İlim nedir, ne değildir? (17): Cahilin ilmi

İlim, kâinattaki hakikatlerin keşfi ve tecrübeye dayalı tekrarıdır. İnsan bildiklerini çoğaltarak âlim olur. En büyük hakikat, her şeyi yaratan, isimleri ve sıfatları ezelî ve ebedî olan Allah-u Teâlâ’ya imandır. Bir kimse Yaratanına inanmıyorsa, O’nun yarattıklarına dair bilgisinin pek önemi kalmaz. Sonsuzluk yanında cüzi bilginin (ne kadar fazla olsa da) değeri yoktur. Mevcut ilmiyle cahil duruma düşer.

ÖNCEKİ dizi yazılarımızda nefs ve aklın tanımını yapmıştık. Aklın hususiyet ve çeşitlerini anlattık. Nefsin beynin sol kısmında, aklın ise sağ kısmında mesken tuttuğunu söyledik. Akıl çeşidinin en menfisi “akl-ı meâş” idi. Meâşta nefs tamamen beyne nüfus etmişti. Bu cins beyne sahip olan kişinin düşünceleri, akıl yürütmesi ve konuşması tamamen nefsine yönelik olacaktır. Nefsin “Allah-ü Teâla’nın düşmanı” olduğu bildirildiğine göre, bu kişinin gerek şahsı, gerekse çevresinin ne büyük tehlike içinde olduğu meydandadır.

Mefhumların daha iyi anlaşılması misâllerle mümkündür. Biz de hâlen yaşamakta olan, tanınmış (popüler) bir şahsı misâl olarak ele alacağız. Yazılarımızı takip eden okuyucularımız bilirler ki, şahısları teşhir etmek gibi bir âdetimiz yoktur. Dâvâmız ve mücadelemiz, bâtıl görüşlerin ve fikirlerin yanlışlığını ortaya koymak, setretmek, istenen hakikatleri meydana çıkarmaktır. Fakat bu şahıs, TV kanallarında, internette, Youtube’da sık sık ortaya atılarak Müslümanlarla, iman değerlerine alay edercesine beyanda bulunmaktadır ki hezeyanlarına suratına çarpar gibi mukabele de bulunmak farz-ı ayn olmuştur.

Prof. Celal Şengör kimdir?

1955, İstanbul doğumlu. Çokları bilmez, tam adı Ali Mehmet Celal Şengör’dür. Nefsine ağır gelmiş olacak ki ilk iki adı pek kullanmaz. Rumeli göçmeni bir ailedendir. Liseyi misyonerlerin cirit attığı Robert Kolejinde okumuştur. Virüsü de bu ortamda kaptığı anlaşılmaktadır.

Lisansı New York Eyalet Üniversitesinde, doktorayı Houston Üniversitesinde yaptı. 1981 yılında yurda dönerek İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesinde asistan olarak göreve başladı ve 2022 yılında buradan emekli oldu.

Etnik menşei

Jeoloji mesleğini Jules Verne’nin romanlarıyla benimsediğini ifade eden Şengör’ün etnik menşei Vikipedi’de şöyle anlatılmaktadır: “Şengör, katıldığı televizyondaki Tarih Notları adlı programda kökenini şu şekilde açıklamıştır: ‘Babaanneme bakıyorum mavi göz, sapsarı saç, şahane bir endam. Sırp kızı, gayet açık. Dedeme bakıyorum, tipik bir Arnavut Sırp karışımı var, belli. Anneanneme bakıyorum, tipik bir Helen. Bugün ben kendimi Türk milliyetçisi olarak tanımlarım. Benim damarlarımda bir damla Türk kanı yok, ağabey… Biz göçmen miyiz? Ya biz burayı kuranlarız be! Biz olmasak Türkiye Cumhuriyeti olmayacaktı belki. Sevr’e hapsolmuş oturuyor olacaktık, değil mi? Ben bunu savunmak istiyorum. Çünkü biz vatan kaybetmiş insanların çocuklarıyız.”

