İman ve insan

Yaptığı haksızlığın hesabını kişinin kendisine İlâhî İradenin soracağı inancı, insanın suç işlemesini belli bir oranda engeller. Dindar insanların genellikle kurulu bir düzene uyma sebebinin bu olduğu söylenebilir. Hesap verme duygusu olmayan kişi, görünen ve görünmeyen her türlü suçu işleyebilir. Cennet ve cehennem kavramlarını hayatına yerleştiren insanların evrendeki bütün içinde iyi birer parça olarak yer almaları mümkündür.

İMAN ve inanç kavramları, Türkçemizde olduğu gibi diğer dillerde de kimi zaman birbirinin yerine, kimi zaman da farklı anlamda kullanılmıştırlar.[i]

Sosyal bilimlerde her disiplin, bir kavramı kendi penceresinden bakarak tanımlar. Onun için tek bir tanım üzerinde birleşmeleri mümkün değildir. Bu çerçevede psikoloji disiplinini de imanı kendi açısından tanımlamıştır.

İmanı, “ferdin kendisini inanmaya çağıran dinî davete verdiği olumlu bir derunî cevap” şeklinde tanımlamak mümkündür. İlke olarak, iman bilgisinin mantıkî doğruluğu sorgulanamaz. Çünkü bu, objektif ve deneysel bir bilgi olmayıp derunî ve sübjektif bir bilgi, bir duygu veya keşiftir. Örneğin acı duyduğunu söyleyen kişinin bu ifadesi nasıl reddedilemezse, Tanrı’nın varlığını hissettiğini söyleyen kişinin bu beyanı da objektif olarak yalanlanamaz.[ii]

Jung, Tanrı inancının insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu, dolayısıyla inancın bir ruhsal gereklilik arz ettiğini savunarak imana ontolojik bir temel gösterir.[iii]

İmanın tabiatında, akıl ve duyuları aşan ve benliği harekete geçiren bir durum söz konusudur. İman, kişinin algı dünyasının ötesinde bir gerçeklik ve sübjektif bir olgu ifade eder. Kişi, Allah’ı bir obje olarak inceleyemez ve ispat edemez, fakat bu onun iman etmesine engel değildir. Kişi iman ederek müşahede alanı dışında ve duyularının ötesinde bir alana bağlanır. Bu bağlanma, bir yakınlaşma ve güvene dönüşür. “Onlar gayba iman ederler…[iv]

Aslında iman, “güvenip dayanmak, kalben huzur ve tatmin içinde bulunmaktır”. İmanda insanı emniyet, sükûn ve huzura götüren, kesin, içten bir inanma ve doğrulama vardır.

İman öznel ve özeldir. İnsanlar bir şeye inandıktan sonra algı kapılarını diğer inançlara kapatırlar. Örneğin bir Müslüman, bir Budistin inancının duygu dünyasına giremez. Aynı şekilde bir Budist de bir Müslümanın inanç dünyasındaki duyguları yaşayamaz. Bir Budist Buda'nın huzurunda diz çökerek alnını secdeye götürürken onun o anda ne hissettiğini, nasıl bir duygu içinde bulunduğunu dışarıdan bir insanın bilebilmesi mümkün değildir. Aynı şekilde bir Müslümanın da Allah’ın huzurunda secdeye vardığında neler hissettiğini ve nasıl bir duygu içinde bulunduğunu kendi dindaşının bile anlaması mümkün değildir. İman edilen varlık, sübjektif olarak kişiye içsel bir huzur, güven ve tatmin sağlar.[v]

İmanın zihnî, duygusal ve iradî boyutlarının olduğundan da bahsedilebilir. Yani bilgisine sahip olduğumuz bir şeyin varlığını içimizde hissetmemiz, onu kabul ve doğrulamamızdır. Bilgisine sahip olmamız zihnî, varlığını içimizde hissetmemiz duygusal ve onu kabul etmemiz de iradî boyutunu gösterir.

İki kavram arasındaki farklar

İnanç ve iman zaman zaman birbirinin yerine kullanılsa da inançla iman karşılaştırıldığında inancın daha genel olduğu söylenebilir. Bu bağlamda inancın imana göre daha objektif olduğu söylenebilir. Yaratılmış olan akıl, ancak yaratılanları tam olarak kavrayabilir ve bilebilir. Her yönüyle Sınırsız Olan Varlığı sınırlı bir aklın tam olarak kavrayabilmesi aklı zorlar. Kişi ancak sınırlı bilgi, duygu ve iradeyle Allah’a ulaşabilir.

