İkinci meşrutiyet’in ilânı: 8 Temmuz 1908
ÜÇÜNCÜ Ordu
subayları Binbaşı Niyazi Bey ve sonra da Binbaşı Enver Bey’in birliklerini
alarak dağa çıkmalarını kaygı verici bulan Saray, vakit kaybetmeden âsileri
cezalandırmak için harekete geçti. Sarayın Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa, içinde
bulunulan bu vaziyeti hatıralarında şöyle anlatır: “Şüphesiz imparatorluğun Rumeli vilâyetinde olanları Yıldız’daki
Padişah’ın bilmemesi mümkün değildi. Çünkü çeşitli kaynaklardan sürekli bilgi
akışı oluyor, bu gelen bilgilerde Rumeli’deki zabitlerin Jön Türk, Ermeni ve
Makedonya’daki fesat komiteleri ile birlikte bir ortak faaliyet ve hazırlık
içinde olduğunu Müfettiş-i Umûmî Hüseyin Hilmi Paşa bildiriyordu.” (Tahsin
Paşa,1990:339).
Toplumun
bütün kesimlerinin meşrutiyet talebi, birçok alanda ortaya çıkmış sorunların
çözülmesi talebinden başka bir şey değildi. Subayların hürriyet talebi kadar,
subaylar başta olmak üzere memur maaşlarının bir türlü ödenmemesi de Abdülhamid
Han yönetimini zorlayan sebeplerin başında geliyordu. Esâsen Rumeli’deki
harekâta ordunun iltihâkının maâşâtın uzun müddet verilemeyerek zabitân ve
efrâdın zarûret içinde kalmalarından tevellüd ettiği malûmdu (Tahsin Paşa, 1990:351).
Subayları
meşrutiyet talebine götüren bir başka önemli sorun, terfi sistemindeki
adaletsiz uygulamalardı. Sultan Hamid idâresini yıkan Rumeli İsyanı’nın en
mühim âmillerinden biri, bu adaletsizliği tevlid ettiği meyûsiyet olduğundan
şüphe edilmemelidir. Sultan Hamid bunu düşünür mü idi, bilinemez. Ancak tâc ile
tahtın yakınında ve şahıs ile saltanatının muhâfazası mevkiinde bulunanların
tatyib ve taltîfi siyâseti hiçbir zaman zaafa uğramaksızın bütün devr-i
saltanat müddetince devam etmiştir (Tahsin Paşa, 1990:135-136).
Rumeli’deki gelişmeler hızlanınca ivedilikle bir askerî birlik hazırlandı
ve çatışma bölgesine gönderildi. Bu birliğin başında da Şemsi Paşa bulunuyordu.
Paşa’nın birinci ve öncelikli vazîfesi bu ayaklanmayı tertip edenleri
tutuklayarak İstanbul’a getirmekti. Ne var ki, bu vazîfeyi yerine getiremeden
İttihadçı subay Atıf tarafından Postane çıkışında kurulan bir pusu ile
vurularak öldürüldü. Müteakiben onun yerine atanan Osman Paşa da İttihadçılar
tarafından dağa kaldırıldı.
Şemsi Paşa cinayetinin azmettiricisi, kendisine “Vatan Fedaisi” unvanını
vererek dağa çıkmış Binbaşı Niyazi Bey’di. “Niyazi
Bey, yaptıklarının karşılığı olarak 1912 Seçimleri’nde milletvekili olarak
meclise girmiş, hattâ daha sonra kendisine bir de nişan verilmişti” (Şemsi,
1995:94).
Resneli Niyazi, kışlasından 160 kişilik taifesi için ikişer tüfek almış,
içinde 550 lira bulunan kışlanın kasasını da boşaltmıştı. Tarih kalpazanlığının numûne örneklerinden
biri olarak bu katil azmettiricisi Mason asker, sonradan hürriyet kahramanı
olarak ilân edildi.
Resneli Niyazi ile dağa çıkan Binbaşı Eyüp Sabri de Birinci Meclis’te
Eskişehir mebusu yapılarak ödüllendirilen bir başka şahıs oldu.
Osmanlı demokrasisinin yıllarca sürmüş doğum sancıları, o günlerde ortaya
çıkan eli silahlı zorba çözümlerden kaynaklanıyordu. “Yediği kurşunlarla posta sandıklarının üzerine oturup Kelime-i Şahâdet
getirerek rûhunu teslim eden” (Şemsi, 1995:84) Osmanlı paşasının kanları
üzerinde yeni bir devrin temelleri atılacaktı.