Vatanından terk-i diyar etmiş atalarının Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğu iddiasında bulunan Şengör, kanında bir damla Türk kanı olmadığı beyanıyla beraber, Türk milletinin kahir ekseriyetinin dini olan İslâm değerlerini alenen aşağılamada bir mahsur görmemektedir.

Şengör’ün görmek istemediği önemli bir husus da şudur: Millî Mücadele’de çocuğu yerine kağnısında taşıdığı cephaneleri ıslanmasın diye örten Türk anasını, her türlü zorluk içinde süngüsüyle “Allah Allah” nidalarıyla düşmanı kovalayan Mehmetçikleri harekete geçiren en büyük amil, “Gâvur vatanımı çiğnemesin, ezan-ı Muhammedî dinmesin” arzu ve imanıdır, dış mihrakların ve içteki ajanlarının şırınga etmek istedikleri “ateizm virüsü” değil.

Ateist Şengör

Televizyon programlarında marifet kabilinden ateist olduğunu tekrarlamaktadır Şengör. Kişilerin neye niçin inandığı bizi alâkadar etmez. Kâfirun Sûresi’nin son ayet-i kerimesi meali, “Sizin dininiz size, benim dinim bana” şeklindedir. Fakat bunu bütün yurtta yayınlanan bir yayın aracının önünde yaparsanız, peygamberlerin efsane olduğunu, Kur’ân-ı Kerim’in ilmî olmadığı gibi zırvaları maharetmişçesine anlatırsanız durum değişir. Bu, imanlı Türk milletine alenen hakarettir.

Bir kere aldığınız maaş, bu milletin cebinden çıkmaktadır. Sırf bu sebeple, inanmasanız da milletin dinine saygılı olmanız gerekir. Amerika’da öğretim görevlisi olan bir tanıdık anlatıyor; bir Ramazan günü Amerikalı mesai arkadaşı özür dileyerek, “Oruçlu olduğunu bilseydim karşında yemezdim” diyor. Tahsilli olmanın, insan olmanın gereği budur. Amerikalarda okumuşsunuz ama normal bir insan hususiyetlerini de öğrenememişsiniz.

Prof. Şengör bir fen âlimi midir? İlk önce fizikî görüntüsü soruyu menfi cevaplamaktadır. Bütün literatüre bakınız, tanınmış âlimler ya zayıftır ya da normal kiloludur. Bunun gibi tombalak, yağları göbeğinden sarkmış olanı göremezsiniz. Fen âliminin beyni, üzerinde çalışmış olduğu mevzuyla meşguldür. Devamlı muhakeme yapar, hesap yapar. Mutfak adamının beyni ise midesinin, sindirim ve boşaltım organlarının faaliyetiyle meşguldür. Nefslerinin hâkimiyetindeki beyinleri maddecidir. Gördüğü ve tuttuğu şeyi bilir, ona inanır. Beyin programları mutfak ile WC arasında güzergâh çizenler manevî değerleri “boş işler” olarak addederler.




Bu şahıs, TV kanallarında, internette, Youtube’da sık sık ortaya atılarak Müslümanlarla, iman değerlerine alay edercesine beyanda bulunmaktadır ki hezeyanlarına suratına çarpar gibi mukabele de bulunmak farz-ı ayn olmuştur. 


Şengör neden ateist?

Bir Youtube yayınında neden ateist olduğu soruluyor Şengör’e. Cevabı şöyle: “En önemli sebebi, bir tanrının varlığı hakkında en küçük bir ışık, bir işaret görmüyorum. Yok böyle bir şey… Bazıları, ‘Ben dine inanmıyorum ama bir güç var’ diyor. Nereden biliyorsun? Saçma. Kim yarattı? Hadi cevap verdin diyelim yaratanı kim yarattı? Mesela bizim dindarlara soruyorsun. Tanrı yarattı (diyorlar). Yaratanı kim yarattı?... Kâinatın sonsuzluğu kendi içinde tutarlı. Kâinatın yaratılmış olması kendi içinde tutarsız…”

Seyircilerle birlikte yayınlanan TV kanalında ilâhiyatçı bir kızımız, akıllara durgunluk veren muhteşem nizama haiz kâinatın nasıl meydana geldiğini sorduğunda, sonsuz olan (ezelî yani başlangıcı olmayan) maddenin evrimi ile şekillendiği cevabını alıyor.

