İlk Adam ve İlk Kadın

Erkek tasarlandı, yeryüzü aklına kavuştu. Kadın tasarlandı, yeryüzünün kalbi atmaya başladı. Âdem’in simetrisiydi belki de Havva veya gölgesi veya aynası veya diğer yarısı, yorganı yastığı, eşi yoldaşı. Dünya cennete göre zahmet ve mihnet alanı olmasına rağmen kazanılması gereken bir savaş alanı oldu insan için. Nefsiyle mücadele alanı oldu. Rızık derdiyle, hastalıkla, ölümle ve daha kim bilir nelerle imtihan olacaktı. Biz insanlar kendimizi en küçük zorlukta terk edilmiş gibi algılarız. Gerçekten de başıboş gibi hissederiz ve bocalarız, şaşırırız, ne yapacağımızı bilemeyiz; içeriz, intihar ederiz, yanlışlara dalarız, kederleniriz. Müthiş bir sır küpü gibi bu cümle. Öyle zannetmeyin, çünkü “Başıboş değilsiniz” diyen bir güç var, tam da ihtiyacımız olduğu üzere…

“Kİ o yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı (Âdem’i) yaratmaya çamurdan başlayandır.” (Secde, 32/7)

Bakar mısınız, açık ve net olarak insanın mucizevî yaratılışından bahsediyor. Bu ayet muazzam bir delil niteliğinde. 

“Sonra onu (Âdem’i) düzeltip tamamladı, içine ruhundan üfürdü; sizin için kulaklar, gözler, gönüller yarattı.” (Secde, 32/9).

Ayeti okuyunca o kadar açık bir ifadeyle karşı karşıya kalıyorum ki, kendi aslımın toprak oluşu, ilk şekillenme süreci ve nihayet Allah’ın kendi ruhundan üflemesi büyüleyici geliyor. En güzeli de evrim düşüncesini tamamen yok ediyor. Hz. Muhammed (sav) yaklaşık yüz bin kişiye hitaben veda hutbesinde buyurmuş ki: “Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem ise topraktandır.”  Ne güzel bir cümle bu, hem de bütün karmaşık soruların en özet cevabı. Şimdi ise Âdem’in yaratılış serüvenini yazmak istiyorum… 

İlâhî akıldaki makamımız ne kadar muhteşem!

Allah Âdem’i yaratmayı dilediğinde ilk olarak yüce melekler meclisini toplayıp kararını bildirmiş. 

Asıl vatanları olan melekût âleminde daha önce yaratılmış ve insandan farklı özelliklerle donatılmış olan melekler, mülk âlemi olan dünya yaratılınca burada, İlâhî iradeyi temsil edecek ve gerçekleştirecek şuurlu varlıkların kendileri olacağını beklemişler, topraktan yaratılacak insanın bu kaynağa bağlı özellikleri dolayısıyla eksikleri olacağı, fesat çıkarmaya müsait olacağı için hilâfete lâyık olmadığını zannetmişlerdi. Yüce Allah bunun gerekçesini meleklere açıkladı. 

 

Adı anılır hâle gelişimiz, İlâhî akıldaki makamımız ne kadar muhteşem! Sebebi hikmetimizin anlaşılması zamana bırakılmış belli ki… Bütün kaderlerin yazılı olduğu “Levh-i mahfuz” o zamanlar melekler tarafından okunabiliyormuş. Yeryüzünde kan döküleceği bilgisi onlara ya bu şekilde ulaşmış olmalı yahut da cinlerin yeryüzünde insanoğlundan önce varlıklarının başlamış olması ve kötülüklerine meleklerin şahit olmaları onları endişelendirmişti. Eğer cin taifesiyle aynı olsaydık belki bize de gerek kalmazdı ama Allah’ın ayetleri ne kadar çok ve çeşitlidir ki biz de o ayetlerdeniz. 

“Taberi Tarihi” aklımın en doyduğu eserlerden biridir. Şimdi Taberi’den bir bölümü aktarıyorum “Allah-u Teâlâ insanı yaratmayı dilediğinde yeryüzüne Cebrail’i gönderdi. Yeryüzünden toprak isteyince yeryüzü toprağını vermek istemedi. Daha sonra Mikail gelip toprak istedi. O da alamayınca İsrafil şansını denedi en sonunda Azrail gelip kabzasını vurup her renk topraktan bir miktar aldı.”

