İki yara, tek yürek: Gazze ve Doğu Türkistan için ortak vicdan cephesi

Apaçık hakikat karşısında suskunluğa bürünmek, dilsiz şeytan olmaya rıza göstermektir. Bu, yalnızca mazluma ihanet değil, zalimin cürmüne sessizce ortak olmaktır. Bizim görevimiz, Doğu Türkistan ve Filistin için yükselen sesleri tek bir nefeste birleştirmek, zulme karşı tek bir safta kenetlenmek ve adalet için sarsılmaz bir ortak vicdan cephesi inşâ etmektir.

BU satırlar, coğrafyanın çizdiği yapay sınırları aşarak, çağların ötesinden gelen tarihî bir sorumluluğu kuşanmak, ezelî bir kardeşlik ahdini tazelemek için kaleme alınmaktadır. 

Bugün burada, insanlık onurunun ve İslâm ümmetinin aynı bedenden koparılmış kanayan iki can parçasını; asırlardır dinmeyen iki derin sızıyı anmak, anlamak ve onlara sahip çıkmak için bir aradayız. Biri, Asya’nın kalbinde, dünyanın kör sessizliği içinde soykırıma uğrayan Doğu Türkistan; diğeri, Ortadoğu’nun bağrına saplanmış paslı bir hançer olan Filistin…

Bu iki kutlu dava, soğuk haritalara hapsedilecek kadar küçük, jeopolitik analizlerin sığ çerçevelerine sığdırılacak kadar basit değildir. Bu davalar; onurumuzu, adalet duygumuzu ve en önemlisi kardeşlik ahdimizi sınayan İlâhî bir imtihandır.

Öyleyse, zihinlerde ve kalplerde en ufak bir tereddüde yer bırakmamak için, sözün en başında gür bir sedayla haykıralım: Bizim nazarımızda Kaşgar’ın hürmeti, Kudüs’ün kutsiyetinden bir an bile ayrı düşünülemez! Doğu Türkistan’dan yükselen feryat, Gazze’nin arşa değen çığlığının ta kendisidir. Çünkü o topraklarda çiğnenen yalnızca vatan değil, insanlığın ortak vicdanı ve ümmetin izzetidir. İşte bu yüzden, altını kanla çizerek, yüreğimizle mühürleyerek söylüyoruz: Doğu Türkistan, Filistin’dir; Filistin de Doğu Türkistan’dır!

Tarihin gölgelerinde boğulan bir çığlık

Doğu Türkistan, 20. yüzyılın acımasız fırtınaları ve Çin’in doymak bilmez hegemonyası altında bir varoluş mücadelesi veren mübarek bir yurttur. Bu topraklar, 1933 ve 1944 yıllarında, karanlık gecede parlayıp sönen iki kutlu yıldız gibi, iki kez bağımsızlık meşalesini tutuşturmuştur. Bu yiğitçe atılımlar, istiklale susamış bir milletin iradesinin tarihe vurduğu en şanlı mühürlerdir.

Fakat ne acıdır ki o yıllarda ümmetin vicdanı derin bir uykudaydı. Kardeşin kardeşten bihaber olduğu, sömürge zincirleri ve iç kavgalarla ruhu prangalınmış Türk-İslâm coğrafyasında, bu bağımsızlık ateşi yankı bulamadı. İslâm dünyası bu haykırışı duymadı, tanımadı; belki de duymak istemedi. Bu kahredici sessizliği fırsat bilen işgalci Çin ise sadece toprakları değil, tarihi de tahrif ederek Doğu Türkistan’ı uluslararası hukukun soğuk metinlerinde “Çin’in ayrılmaz bir parçası” olarak tescil ettirdi. Böylece, bir milletin kaderinin üzerine tarihin en ağır sükût kefeni çekildi.

Bugün ise artık mızrak çuvala sığmıyor. Toplama kamplarının buz gibi duvarları ardında yankılanan milyonlarca masumun çığlığı; yasaklanan Kur’ân’lar, tutulmasına izin verilmeyen oruçlar, başlardan çekip alınan örtüler; köklerinden koparılmak için sistematik olarak yıkılan camiler ve türbeler… Bütün bu zulüm, inkârı imkânsız belgelerle, uydu görüntüleriyle ve cesur şahitlerle insanlığın çıplak gözleri önündedir.

Ne yazık ki, Çin’in “Bir Kuşak, Bir Yol” projesinin parlak ambalajı, birçok İslâm ülkesinin gözüne perde, vicdanına kilit vurmuştur. 2019’da Birleşmiş Milletler’de, tarihe kara bir leke olarak kazınan o mektupta Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan ve BAE gibi ülkelerin, Pekin’in bu soykırım politikalarına övgüler düzmesi, kardeşin hançerini kardeşinin sırtında hissettiği o kahredici andır.

Buna “reel politiğin gereği” ya da “stratejik sessizlik” diyenler çıkabilir. Gelin, adını dürüstçe koyalım: Bu, stratejik bir deha değil, vicdani bir iflas, ahlâkî bir çöküştür! Kardeşinin iniltisini duymazdan gelerek zalimin sofrasına oturanların durumu, stratejiyle değil, ancak vebal ile açıklanabilir. Bu utanç tablosu, ekonomik çıkarların, ahlâkî ve insanî sorumlulukların önüne nasıl geçtiğinin kanlı bir vesikasıdır.