Bu nasıl akıl yürütme? Cansız olan ve şuuru olmayan, maddenin evrimiyle kâinatın var olduğu mantıklı oluyor. İlmi sonsuz olan, bütün sıfatlarıyla var olan Yaratıcı’nın ezelî olması mantıksız oluyor. Şengör’e bu saçma kıyası yaptıran, helâl-haram, farz gibi kaidelere uymak istemeyen nefsidir. Ezelî madde mefhumu Şengör’e belirli kurallar yani yasaklar getirmiyor. Ama yaratıcı Tanrı olunca, helâl-haram gibi sınırlamalara tâbi olma zorunluluğu doğuyor. Şengör’ün asıl üzerinde durduğu, kabullenmek istemediği husus bu. Nefsinin istediği gibi davranamamak, yaşayamamak.

Şengör, kâinattaki hâdiseleri güya ilmî bir şekilde anlatıyor: “Evrimle şöyle oldu, evrimle böyle oldu…” Şengör’ün ilimden anladığı nedir? İlim tarifini ODTÜ’deki bir konferansından aynen aktarıyoruz: “İlmin atası dindir. Dinin de bir atası vardır. Dinin atası nedir? Yalandır! Yalan nedir? Yalan yaratıcılıktır!”

Breh, breh! Ne ilmî (!) izah.

Şengör’ün zırvasına göre, sonuçta ilim yalan oluyor. Değersiz oluyor. Ne dediğini anlamak için kafa yoran karşısındaki talebelerin hâline acımak lâzım.

Bir yerde söyledikleri, başka bir zaman ve mekânda söyledikleriyle taban tabana zıt, tezat teşkil ediyor. Din, iman, ahlâk, vatan ve millet aleyhine olsun da ne saçmalarsa saçmalasın, tek derdi bu. Muhakemesi esnasında, kafasıyla kıçının yer değiştirdiği izlenimini uyandıran bu şahsiyet, tam bir klinik vakıa. Zaman zaman rahatsız olduğunu kendisi de itiraf ediyor zaten. İthamımız bazı okurlarımıza ağır ve mübalâğalı gelecektir ama yazımızın son kısımları okunduğunda bize hak verilecektir.

Şengör’ün Kur’ân-ı Kerim yorumu

Şengör’e göre Kur’ân-ı Kerim ilmî değil. “Tetkik ettiniz mi?” diye soruluyor. Defalarca okumuş adam. Hatta müsteşriklerin İngilizce, Almanca meallerini de okumuş. I ıh, beğenmiyor. Yaratıcı’ya inanmayan adamın Kitab’ı methetmesi abes olurdu zaten. Neden ilmî olmadığı sorulduğunda (Nahl Sûresi 15’inci ayet-i kerimeyi kastederek), “‘Dağları zelzeleden korusun diye yarattık’ yazıyor, asıl dağlarda zelzele oluyor” diyor. Kendisi jeoloji profesörü ya, misâlini de mesleğinden seçmiş. Çeşitli münazaralarda hep aynı misâli veriyor. “Başka ne yanlış buldunuz?” sorusuna, “Bir tane olması da yeterli” cevabını veriyor. “Tanrı yanlış bilgi veriyor” esprisini de ilâve ederek…

Birçok defa tetkik etmiş de bula bula bir ayeti gözüne kestirmiş. Onu da (bilerek veya bilmeyerek), mânâyı başka mevzuya aktarıyor. Ayet-i kerime, jeoloji ilminin ancak son asırda vâkıf olduğu bir hakikati bildiriyor. Mucize hususiyetinde olan bu bilgi bile inançsızları imana götürmeye kâfidir. Yeter ki kişi insaf sahibi olsun, akıl ve ilim özürlü olmasın. Hasan Basri Çantay meali şöyle: “O, sizi sallayıp çalkalar diye, yeryüzüne sabit ve muhkem dağlar, (bundan başka da) ırmaklar, yollar koydu. Tâ ki maksatlarınıza ulaşasınız.”