Onun içindir ki insanlar farklı ten renklerine sahiptirler. Zenciler, beyazlar, kumrallar, sarışınlar, esmerler, Kızılderililer gibi… “Lazib” kelimesi, “arı balçık” anlamına gelir, “Hame-i mesnun” ise kararmış toprak anlamına gelir. “Salsal” hâli, güneşte iyice kurumuş hâlidir. “Fehhar” kelimesi iyice pişmiş saksı anlamına gelir. “Sülale” kısmı çamur hâlinden bir hâle işaretle tıpkı yoğrulunca kıvam alan hamur gibi parmaklar arasından sıkınca taşan olgun çamuru tarif eder. Bütün bunların hepsini bir bütün olarak değerlendirince insanın yaratılış aşamaları hakkında epeyce bilgi sahibi oluyoruz. 

Âdem (as)’ın çamuru bizzat Allahu Teâlâ’nın kudret eliyle vasıtasız yoğrulmuş

Demek ki farklı kelimelerin her biri bir aşamayı gösteriyor. Önce toprak çeşitleri harmanlanıyor ve sonra suyla birlikte yoğruluyor, çamur olgunlaşıyor. Şekil verilince kararıp bekliyor ve sonunda kuruyor. Bu insan bedeni ve kalıbı 40 yıl boyunca Kâbe’nin olduğu yerde boylu boyunca yatıyor ve kurumaya bırakılıyor. Çok masalsı, hem de çok gerçek ve ben böyle yaratılmamıza hayranım. Tam bu aşamada melekler ve cinler Âdem’in kalıbından etkilenip hayretle seyrederler. Hatta Taberi’ de anlatıldığına göre, İblis bu bakışını incelemeye dönüştürür ve Âdem’in ağzından girip içini gezer. İşte o an kendisiyle kıyaslayıp onu küçümser ve kıskanır. 

Kuruma safhasından sonra ruhun üflenişi ile ilgili bir hadisle karşılaşıyorum. “Cebrail (as) onun başucunda idi. Ruh Âdem’in başına ilk olarak burnundan girince Âdem aksırdı. ‘Ya Âdem, Elhamdülillah de’ dedi. Bu sözü söyleyince ona ‘Yerhamüke Rabbüke’ diyerek karşılık verdi. 100 yıl ruh beyinde dolaştı ve daha sonra vücudu dolaştıkça et ve kan oluşup canlandı. Ruh Âdem’in gözlerine ulaşınca bütün bedenine baktı. Henüz vücudunun alt kısımları cansızdı. Cenneti gördü ve ağaçları gördü, ruh midesine ulaşınca acıktı. Elinden destek alıp kalkmak istedi ama kalkamadı çünkü henüz ayaklarında can yoktu. Ayak tırnaklarına kadar ruh sirayet edince ‘Keramet Tahtı’na oturtulup meleklere secde emri verildi.” Hani artık hepimizin bildiği İblis’in secde etmemesi kısmına geliyoruz. Âdem, Kâbe’nin olduğu yerde yatarken cenneti nasıl gördüğü düşündürücü bir bölüm. Ama her şey baştan aşağı mucizevî ilerlediği için Cebrail (as)’ın onu kuruduktan sonra ruh üflenmeden önce cennete götürmesi an meselesidir. Şaşılacak bir durum da değil bence. Ruh üflendiği zaman dünyada da olabilir tabiî ki. Canlandığı zaman tıpkı Hz. Muhammed (sav)’in miraca yükselişi gibi cennete götürülebilir. Bazı âlimler Aden bölgesinde ağaçlık bir bölgeyi cennet olarak yorumluyorlar ama bana mantıklı gelmedi. İmanı olan herkes ilk yaratılışın her şeyine bütünüyle bakmalıdır diye düşünüyorum. Ve her türlü mucizeye de açık olarak… 

Âdem (as)’ın çamuru bizzat Allahu Teâlâ’nın kudret eliyle vasıtasız yoğrulmuş. Ruh üflerken de vasıta kullanmamış. Bu da kayda değer bir cümle olarak akılda kalsın isterim.

İlk günah, ilk tevbe, ilk ceza ve dünya

Evet, şimdi de Hz. Havva’nın yaratılış serüveni başlıyor. Rivayete göre Âdem (as), cennette üzüm, incir ve hurma yemiş. Ama ne yapsa ruhundaki açlığı dindirememiş. Sanki bir eksiklik duygusu hissetmiş. Cennette bu duygu ile uyurken sol kaburga kemiğinden Havva yaratılmış. Tıpkı Âdem’in boyu ve yüzü gibi güzel olarak yaratılmış.