İnançların oluşmasında aile ve çevrenin birinci derecede önemli olduğu söylenebilir. Geleneksel yapı içinde oluşan inancı kimse pek sorgulamaz. Çünkü çevre ve ailenin telkinleri, bireylerin bilinçaltına yerleşir. Bu telkinler içselleştirilirlerse zamanla bir inanç hâline gelir ve dinî ritüellerle beslenerek kişi dindar biri bile olabilir.

İçselleştiremeyenler ise yine dinî ritüellerini toplumsal kültürün bir parçası olarak günlük hayatta yaşarlar. Örneğin cenazelere katılır, mevlit okutur, dinî bayramlarda komşu, akraba ziyaretlerinde bulunur, konuşma sırasında “Allah razı olsun” gibi dua cümleleri ve dinî kavramlar söyler. Bunlar kültürel düzeyde dinî referanslı davranışlardır.

Bir kimsenin inancının önüne bir engel konulamaz. Yine bir kimse bir dine inanması veya inanmaması konusunda zorlanamaz. “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır[vi] ayetinde belirtildiği üzere insan, herhangi bir dine inanma ya da inanmama hususunda serbest bırakılmıştır. Bu nedenle akıl ve irade sahibi bir kişiyi bir inanca zorlamak İslâm açısından doğru bir yaklaşım kabul edilmez. İslâm’da inanma, kişinin özgür iradesiyle baskı altında kalmadan içten ve samimi bir şekilde olur.

İnanmada gönüllülük esastır. Bir kimseyi inanmaya zorlamak, onu ikiyüzlülüğe iter. İslâm ise buna hiç prim vermez. “De ki, ‘Gerçekleri içeren bu Kur’an, Rabbinizdendir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin’[vii] ve “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi. O hâlde inanmaları için insanları sen mi zorlayacaksın?”[viii] ayetlerinde ifade edildiği gibi, inanıp inanmama konusunda kişiye özgürlük tanınır. Zira zor kullanarak bir inancı benimsetmek, insanın seçme özgürlüğünü elinden alır ve sorumluluğu da ortadan kaldırır. Hâlbuki insan kendi iradesiyle yaptığı iyi-kötü her işten sorumludur. Kur’an’da, “Her kim zerre kadar iyilik ve kötülük yaparsa onu görür”[ix] ayetiyle buna işaret edilir.

İnancın, bir insanın ruhsal gelişimine tesiri ve bu çerçevede ibadetin yeri nedir?

İman muazzam bir sermayedir. O, darda olana bir ümit, karanlıkta kalana bir ışıktır. “İman, insanı fiziğin dar ve statik sınırlarından kurtarıp onu kendi dışındaki âlemlerle bütünleştiren muharrik güçtür.”[x] İman etmiş bir kişinin ümitsizliğe düşmesi ve tükenmişlik yaşaması mümkün değildir. [xi]Çünkü önünde bir kapı kapanırsa, inandığı O Sonsuz Güç Sahibi başka bir kapıyı açar” inancı, kişiyi hep dinamik ve zinde tutar.

İmandan kasıt, öncelikle Allah’ın varlığına ve birliğine olan inançtır. Çünkü kitap, melek, peygamberlik ve ahiret gibi iman konuları[xii] temelde Allah inancına dayanır. O sebeple İslâmî literatürde Allah’a iman, “aslü’l-usûl” sayılmıştır. Allah’ın varlığını hiçbir baskı ve zorlama olmadan kabul etmek, aynı zamanda o inancın gereğini yerine getirmeye (ibadet) hazır olmak anlamına da gelir.

İnsanın kendini sürekli gözetim altında bulunduran ve bütün davranışlarını kayıt altına alan birinin olduğuna (meleklere) inanması onu davranışlarında daha tutarlı ve seçici olmasına sevk eder.

Yine insan hayatını düzenlerken ve davranışlarını sergilerken ölçü alacağı bir referansının (Kur’an) olması, daha düzenli bir hayatının olmasına vesile olabilir.

Öte yandan insanın doğruluğuna, dürüstlüğüne ve güvenirliğine (peygamber) inandığı örnek alabileceği bir kimsenin olması, hayatını daha ilkeli yaşamasına yardımcı olabilir.