Bu ayet-i kerimenin ana mevzusu zelzele (deprem) değil. Kur’ân-ı Kerim’de “zelzele” adıyla müstakil bir sûre var. Kullanılan kelime Arapça “zilzal”. Burada ise “revasi” kelimesi geçiyor. “Resa” köküyle “rasiye”, bir cismin bir yere sabit kılınması, perçinlenmesi anlamındadır. Çoğulu “revasi”dir. Dibe çökmek, dönmek olan “rasebe”, gemiyi demirleme olan “ersa”; liman, iskele “merse”; gemi demiri olan “mirset” ise buradan türetilmiş kelimelerdir.

Yer küresinin ortalama çapı 12 bin 742 kilometredir. Litosfer adı verilen kabuk kısmının kalınlığı 70-100 kilometre arasında değişmektedir. Bunun altında kalınlığı 2 bin 900 kilometreye varan manto, bunun da altında nikel, demir gibi ağır metallerin bulunduğu çekirdek olduğu kabul edilmektedir. Üst mantoda bin santigrat derece olan sıcaklık, derinlere inildikçe 5 bin dereceye yükselir. Sıcaklıkta malzemeler genleşir ve yoğunluğu azalır. Yukarı doğru termal hareketlenme olur. Üste yükselen malzeme soğuyarak yoğunlaşır ve tekrar dibe çöker. Söz konusu tekrarlı hâdiseler manto içinde “konveksiyon akım” adı verilen hareketlenmeyi doğururlar. Konveksiyon akımların litosfere uyguladığı farklı gerilmeler ve diğer sebeplerle yer küresinin kabuk kısmı kırılarak büyüklü küçüklü levhalara ayrılmıştır. Günümüz jeoloji ilmi 10 kadar büyük levha ve çok sayıda küçük levha olduğunu söylemektedir.

20’nci yüzyıl başlarında levhaların (levhalar üzerindeki kıtaların) sıcak, akışkan magma üzerinde kaydığı düşünülmüştür. 1912 yılında Alman fen adamı Alfred Wegener, kıtaların hareket hâlinde olduğuna, yeknesaklıktan ayrılarak bugünkü duruma gelindiğine dair bir teori öne sürdü. Günümüzde kabul gören ve geliştirilen bu çalışmalara göre levhaların birbirleriyle temasta olan bölgelerin de derin kırıklar (faylar) oluşmakta, aralarındaki sürtüşmelerden enerji birikmektedir. Depolanan enerji, fay düzlemi boyunca oluşan sürtünme kuvvetini yendiğinde kayaç bloklarının anî yer değiştirmelerine şahit olunur. Bu anî hareketlenme, tektonik faaliyetinin (depremlerin) meydana gelmesi demektir.

“Yer kabuğu parçaları yani levhalar, manto üzerinde yüzer vaziyettedir” demiştik, her levha, yoğunluğuna ve kalınlığına göre manto içine gömülmektedir. Blokların ağırlığına göre farklı gömülmeleri, toplamda bir denge sistemi meydana getirir. İzostatik denge adı verilen bu yapılanmada dengenin bozulması demek, yeni denge sistemi oluşuncaya kadar levhaların yani karaların yükselmesi veya alçalması (çalkalanması) demektir. Daha hafif levhalar daha çok, ağır levhalar daha az çalkalanacaktır.

Anlaşılması için teşbih kabilinden basit bir misâl verirsek, deniz yüzeyinde farklı tonajdaki gemilerin hareketsiz durduğunu tahayyül edelim. Ağırlığı diğerlerinden fazla olan gemiler daha az sallanacaklardır. Yani düşeye göre yer değiştirmeleri (çalkalanmaları) daha az olur. Duran gemilerin sabit kalabilmesi için demir atılır. Çapa adı verilen bir ağırlık denize salınır ki geminin konumu (alarga) sabit olsun.