Âdem ve Havva… Yeryüzünün ilkleri, yeryüzü toprağıyla yaratılıp güneşle kurutulan, ruh verilip cennete götürülen bir kadın ve bir erkek… İlk yasak, ilk imtihan sorusu ve ilk cevap… İlk günah, ilk tevbe, ilk ceza ve dünya… Buğday ya da elma olduğu yazıyor ama ne fark eder. Onlar hiçbir şeyin farkında bile değilken bir düşman kazandılar. Haris, İblis oldu ve akıl ilk kez tuzağa düştü. Nefis o yasağı tatmak istedi, Havva Âdem’i ikna etti, şeytan Havva’yı ölümsüzlük vaadiyle kandırdı. Her şeyi yemek içmek serbestken neden sadece bir yasağa meyletti gönül ve neden insanlığın kaderi çizildi? Hep olması gereken oldu, kader bir ırmağın denize dökülüşü gibi sadece aktı. Kurgu belli, insan varsa şeytan da olmalı, dünya olmalı, iyilik ve kötülük olmalı cennet ve cehennem olmalı. Bizler şeytana rağmen melekleşeceğimizi göstermek için varız. Allah dileseydi meleklerin itaat ve övgüleri yeterli olurdu. Ama iradeye ve nefsin kötü emirlerine rağmen itaat insanı yüceltiyor ve melek üstü bir makama getiriyor. İrade güç gerektirir, akıl gerektirir, alternatif gerektirir. Bu bir hak aslında, çünkü meleklere bu hak verilmemiş. Seçme ve itiraz hakkı… İtirazın da hak olması ilginç geldi. Zaten irade akıl alır gibi değil, İlâhî bir şaheser bence. Hak varsa yetki de olmalı değil mi? Yetkili olabilmek için de güç sahibi olabilmek gerek. Demek ki isteme gücü bir hak ve sorumluluk olarak verildi bize. Kelimelerin anlamlarına dalınca eli boş dönülmüyor. İstemek demek istememek de demek, yani Allah’a karşı gelebilecek hak ve yetkiye sahipken O’nu sevmek, ibadet etmek, bambaşka bir harikalık, bu gerçekten büyüleyici bir plan. Şeytan hiç pişman olmadı ve süre istedi. Pişman olsaydı sistem amacına yine ulaşamazdı. Çünkü kendisi için cennet, cehennem hazırlanmış olan insan melekleşir ve bu yeni tasarım anlamını ve işlevini kaybederdi. 