Yemen’de, Şam’da, Trablus’ta da bu istikamette gelişmeler vardı. Nihâyet
Makedonya’nın bütün ileri gelenleri, aydınlar, ulema, tüccar, meşayih ve orta
sınıf asker ve sivil bürokratlar bir araya gelerek 8 Temmuz 1908’de, Selânik’te
meşrutiyeti ilân ettiler. Dönemin şâhitleri o tarihî günü hatıralarında
ayrıntılarıyla anlatmaktadırlar.
O gün Manastır’da bazı eylemler olmuştu. Mekteb-i Harbiye Ders Nâzırı Vehip
Bey (Paşa) ünlü söylevini vermişti. Aynı akşam şehir parkında üç yüz kadar
subay, askerî bandoya zorla Fransız millî marşı Marseyez’i (Marseillaise)
çaldırmışlardı. Manastır Valisi de istifa zorunda bırakılmıştı (Tunaya, 1984:22).
Hanioğlu’nun naklettiğine göre, olaylar normal seyrinden çoktan çıkmış,
taşkınlık boyutuna varmıştı. Bir garnizon komutanının eline İttihad ve
Terakkili subaylar mektup veriyor, “İlk
trenle şehri terk etmeniz lüzumlu görülmüştür” diyor, bando mızıkayla trene
bindirip gönderiyorlardı (Hanioğlu, 2010).
O gününün taşkınlıklarına şâhit olanlardan biri de Şevket Süreyya Aydemir’dir.
Caddelerde gösterilerden, mahallelerde şarkılardan, silâh seslerinden
geçilmiyordu. Hapishanelerin kapıları ardına kadar açılmıştı. Katiller,
komiteciler sokaklara fırlamışlardı. Hem de komiteciler kendi kıyafetleriyle,
kalpaklarını yana eğerek, göğüslerinde gümüş saat ve tabanca kordonlarını
sallayarak dolaşıyorlardı. Herkes tarafından da birer kahraman sayılıyorlardı.
Sanki hürriyeti kazananlar bu eşkiyalardı (Aydemir, 1974:50).
Meşrutiyet’in 1920’ye kadar sürecek on iki yıllık bu ikinci devrinde toplam
dört genel seçim yapılmıştır. Netîcesi bakımından önemli olan 1911 Ara Seçimi’ni
de sayarsak, toplam beş seçimin yapıldığını söyleyebiliriz.
1908’in Kasım-Aralık aylarında yapılan ilk genel seçim, İttihad ve Terakki
Cemiyeti listelerinin zaferiyle netîcelenmişti. Henüz İttihad ve Terakki
Cemiyeti’nin tam olarak partileşmediği bu devirde
126 seçim bölgesinden 275 milletvekili gelmişti. Bu milletvekilleri; Türk
(142), Arap (60), Arnavut (25), Rum (23), Ermeni (12), Yahudi (5), Bulgar (4),
Sırp (3) ve Ulah (1) olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu nüfusunun etnik yapısına
uygun olarak çeşitli ırk ve kavimlere mensuplardı.
Sonraki dönemin Meclis Başkanlarından Halil Menteşe, bu meclisi şöyle
anlatmaktadır:
“Bu meclise
Manastır’dan Pance Deref’i, Serez’den Hristo Dalcef’i mebus olarak
göndermişlerdi. Fakat bu adamların Hakkari’den gelen Mebus Taha, Medine’den
gelen Esseyid Abdülkadir, Lazkiye’den mebus çıkarılan Dürzi beylerinden Emir
Mehmed Arslan ile hiçbir münasebeti olamayacaktı. Çünkü bunların dilleri başka,
dinleri başka, emelleri başka idi. Hakikat böyle olduğu hâlde İttihad-Terakki
Cemiyeti’ndeki idealistler, bütün unsurları eski Tanzimatçılar gibi Osmanlı
bağı ile bağlamak hülyasında idiler. Fakat çok geçmeden bu bağın pek çürük
olduğunu onlar da anlamışlardı.
Serfice Mebusu
Boso, bir gün müzakere esnasında kendisinin Osmanlılığının, Osmanlı Bankası’nın
Osmanlılığı kadar olduğunu söylemişti.” (Menteşe,1986:13).