Yer kabuğu okyanus bölgelerinde 8-12 kilometre kalınlığında olmasına karşı karalarda 30-60 kilometre kadar artar. Dağlık bölgelerde daha fazladır. Meselâ Tibet platosunda 70 kilometredir.

Allah-u Teâlâ, dağları yaratmak ve muhtelif yerlere yerleştirmek suretiyle, magma üzerinde debelenen levhaların hareketini kısıtlamıştır. Nahl Sûresi 15’inci ayet-i kerimesinin bildirdiği hakikatlerin biri de budur. “Biridir” diyoruz; çünkü ayet mealleri, müfessirlerin ilimleri kapasitesince yapmış oldukları tercümelerdir. Kur’ân-ı Kerim’in kendi değildir. Diğer bir husus olarak, her ayetin (birbirini nesh etmemek üzere) birçok anlamı yani hakikati vardır. Müfessir meşrebi, ilmi ve çevresine (halkın adet ve örfü) göre anlayışına en yakın olanı seçmektedir.

Diğer bir hakikat, levhaların dağları taşıdığı coğrafyalarda, dağın ağırlığı sebebiyle altındaki kayaçların magma içine çevresine göre daha fazla gömülmesidir. “Kazık” benzetmesindeki bu çıkıntı, levhaların düşey ve yatay hareketlerine sınırlama getirecektir: “Biz yeri bir beşik, dağları kazıklar yapmadık mı?” (Nebe, 6-7)

Ayet-i kerimedeki “dağ” ismi, Arapça çoğul kelime olan “cibal” olarak geçmektedir. Yer ise beşiğe benzetilmiştir.

1-Yeri yer kabuğunun parçalarından biri olan levha katmanını olarak alırsanız, beşik teşbihi ile levhaların magma üzerindeki hareketi anlaşılır.

2-Yer, “yer küresi” olarak ele alınırsa, kendi ekseni etrafında dönmesine dikkatlerin çekildiği görülür.

3-Yer, dünya hayatı olarak kabul edilirse, insanların hayatlarının başlangıcının (ömürleri müddetince, kısa bir süreliğine (ahiret hayatına göre dünya hayatı çok kısadır) yerde ikâmet edeceğine, kalanının diğer safhada yani ahirette devam edeceğine işaret olunur. Velhasıl, ahiret hayatı bildirilmektedir.

4-Beşikte insanların bebeklik devri geçmektedir. Bebek, hayatın gerçeklerini bilemez. Ancak gençlik ve olgunluk devrinde olanı biteni anlar. Bunun gibi, ahirette hakikatler yakîyn olarak anlaşılacaktır.


Allah-u Teâlâ, dağları yaratmak ve muhtelif yerlere yerleştirmek suretiyle, magma üzerinde debelenen levhaların hareketini kısıtlamıştır. Nahl Sûresi 15’inci ayet-i kerimesinin bildirdiği hakikatlerin biri de budur.


Çin’e, Hindistan’a hiç peygamber gelmedi mi?

Şengör’ün dinler mevzuunda açığını yakaladığı sandığı sorulardan biri, “Çin’e, Hindistan’a niye hiç peygamber gelmedi?” şeklinde. Demek istiyor ki, “Peygamberler hep Ortadoğu coğrafyasından çıkmış. Çin, Hindistan gibi uzak yerlerde peygamber yok. Onlar insan değiller mi? Peygamberlere ihtiyaçları yok mu? O hâlde üç büyük din Ortadoğu insanının hayâl mahsulü”.

300 bin kitaplık kütüphanesinin bir bölümünün ilâhiyat eserlerinin teşkil etmesiyle böbürlenen Şengör’ün bu mevzuda bilgisinin yetersiz olduğu anlaşılıyor. “Altın semer vursan, eşek, yine eşektir” bendindeki ana fikir misâli, raflarda duran kitapların insan ilmine bir faydası olmuyor.