Kader mahkûmiyeti hepimiz için geçerli

Allah neden kendi varlığını reddedecek bir varlık yaratıp ona şımarıklık ve günah işleme hakkını verdi ki acaba? Yargılayıcı değil bu sorum ama merak etmiyor da değilim. Yine cevabı kendi içimde arayıp şu sonuca ulaştım. Empati kurmadan yapamazdım bunu. Aklımda bir örnek belirdi. İnsanların beni sevmesini isterim ama zorla değil, korkarak veya çıkar umarak da değil, sadece içlerinden geldiği şekliyle ve her nasılsam, her hâlimle beni sevmelerini isterim. Zenginlik, yoksulluk, gençlik, yaşlılık, hastalık, sağlık, güzellik, çirkinlik gibi engellere takılmadan… Mahkeme zamanı hâkimi öven bir suçlu gibi değil… Hatta cennet ümidi ve cehennem korkusu bile Allah’a duyulan bu saf sevgiyi bozabilir. En zirvede cenneti ummak ve cehennemden korkmaktan bile vazgeçip sadece Allah’ın varlığına âşık olmak çok kıymetli bir duygu. Meleklerin sevgisi iradesiz ve ister istemez bir boyun eğiş olduğu için, belki de Allah üst seviyeye getirmek için iradeli bir tasarıma yöneldi. Bizim farkımız bu. Melekler nurdan, saf akıldan ibaret. Hayvanlarda nefis var, akıl oranı az. İnsanlarda ise akıl ve nefis dengede duruyor. Aynı kiloda iki güreşçinin minderden bir saniye bile inmeden sürekli yarışması gibi bir şey. Bu ne büyük bir çekişme, iradeli varlıklar olarak bizler, her anımızı seçim yapmakla geçiriyoruz. Sevgimiz, mücadelemiz ise melekler tarafından an be an kayıt altına alınıyor. Kalp ve davranış uyumu ve itaatimizi ispatlayan her şey değerli ve sevap adıyla bunlar birikiyor. Cennet gibi bir ödül bu mücadelenin sonucudur. Reddedebilme gücüne rağmen kabul etme, isyana rağmen itaat, mutlak itaatten daha farklı bir şey ve çok daha çekici. Zıt kutuplara sahibiz ve farklı yönümüz bu bizim. Hatta “Tanrı benim!” diye başkaldıranlara bakıyorum. Firavun kendisinin tanrı olmadığını gayet iyi biliyordu eminim. Ama egosu o denli yüksekti ki tanrısal bir yarışa cüret edebildi. İşte bu taşkınlığa rağmen dengede kalabilmek, putlara tapınabilecekken bir olan Allah’a inanabilmek, şeytana uyabilecekken iradesine hâkim olup doğru bir tavır gösterebilmek… İşte sır burada gizli. Melekler kendilerinden farklı olan bu yeni versiyona saygı duyup Allah’a secde ettiler. Bu saygı emri de zaten Allah’tan gelmişti onlara. Demek ki biz buna değeriz yani bir değerimiz var en başından beri. Bunları yazıyorum çünkü kendimizi başladığımız noktada bulmamız için şart. “Elest bezmi” denilen o söz verme anımızı asla unutmamak için ve ruhumu, özümü uzaktan merceğe almak için yazıyorum bunları. Ölümlüyüz, evet; hava, su, ateş ve toprağa bağımlıyız ama yine de bir yanımız isyanlarla doluyken bir yanımız serenat ve yakarış, zikir ve tefekkür hâlinde. Bu manzara seyre değer, gerçekten bir tasarım harikasıyız. Sıcak hava ve soğuk havanın karşılaşması rüzgâra sebeptir, eksi ve artı elektrik yükleri karşılaşınca da şimşekler çakar, yağmur, kar, rüzgâr… Hareket ne güzel! Zıtlar var ki, hareket var ve harekette bereket var. Bereket kelimesi ise mübarek ve kutsal kelimelerini çağrıştırıyor. İşte bu hayranlık uyandıran bir uyum. Çünkü herkes görevi başında, şeytan aldatma peşinde, yazıcı melekler yazma peşinde, insan nefsiyle aklı arasındaki mengenede sabır öğütüyor. İtaat ve isyan arasında ömür tüketiyor. Münker ve Nekir hesap peşinde. Kurgu her an işlemeye devam ediyor. Kıyamet, mahşer, cennet, cehennem de bu işleyişte zamanı geldikçe gerçekleşecek. Kader mahkûmiyeti hepimiz için geçerli. Balığın balık olması, dağın dağ olması, insanın insan olması, dünyanın dünya olması da kader. Bu mahkûmiyette itiraz hakkı sadece insanda mevcut. Bu seçimlerin sonuçları da sorulur elbet. 

Erkek tasarlandı, yeryüzü aklına kavuştu

Erkek tasarlandı, yeryüzü aklına kavuştu. Kadın tasarlandı, yeryüzünün kalbi atmaya başladı. Âdem’in simetrisiydi belki de Havva veya gölgesi veya aynası veya diğer yarısı, yorganı yastığı, eşi yoldaşı. Dünya cennete göre zahmet ve mihnet alanı olmasına rağmen kazanılması gereken bir savaş alanı oldu insan için. Nefsiyle mücadele alanı oldu. Rızık derdiyle, hastalıkla, ölümle ve daha kim bilir nelerle imtihan olacaktı. Biz insanlar kendimizi en küçük zorlukta terk edilmiş gibi algılarız. Gerçekten de başıboş gibi hissederiz ve bocalarız, şaşırırız, ne yapacağımızı bilemeyiz; içeriz, intihar ederiz, yanlışlara dalarız, kederleniriz. Müthiş bir sır küpü gibi bu cümle. Öyle zannetmeyin, çünkü “Başıboş değilsiniz” diyen bir güç var, tam da ihtiyacımız olduğu üzere…

İnsanın adının anılır olması ve Yaratıcısını temsil etmesi kıskanılacak kadar güzel, öyle değil mi?