İkinci Meşrutiyet’in doğurduğu hayâl âlemi
İkinci Meşrutiyet yüzyıllardır çekilen dertlerin, özlemlerin, umutsuzlukların
çâresi olacak sanılıyordu. Bu duygular içerisinde Meşrutiyet’i ilân eden subaylar,
pembe bir hayâl âlemine dalmışlardı. Nitekim dönemin şâhitlerinin kayıtları bu
anlamda yaşanan derin hayâl kırıklığını anlatan satırlar ile doludur. Ahmad’ın
tespitine göre, “zamanla yönetici elitin
tekelini kırma umudu içinde, daha fazla siyasal ve ekonomik katılımı
özendirmekle birlikte, uyguladıkları seçim sistemi ve sosyalizme karşıt
tutumları, kitlelere herhangi bir iktidar tanımaya hazırlıklı olmadıklarını
ortaya koyuyordu” (Ahmad, 1999:10).
Kars
Birinci Dönem milletvekillerinden Fahrettin Erdoğan (1874-1958), olayın pek
bilinmeyen bir başka boyutunu şöyle anlatıyor:
“1908’de, Türkiye’de Meşrutiyet ilân edilince vilâyetlerden gelecek milletvekillerinin seçimine başlanıyor. Umûmî af ilân ediliyor. Ermeni Daşnak komiteleri ile İttihad Terakki Cemiyeti birleşiyor. Türkiye’den dışarıya ne kadar firar eden varsa geri dönmelerine müsaade edildiğinden, Rusya’da bulunan Ermenilerin de Türkiye’ye dönmeleri için Moskova Sefâreti ve diğer konsolosluklara dönecek olanlara pasaport verilmesi emir buyuruluyor.

Bu arada Rusya’da,
bilhassa Kafkasya ve Kars’taki Daşnak komiteleri Ermenilerin Türkiye’ye
gitmelerini sağlamak için gereken teşviki yapıyorlar. Bu zamanda Türkiye’ye
büyük bir Ermeni göçü başlıyor. Kars Başkonsolosluğundan her hafta en az bin
beş yüz pasaport verilerek Ermeniler Erzurum yolu ile Türkiye’ye sevk ediliyor.
Rusya’daki bütün komite reisleri de bu arada pasaport alarak Türkiye’ye
geçiyorlar. Bu genel aftan, o zamana kadar cürüm ve cinayet işleyenler de istifade
etmişlerdir.”
(Erdoğan, 2007:38)
Dönemin şâhitlerinden Yüzbaşı Ziya Yergök, bu hayâl dünyasında neler
yaşandığını hatıralarında şöyle anlatır: “‘Kürd’ü,
Ermeni’yi, Arap’ı, Arnavut’u, Rum’u Türk’e düşman eden hep Abdülhamid’in
entrikalarıdır.’ diyerek azınlıkların yaptıkları kötülükler unutuldu. Suç hep
Abdülhamid’e yüklendi. Hürriyet, müsavat, uhuvvet, adalet esasları içerisinde
kardeşçe yaşanacaktı. Suçsuz, günahsız, hiçbir şeyden haberi olmayan halk bu
inanca sahipti.” (Yergök-Önal, 2006:199)
Gazeteci Ahmet Şerif’in 1909 yılındaki Anadolu gezisinin notları, halkın
nasıl bir sukut-u hayâle uğradığını, umut ve beklentilerini, aynı zamanda da öfkesini
yansıtmaktadır. Yaşlı bir köylünün yakınmaları mânidardır: “Hürriyet, şimdiye kadar bizim işittiğimiz bir lâf değildi. Fakat bize
söylenen sözlerden, bazı işlerden anlıyoruz ki bu, iyi bir şeydir... Artık her
şeyin düzeleceğini, vergilerin doğruluk ve kolaylıkla (yani zorlama olmaksızın)
toplanacağını; köydeki kanlı, katil ve hırsızların terbiye edileceğini; askere
giden çocuklarımızın senelerce aç, çıplak bekletilmeyerek vaktinde
tezkerelerinin verileceğini; memurların keyiflerince iş göremeyeceklerini ve
her şeyin değişeceğini zannetmiştik. Fakat hâlâ bir şey olmadı. Evvelce bazı
işler daha düzgün gitmekte iken, bugün bütün bütün karıştı. Devlet dairesine
gitsek âmir, memur belli değil... Hükûmet hâlâ bizim dertlerimize bakmıyor...”
(Ahmad, 1999:62)
Vergiler
günden güne artan bir şiddetle toplanıyor ve halk hakaret ve zulümlere
katlanıyordu. Zorbaların zulümleri eksilecek yerde artmıştı ve ortada
Meşrutiyet Hükûmeti’ni halkın nazarında itibarsız ve haysiyetsiz yapacak
sebepler çoğalmıştı.