İslâm âlimlerinin bazıları 124 bin, bazıları ise 224 bin peygamberin geldiğini bildirmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’de 25’inin adı geçer. Yeryüzünün her bölgesine, her millete, şehirlere, hatta köylere bile peygamberlerin vazifelendirildiği nakledilmiştir. Bunların çoğu kabul görmemiş, “Atalarımızın putlarını bırakmayız” diye reddedilmiştir. Taşlanmış, öldürülmüş veya yurtlarından kovulmuşlardır. Çoğunun birkaç kişilik ümmeti olmuş, bazılarının ise hiç inananı olmamıştır. Dolayısıyla bunlara ait bilgiler birkaç nesil sonra unutulup gitti.

Dinler birbirinden kopya çekerek mi gelişti?

Bâtıl iddialarından biri de İlâhî metinlerin öncekilerin eserlerinden istifade edilerek tanzim edildiğidir. Şengör, “Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da Nuh Tufanı gibi müşterek hâdiselerin bulunmasını misâl gösterir. Ona göre dinler, ilkel ilk insanların totem inançlarından, milletlerin zamanla çoğalması, sosyal ve teknik yapılarının gelişmesiyle değişikliğe uğradı. Çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa doğru evrim gösterdi. Yahudilik Sümer, Babil, Akad efsanelerinden; Hıristiyanlık Yahudilikten, Müslümanlık her ikisinden istifadeyle doğdu” diyor. Şengör’ün papağanlığı Batılı ateist felsefecilerin hezeyanlarının tekrarından ibarettir. Bu bâtıl iddiaların her birine tafsilatlı, makul cevaplar verilir fakat yerimiz ve zamanımız mahduttur. Yine de özetle temas edelim...

Yeryüzünde ilk insan, uzaydan indirilmiş olan Âdem Aleyhisselâm’dır. Siması güzeldi. Elbise diker, ziraat yapardı. Okur, yazardı. Evlatları çoğalınca ve yeryüzüne dağılınca, Şengör gibileri sonradan peyda oldu. Birbirlerini vurmaya, ölüm korkusuyla dağlarda, mağaralarda yaşamaya başladılar. İlkel olan bunlardı.

Âdem Aleyhisselâm’dan Son Peygamber Muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem’e kadar tek din vardır. Adı İslâm’dır. Mânâsı, “Allah-u Teâlâ’ya inanan, emirlerine boyun eğen, kurtuluşa eren (insan)” demektir. Bütün peygamberler (peygamberlikte) müsavidir, (eşittir). Bütün peygamberler aynı akideyi (imanı), Kelime-i Tevhid’i vaaz etmişlerdir. Günümüz Yahudiliği ve Hıristiyanlığı, İslâm’dan sapmış olan bâtıl yollardır.

İnsanlık tarihi 6-7 bin sene midir?

Prof. Şengör, bazı hocaların Âdem Aleyhisselâm’dan günümüze kadar altı yedi bin sene geçtiğini söylediklerini, bunun antropoloji ilmine ters düştüğünü, kazılarda bulunanların çok daha eski olduğunu ifade ediyor.

Şengör bu itirazında haklıdır. Cübbeli Hoca gibi fukaralar Yahudi tarihinden etkilenmişlerdir. Maden analizlerinde yapılan hesaplar, Arz’ımızın yaşının yaklaşık beş milyar yıl olduğunu gösteriyor. Bu kadar uzun süre zarfında insanlığın Arz’da yedi bin sene gibi çok cüzi bir sürede iskân ettirilmesi ve ardından kıyametin kopması olacak şey değil. İslâm’a, akla ve mantığa da aykırıdır. Kur’ân-ı Kerim’de israfı haram eden Yaradan’ın israfta bulunması beklenemez.

Nuh Aleyhisselâm’la alâkalı çalışmalarımızda, Nuh Tufanı gibi hâdiselerin 65 milyon yıl önce gerçekleştiğini yazmıştık. Tafsilat için (Nuh Aleyhisselâm’ın Ömrü, Kültür Ajanda, sayı 66, Mayıs 2019; Nuh Tufanı, Kültür Ajanda, sayı 67, Haziran 2019) yazılarına bakılabilir.