“İnsan hayatını ve ölümü anlamlı kılan unsur ahirete imandır” denilebilir. Çünkü ahirete iman etmiş bir kimse için ölüm, korkunç bir son olmaktan çıkıp ölümsüz/yeni bir hayata geçiş an­lamı kazanır. Diğer taraftan kişinin dünya hayatındaki davranışları ahiretteki durumunu belirleyeceği için, kişi bu hayatı daha anlamlı hâle getirir. Sorumluluk bilincini geliştirir. Bu durum, davranışlarında daha seçici olmaya sevk eder. Dolayısıyla kişinin yanlış ve kötü işlerden uzak durmasını sağlar. Hırsların esiri olmaktan onu korur.[xiii]

“Eğer bir insan ölüm sonrasını da içine alan uzun vadeli bir bakış açısı geliştirebilirse, zihnini ve dikkatini hayatın yüksek gaye ve hedeflerine yöneltir ve içinde bulunduğu durumun anlık ve kısa vadeli beklentilerine dalmaz. Çünkü dünyevîlik insanı dar görüşlü yapar ve gerçek hedefleri unutturur. Ahiret olmaksızın insan ‘anlık yaşama’ durumuna düşer ve sadece ‘dar görüşlü’ olarak kalmayıp aynı zamanda ‘hayvanlar’ gibi olur. Ahiret inancının anlamı, ‘dünyaya dalma’ denilen dar ve başıboş hayat görüşlerinin tam tersine görülmeyeni, gelecek olanı, ileride karşılaşılacak olan tehlikeleri devamlı zihinde tutarak insanın kendini çözülüp dağılmaktan kurtarmasıdır.”[xiv]

Yaptığı haksızlığın hesabını kişinin kendisine İlâhî İradenin soracağı inancı, insanın suç işlemesini belli bir oranda engeller. Dindar insanların genellikle kurulu bir düzene uyma sebebinin bu olduğu söylenebilir. Hesap verme duygusu olmayan kişi, görünen ve görünmeyen her türlü suçu işleyebilir. Cennet ve cehennem kavramlarını hayatına yerleştiren insanların evrendeki bütün içinde iyi birer parça olarak yer almaları mümkündür.[xv]

Sonuç olarak, inançtır insanı şekillendiren. Davranışlarını belirleyen, düşüncesini etkileyen ve hayata bakışını düzenleyen, hep kişinin inancıdır.



[i] Örneğin İngilizcede “belief” (inanç) ve “faith” (iman) kavramları böyle bir özellik göstermektedir. Dil bilimciler bunların birbirinden farklı anlamlar taşıdığını ortaya koymuşlardır.  Anlam bakımından aralarında fark olmasına rağmen iman (faith) ve inanç (belief) ın, birbirlerinin yerine sık sık kullanılmıştır. Bkz. Hasan Kayıklık, “Psikolojik Açıdan İnanç İman ve Şüphe” Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S 1,  (2005), s. 134.

[ii] Ali Köse, “İman” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C, 22, s. 214.

[iii] Ali Köse, “İman” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C, 22, s. 215.

[iv] Bakara, suresi, 3. ayet.

[v] Ayrıntılı bilgi için Bkz. Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, s.156-157.

[vi] Bakara suresi, 256. ayet

[vii] Kehf suresi, 29. ayet.

[viii] Yunus suresi, 99. ayet.

[ix] Zilzâl, suresi, 7-8. ayetler.

[x] Mustafa İslamoğlu, İman, s. 315.

[xi]Carl Gustav Jung, 35 yaş üzerindeki hastalarının rahatsızlıklarının temel sebebini, hayatı dini bir perspektiften yorumlamamalarına bağlar Bkz. Ali Köse-Ali Ayten, Din Psikolojisi, Timaş Yayınlarıı, s. 37; Ali Köse, “İman” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C, 22, s. 215. Ayrıca Bkz.; Amber Haque, “Psychology and Religion: Their Relationship and Integration from an Islamic Perspective”, (çev.; Mustafa Koç), Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, C 20, S. 1, s. 236.

[xii] İslam’da iman esasları için bkz. “Siz ey iman edenler! İman edin Allah'a, O'nun Elçisi'ne, O'nun Peygamberi’ne peyderpey indirdiği ilahi kelama ve daha önce indirdiği mesaja! Zira kim Allah'ı, meleklerini, vahiylerini, peygamberlerini ve Ahiret Günü'nü inkâr ederse, işte o derin bir sapıklığı boylamış olur.” Nisa suresi, 136. ayet. “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. «Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır» dediler.” Bakara suresi, 285. ayet.

[xiii] Ali Köse, “İman” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C, 22, s. 215.

[xiv] Hayati Hökelekli Ölüm, Ölüm Ötesi Psikolojisi ve Din, s.154.

[xv] Nevzat Tarhan, İnanç Psikolojisi, s. 226.