Memlekette
bir arşın olsun yol yapılmamıştı. Fakir Anadolu’nun asırlardan beri kuvvetten
düşen toprakları yine evvelki gibi bire dört ve beşten başka bir şey yetiştiremiyordu.
İttihad-Terakki, hükûmete sahip olmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Bu hâl,
cemiyetin halkın gözünde düşmesi sonucunu hazırladı (Kadri, 1992:37).
İkinci Meşrutiyet’in ortaya çıkardığı siyâsî ortam
Meşrutiyet’in ilânının ardından ülkede çok sayıda siyâsî parti ve dernek
kuruldu. İttihad ve Terakki Cemiyeti hürriyeti ilân ettirdiği için büyük bir
prestije sahipti. Ancak Meşrutiyet’e taraftar olan herkes İttihadcı değildi. Bu
yüzden peşpeşe yeni siyâsî partiler ortaya çıktı.
14 Eylül 1908’de liberalizmin Türkiye’deki öncüsü Prens Sabahattin’in hâmiliğini
yaptığı “Ahrar Fırkası” kuruldu. Ahrar Fırkası, İttihad ve Terakki Cemiyeti
henüz partileşmediğinden, ülkemizin ilk partisiydi. “Hürler” anlamına gelen
Ahrar Fırkası’nı Osmanlı Demokrat Partisi, İttihad-ı Muhammedî Partisi,
Islahat-ı Esâsiye-i Osmaniye Partisi, Ahali Partisi, Mutedil Hürriyetperveran
Partisi, Osmanlı Sosyalist Partisi gibi partiler takip etti.
Ne var ki, nisbî bir hürriyet zemininden istifadeyle kurulan bu partilerin
çoğu, bir süre sonra gerçekleşecek 31 Mart Darbesi’nin baskıcı zemininde
kendilerini feshetmek ya da kapatmak zorunda kaldı. Muhalif partilerden birçoğu
aralarında birleşerek, 21 Kasım 1911’de “Hürriyet ve İtilâf Partisi” çatısı
altında toplandılar.
Beklenen hürriyet ortamı doğmadığı gibi, 1908-1918 döneminde idare,
devletin merkezinde yer alan asker ve sivil bürokratlar tarafından İttihad ve
Terakki’nin tek parti diktatoryasına dönüştürülmüştü. İkinci Meşrutiyet’in ilânı
sırasında ortaya çıkan asker müdahaleleri, Osmanlı Devleti’nin idare anlayışına
musallat olmuş, korsan bir yapı olarak her geçen gün büyüyüp dal budak
salmıştır.
İttihad ve Terakki’nin İkinci Meşrutiyet yılları içinde başvurduğu iktidarı
elde etme türlerinden biri de kuşkusuz darbeciliktir. Darbecilik, İttihad ve
Terakki tarafından âdeta anayasal bir kurum hâline getirilmişti. Bunun yeni
nesilleri kapsayan koruyuculuğu da Kanun-ı Esâsî’ye yerleştirilmek istenmişti.
Yerleştirilmek mümkün olmadığı zaman da fiilî bir rejim ortaya çıkmıştı. Bu
fiilî rejim, askerî bir diktatörlüğe dayanıyordu (Hanioğlu, 2010).
Bir dönem İttihad ve Terakki’nin içerisinde bulunan, daha sonra cemiyetten
ayrılarak muhalefet yapan Şerif Paşa da gıyabında Divan-ı Harp’te yargılanarak
iki defa idama mahkûm edilmişti. “İttihadcılar bununla da yetinmeyip Şerif Paşa’ya
karşı bir suikast tertibi içerisine girmişlerdi” (Şerif Paşa, 1990:11).
İttihad ve Terakki, diğer partilere karşı sert bir sindirme politikası
izliyordu. Bilhassa diğer partilerin yayın organları kapatılıyor, gazetelerini
satan çocuklar dövülüyor, parti azâları işkenceye maruz kalıyorlardı. Gümülcine
Milletvekili İsmail Bey tarafından verilen gensoru önergesinin tartışmaları
sırasında parti azâlarından Demokrat Partili Mustafa’ya yapılan işkencede
kullanılan aletler ve sökülmüş tırnaklar, kürsüden gösterilmişti. İttihadcıların
bütün muhalif teşebbüsleri yok etme politikasının arkasında, “bütün partileri memleket için zararlı görme
psikolojisi” yatıyordu (Şerif Paşa, 1990:30).