Nefs maddeci, akıl maneviyatçıdır. Beş duyuya daha yakın olan nefsin muzaffer olma ihtimâli oldukça fazladır. İdare tahtına oturunca zafer naraları atmaya başlar. Onun için insanlık tarihinin geceleri gündüzlerine kıyasla çok uzun sürmüştür.


Şengör: Dışkısını yiyen adam

Yaratan, insana (sağ ve sol) iki beyin, iki göz, iki kulak ve iki husus (nefs ve akıl) vermiş, iki de yol göstermiştir. Yollar iki durakla (cennet ve cehenem) son bulur. Tercihini yapmak insana kalmıştır. Mahkeme-i Kübra’da hükmü verilir. Allah-u Teâlâ’nın bu değişmez nizamını beğenmeyip istihza (alay) mevzusu yapanların cezası dünyada başlar. Cezaların en acısı, kendi dilleriyle rezil rüsva olmaktır.

Televizyon kanallarından, Youtube’den, gazetelerden seçerek verdiğimiz aşağıdaki orijinal haberler bunun tipik bir misâlidir. Gayemiz şahsı tahkir etmek değil, ibret alınmasıdır.

“Dışkı uzmanı Celal Şengör, beklenen büyük İstanbul depremi nedeniyle kentten taşınma kararı almıştı. Ancak Celal Şengör’e kötü haber geldi. Prof. Şengör’ün taşınacağı Çanakkale'deki yazlığının önünden de fay hattı geçtiği ortaya çıktı. (…)

Mustafa Barış Durak Medya’da yer alan habere göre İstanbul’dan taşınma kararı alan dışkı uzmanı Celal Şengör büyük bir sürpriz ile karşılaştı. Çanakkale Biga’da havuzlu lüks bir yazlığı olan ve oraya yerleşme kararı alan Şengör’ün villasının bulunduğu yerin önünden fay hattı geçtiği öğrenildi. Şengör’ün yazlığının olduğu bölgedeki çevre sakinleri, ‘Celal Şengör hoca nasıl bunu atladı, bu fay hattını nasıl bilmez?’ yorumları yaptılar.”

“Haber Türk’te Fatih Altaylı’nın sunduğu programda ilginç anlar yaşandı. Reklâm arasına gidildiğini sanan Prof. Dr. Celal Şengör, programın konuklarından Emrah Safa Gürkan’la muhabbet ederken küfretti. (…) Konuklardan Emrah Sefa Gürkan’ın konuştuğu sırada araya giren Celal Şengör ‘…’ deyince stüdyoda kahkaha atıldı. Araya giren Fatih Altaylı durumu toparlasa da Celal Şengör konuşmasına devam etti.”

“Fatih Altaylı’nın Youtube yayınına katılan Prof. Dr. Celal Şengör, İstanbul’dan neden taşınma kararı alığını anlattı. (…) Prof. Şengör, tecavüzden korktuğunu belirterek, ‘Ben Boğaz’da oturuyorum, kaçamam. Yağma başlayacak, ırza geçmeler başlayacak, korkunç bir şey olacak’ dedi.

(…) Tecavüze uğramaktan korktuğunu belirtip İstanbul’dan taşındığını söyleyen Prof. Dr. Celal Şengör, o yayında bir kız öğrencisini nasıl taciz ettiğini anlatmıştı.

“12 Eylül’ün mimarı Kenan Evren’in cenazesine çelenk yollayan jeoloji profesörü Celal Şengör, yaptığı açıklamada, ‘İnsanlara dışkı yedirmek işkence değil’ ifadelerini kullandı. Daha önce, ‘Osmanlı yerine Bizanslı olmayı tercih ederim, annemi din mahvetti’ gibi skandal açıklamalara imza atan Şengör’ün profesörlüğü tartışma konusu oldu. Şengör’ün Radikal’e verdiği röportajdaki o skandal ifadeler şöyle:

Radikal: Evet ama bu gene de insanların, efendim tırnaklarını çekmek…

Şengör: Yahu! Kardeşim…

Radikal: İnsanlara dışkısını yedirmek gibi…

Şengör: Hayır, hayır bir dakika! Bir kere dışkısını yedirmek işkence değil.

