritüelleri ile bağlantılı görerek onun içtimai yönünü ve manasını boşaltmak, sadece kelimenin imgesel derinliğine zarar vermekle kalmaz bireyin kendi kendini bulma ve dış dünyada yer edinme çabasını anlamsız kılarak var olma veya varlığını değerli kılma eylemlerini de gereksiz bulmasına neden olur.

Bu gereksiz görme hissiyatı neticesinde insan ne yapar? Nereye tutunur? Arkadaş mı, eş dost mu, akraba veya en yakınımız anne baba mı olur yanımızda? Hepsi kendi yerinde değerlidir ama insana yetecek olan ya da kendi kendine yetinebilme yetisi sağlayan “inançtır”. 

Bu en başta Yaradan’a olsun bir değere bir ahlâka bir üstün güce olsun ama bireyin bir inanç bir kalbi ve aşkın güç ile manevî bir bağı olmalıdır. Olmadı mı ya da olmuyor mu? İnanın bu olmama durumu bireyi ancak bir yere kadar götürür ama o yerden bir adım öteye götürmeyecektir.

Bunların hepsi sadece İslâm ile bağlantılı olarak düşünülmesin. Çünkü inancı reddetmek ya da yok gibi davranıp farklı şeylerle haz bulmaya çalışmak sadece bugünün bireyinin problemi değildir. Bu insanın var olduğu günden bu yana devam eden bir arayışın neticesidir. Nice yüce şahsiyetler bu ruhî bunalımlar sonucunda inanmakla rahata ermişlerdir. Ama önemli olan bunu görmek, anlamak ve hissetmektir. Kendimizde olan açığı da fark etmektir. Bizimle aynı düşünmüş olan insan arasında kendimize pay çıkararak nasiplenebilmektir.  

İnanç, ister dinî ister felsefî ya da tamamen kişisel bir yaşam görüşü olsun, insanın hayata tutunuş biçimini ve duygusal dayanıklılığını şekillendiren önemli bir unsurdur. Bu nedenle inançsızlık ya da inançla bağın zayıflaması, bireyin sadece psikolojik dünyasında değil biyolojik ve sosyolojik dünyasında da çeşitli etkiler bırakır. Özellikle zor zamanlarda insanın tutunacağı bir anlam çerçevesi bulmakta zorlanması, yaşamın genel akışı içinde bir boşluk duygusuna neden olur. Bu boşluk hissi, hayatın değerine, anlamına ve amacına yönelik yeni sorular doğurarak kişiyi içsel bir sorgulamaya ve devamında bir başıboşluğa sürükler.

İnançsızlık kimi zamanda kaygı düzeyini artırabilir. Çünkü inanç, geleceğe dair bir anlam haritası sunar ve bu harita zayıfladığında belirsizlik hissi güçlenir. Bu belirsizlik özellikle kayıp, başarısızlık veya yalnızlık gibi kırılma anlarında daha görünür hâle gelir. Kişi, yaşadığı durumun nedenine ya da sonuçlarına dair bir dayanak bulmakta zorlandığında kaygı ve duygusal dalgalanmalar artar.

Ayrıca inanç sisteminin zayıflaması, bireyin değerler dünyasında da bir boşluk oluşturabilir. Çünkü inanç çoğu zaman davranışlarımızda bir süzgeç görevi görmektedir. Bazen doğru bildiğimiz yanlışlar ya da yanlış bildiğimiz doğrular üzerinde karar organı ve nihai sonuç veren güç, inancımız olur ve karar vermeyi kolaylaştırır. Bu çerçeve zayıfladığında, kişi kendi iç pusulasını yeniden kurmakta zorlanabilir. Bu durum sosyal ilişkileri etkileyerek kişinin kendini toplumdan soyutlamasına, sosyal ilişkilerinin zayıflamasına ve giderek yalnızlığa yol açar.

İnanç, insana yalnızca anlam değil aynı zamanda hareket enerjisi verir. İnançsızlık hâlinde ise kişi yapması gereken hareketlerine ve hedeflerine karşı daha isteksiz olabilir, çünkü “Neden yapıyorum?” sorusunun cevabı netleşmediğinde eylemler güç kaybeder. Giderek çevresine, ailesine ve kendine faydasız bir insan olur. Çünkü hareketlerini yaparken bir güç tarafından takdir edilmediğinin hissi zaman içinde boş ve anlamsız bulma hâline gelecektir. 

Sosyal çevreyle kurulan sağlıklı bağlar ise kişinin kendini yalnız hissetmesini engeller ve psikolojik dayanıklılığını destekler. Bütün bu süreçte en önemli noktalardan biri de kişinin kendine şefkat göstermesidir. Bu süreçte birey, inançla ilgili gelgitlerin insan doğasının bir parçası olduğunu kabul ederek bunu giderek bir saplantılı ve duyarsız hâle getirmeden kendi kültürel dinamiklerimizden de destek alarak kendisiyle olan içsel barışını güçlendirmelidir.

Sonuç olarak, inancını muhafaza etmekte zorlanan kişi, bunu tamamen boşluk hissi içinde kalarak hayatı anlamsızlaştırma çabasına dönüştürmemelidir; aksine hayatına bir düzen arayışı içinde olma ve kendine dair daha bilinçli ve değeri olan ortak bir tutum geliştirme fırsatı sunmalıdır. İnsan sadece bir inancı olmadığında değil kendine ait bir değer sistemi kuramadığında zorlanır. Bu nedenle bireyin kendi iç dünyasını beslemesi, inancını güçlendirmesi ve yaşamı anlamlandıracak motivasyonlar ve noktalar bulması, psikolojik iyi oluşun temel taşları arasında yer alır.

İnancımızı ve kültürel dinamiklerimizi koruma meselesi ise, çoğu zaman yalnızca dış tehditler üzerinden konuşuluyor. Oysa asıl mesele, içeride ne kadar bilinçli ne kadar özgür ve ne kadar diri olduğumuzdur. Bir toplum, değerlerini ancak onları isteyerek, anlayarak ve özgür bir iradeyle sahiplenebildiği ölçüde muhafaza edebilir. Bu noktada inancımıza ve kültürel değerlerimize özgür irade ile kendi isteğimiz doğrultusunda göstereceğimiz bağlılık bilinci, inancın ve kültürün en güçlü dayanağı hâline gelir.


Eğitim ve aile, bu bilincin filizlendiği en önemli alanlardır. Çocuklara hazır kalıplar sunmak yerine, anlam arayışına eşlik etmek; onları korkuyla değil, bilinçle yetiştirmek gerekir. Böyle bir zeminde yetişen birey, inancını tehdit altında hissettiğinde savrulmaz; aksine daha da köklenir.


Bugün kültürel aşınma karşısında en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, daha yüksek sesle savunmak değil, daha derinlikli yaşamak ve daha bilinçli aktarmaktır. Bu şekilde olabilmek bizi kendi değerleriyle barışık, kendine güvenen bir topluma dönüştürür.


Sonuçta inancımızı ve kültürümüzü korumak, bir korku refleksi değil, bir sorumluluk bilincidir. Bu sorumluluk, kişinin kendi arayışı ve anlamlandırışı ile birleştiğinde kalıcı olur.