İkinci devirde, başta İttihad ve Terakki Cemiyeti olmak üzere, ortaya çıkan
partiler halktan kopuktu. İşin tuhaf tarafı, İttihad-Terakki teşkilâtı, Meşrutiyet’in
ikinci defa ilânından sonra hukuken bir siyâsî partiye dönüşmüştü. Ancak fiiliyatta
parti, teşkilât kanadından idare ediliyordu. Bu durum meşrutiyet fikrinin
rûhuna aykırı olarak İttihad-Terakki oligarşisini doğurmuştu.
İttihadcı
yöneticiler bir süre sonra yargıya da emir ve talimat vermeye başlamışlardı.
Dönemin bir başka şâhidi Tahsin Uzer, yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“Talât Bey (Paşa) bana,
‘Hoş geldin arkadaş. Seni çağırmamızın sebebi şudur: Zeki Bey’in
öldürülmesinden dolayı, Ahmet ve Doktor Nâzım kayınpederin Hacı Hulûsi Bey’in
mahkemesinde sorguya çekiliyorlar. Kayınpederine söyle, onları beraat ettirsin!
Kendileri hakkında da iyi olur’ buyurdular.” (Uzer, 1999:304-305)
Dönemi anlatan bütün kaynaklarda siyaset müessesesi ile ordunun ne kadar iç
içe geçtiği ve bu sendromun ortaya çıkardığı menfi sonuçlar ayrıntılarıyla
anlatılır. Ordu, bütün subaylarıyla siyasetin bilfiil içindeydi. Hanioğlu, gelinen
bu vaziyeti şöyle tanımlar: “Enver Paşa
ordunun başına geçti, ondan sonra ‘İttihad ve Terakki’nin ordusu’
diyebileceğimiz bir ordu meydana çıktı.” (Hanioğlu, 2010)
Osmanlı Ordusunu yakından tanıyan Alman Generali Golç Paşa, 1909 yılında,
“Osmanlı ordusunda disiplinin çok bozuk olduğunu, Osmanlı ordusunu faal bir
savaş gücü hâline getirmek için gereken disiplin, sevk ve idarenin ancak 3-4
yılda kurulabileceğini” Babıali’ye rapor etmişti. Ahmet İzzet Paşa gibi bazı
Osmanlı generalleri de bu görüşteydi. Fakat hem Meşrutiyet’in siyâsî çalkantıları,
hem “şanlı ordu” hamâsetiyle üzerinde durulmadı. Hattâ Balkan Harbi çıktığında,
Başkumandan Nâzım Paşa, ordumuzun bir haftada Sofya’ya gireceğine inanıyordu.
Aksine, Bulgar ordusu iki haftada Çatalca’ya dayanmıştı (Kahraman, 2010).
Kaynaklar
Ahmad Feroz,(1999), Modern
Türkiye’nin Oluşumu, İstanbul:Kaynak Yay
Aydemir Şevket
Süreyya, (1974), Suyu Arayan Adam, İstanbul: Remzi Kitabevi
Erdoğan Fahrettin, (2007), Türk Ellerinde
Hatıralarım, Ankara: Mevsimsiz Yay.
Hanioğlu Şükrü,(2010) Star,
Fadime Özkan, 23.8. 2010
Kadri Hüseyin Kâzım,(1992),Balkanlardan Hicaza İmparatorluğun
Tasfiyesi, İstanbul: Pınar Yayınları
Kahraman Hasan Bülent, (2010),
07.06.2010
Menteşe Halil, (1986),Halil
Menteşe’nin Hatıraları, İstanbul: Hürriyet Vakfı Yay.
Şemsi Müfid, (1995), İttihad ve
Terakki, İstanbul: Nehir Yay.
Şerif Paşa,(1990),Bir Muhalifin
Hatıraları, İstanbul: Nehir Yay.
Tahsin Paşa,(1990),Yıldız
Hatıraları, İstanbul: Boğaziçi Yayınları
Tunaya Tarık Zafer,
(1984),Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt: 1, İstanbul: Hürriyet Vakfı Yay.
Uzer Tahsin, (1999) Makedonya
Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, Ankara, Tarih Kurumu Yay.
Yergök Ziya,(2006),Sarıkamış’tan
Esarete Hatıralarım, İstanbul: Remzi Kitapevi