Radikal: Nasıl değil? 

Şengör: Ben bal gibi yerim. Niye, biliyor musun?

Radikal: Yapmayın hocam.

Şengör: Ben bunların yendiğini gördüm. Bir gün San Diego Hayvanat Bahçesinde goriller birbirlerine dışkılarını ikram ediyorlardı. Onlar da bizim gibi primatlar. Gayet güzel, hiçbir şey de olmaz. Meselâ jeolojinin kurucularından olan William Buckland’ın hayvanlar âlemindeki her şeyi tatmak gibi bir merakı vardı. Dışkı ve sidikler dâhil… Yani dışkı pis bir şey değil ki… Sen sidiğini içmez misin?”

“Jeolojiden başka her şeye yorum yapan Prof. Celal Şengör, Ekşi Sözlük tarafından düzenlenen soru-cevap etkinliğine katıldı. Şengör, ‘Hiç kendi dışkınızı yediniz mi?’ sorusuna cevap vererek, ‘Yedim. Hatta onun dışında İsviçre'de benim doktora alanımda otlayan ineklerinkini de tattım. Dağkeçilerinin de tattım. Özellikle insan dışkısı acıydı. Ötekiler de tatlıydı ama insanınki kadar acı değildi. Bu bir merak meselesidir, merak eden her şeyi dener’ cevabını verdi.”

“‘Dışkı yedirmek işkence değil, bal gibi yerim’ diyen Prof. Dr. Celal Şengör’e, ders verdiği İTÜ’de öğrenciler tarafından dışkı ikram edildi. İTÜ Fikir Kulüpleri Federasyonu, yaptığı eylemde, Şengör’ün dolabına ve kapısının önüne kap içinde dışkı bıraktı. Paylaştığı fotoğraflara, ‘Celal Şengör’e hediyemizdir. Belirttiği gibi, içindekini bal gibi yemesini rica ediyoruz’ notunu düştü.”

Netice

Yeryüzünde ilk ihtilaf ilk ailede başladı. Nefsine yenik düşen Kabil, kardeşi Habil’e saldırdı. İnsanlık tarihi, nefs ile aklın, umumî (genel) mânâda hak ile bâtılın mücadelesidir.

Nefsin de, aklın da aynı beyinde bulunması, insanın ilk rakibinin yine kendisi olması gerçeğini açığa çıkarır. Nefsi, aklı ile çatışmaya başlar. Nefs maddeci, akıl maneviyatçıdır. Beş duyuya daha yakın olan nefsin muzaffer olma ihtimâli oldukça fazladır. İdare tahtına oturunca zafer naraları atmaya başlar. Onun için insanlık tarihinin geceleri gündüzlerine kıyasla çok uzun sürmüştür.

Bu şartları eşit olmayan mücadelede imdada (her daim olduğu gibi) Rahmân ve Rahîm olan Allah-u Teâlâ yetişir. Üstün ahlâk sahibi kullarını vazifelendirir. Peygamberler insanlara akıllarını kullanmayı tavsiye eder, nefislerine hâkim olmayı gösterir, hayat ve tabiat denkleminin çözümünü kâinat kitabının ilmini öğretirler. Çok kimse farkına varmasa da insanı üstün yapan vasıfların ifşasında ve ilmin inkişafının temelinde peygamberlerin muazzam gayreti yatar.

İlim, kâinattaki hakikatlerin keşfi ve tecrübeye dayalı tekrarıdır. İnsan bildiklerini çoğaltarak âlim olur. En büyük hakikat, her şeyi yaratan, isimleri ve sıfatları ezelî ve ebedî olan Allah-u Teâlâ’ya imandır. Bir kimse Yaratanına inanmıyorsa, O’nun yarattıklarına dair bilgisinin pek önemi kalmaz. Sonsuzluk yanında cüzi bilginin (ne kadar fazla olsa da) değeri yoktur. Mevcut ilmiyle cahil duruma düşer.