Bu apaçık hakikat karşısında suskunluğa bürünmek, dilsiz şeytan olmaya rıza göstermektir. Bu, yalnızca mazluma ihanet değil, zalimin cürmüne sessizce ortak olmaktır. Bizim görevimiz, Doğu Türkistan ve Filistin için yükselen sesleri tek bir nefeste birleştirmek, zulme karşı tek bir safta kenetlenmek ve adalet için sarsılmaz bir ortak vicdan cephesi inşâ etmektir.

Pazarlık masalarında kazanılan anlık çıkarlar, tarihin ve Allah’ın huzurunda, zulme sessiz kalmanın utancını asla örtemez. Zira unutulmamalıdır ki, zulme rıza, zulümdür! Allah, bu kutlu davada bizleri mahcup etmesin. Kaşgar’ın duası Kudüs’te, Gazze’nin feryadı Altay Dağları’nda yankı bulduğunda, işte o gün, adaletin şafağı sökecektir…


Bir vefa borcu ve ateşten bir gömlek

Bu dava, aynı zamanda tarihin omuzlarımıza yüklediği şerefli bir vefa borcudur. Biz Doğu Türkistanlılar, Selçuklunun İ‘la-yı Kelimetullah sancağı altında İslâm’a hizmetten, Osmanlı’nın üç kıtaya yayılan adalet gölgesine kadar ve nihayetinde, bir cihan imparatorluğunun küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş Savaşı’na dek uzanan o kutlu yürüyüşte, daima Anadolu’daki kardeşleriyle aynı duada, aynı imanda, aynı safta omuz omuza durmuş bir milletiz!

İşte bu sarsılmaz iman ve kan bağı sebebiyledir ki, Osmanlı’nın meşru mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve kendisini bu mirasın bir parçası sayan her bir ferde, Doğu Türkistan’ı canı pahasına sahiplenmek gibi mukaddes bir sorumluluk düşmektedir. Bizler nasıl ki Türkiye’yi ikinci anavatanımız, canımızın bir parçası biliyorsak; kendisini Türk ve Müslüman olarak tanımlayan her bir kardeşimizin de Doğu Türkistan’ı öz yurdu bellemesi, bu sahiplenme ateşini yüreğinin en derininde hissetmesi, bir iman ve vicdan borcudur.

Ancak şu ayrımı berrak bir şekilde yapmalıyız: Bu sahiplenme, gelip geçici bir merhamet esintisi olamaz. Merhamet, yaraya üflenen geçici bir nefestir; sahiplenmek ise o yarayı kendi bedeninde hissetmek, o alevden gömleği tereddütsüz giymektir. Doğu Türkistan’ı vicdanımızın aynası, tarihimizin emaneti olarak görmektir.

Bizim davamız, acıma duygusuyla uzatılan bir elden fazlasını talep eder. Bizim davamız, o toprakları kendi öz yurdu, o insanları kendi öz ailesi bilenlerin sarsılmaz bir şuurla, kopmaz bir kan bağıyla ve ertelenemez bir görev bilinciyle verdiği bir varoluş mücadelesidir. Bu, her bir mümin için “Farz-ı Ayn” hükmünde bir itikadi sorumluluktur.

Geleceğin anahtarı, ümmetin onuru

Bu dava, yalnızca vicdanî ve tarihî bir görev değil, aynı zamanda geleceğimizin kilidini açacak stratejik bir anahtardır. Unutmayalım ki, bugün sömürgeci Çin’in enerji ihtiyacının üçte birini tek başına karşılayan Doğu Türkistan, aynı zamanda Türkiye’nin mevcut enerji ihtiyacının on mislini karşılayacak kadar devâsa zenginliklere sahip bir hazinedir. Bu, sadece bir toprağın değil, bütün bir Türk-İslâm dünyasının siyâsî, enerji ve dış politika bağımsızlığına açılan altın kapısıdır.

Türkiye’nin, mazlum coğrafyaların lideri ve hamisi olma vizyonunu yeniden canlandırabilmesi, ayaklarındaki prangalardan kurtulup ümmet şuurunu tüm İslâm âleminde yeniden alevlendirebilmesi, Doğu Türkistan davasına hak ettiği bu stratejik ve manevî değeri vermesiyle mümkündür.

Mesele, iki halkın özgürlük mücadelesinin çok ötesindedir. 

Mesele, ümmetin ortak vicdanının, onurunun ve geleceğinin müdafaasıdır. 

Gelin, buradan başlayarak bu kutlu davaları ruhumuzda, dualarımızda ve stratejilerimizde birleştirelim. Zulme karşı sarsılmaz bir vicdan cephesi inşâ edelim ve adaletin şafağı yeryüzünü aydınlatana dek omuz omuza mücadele edelim.

Umut dipdiridir, çünkü sahibi Allah’tır!

Bizlere yutturulmaya çalışıldığı gibi aciz değiliz! Önümüze konulan bütün o karanlık tablolara rağmen umudumuz dipdiridir, çünkü umudun sahibi Allah’tır.

Umut, her türlü diplomatik dengeye rağmen bu milletin sinesinde Doğu Türkistan davasını bir kor gibi taşıyan Türkiye halkının sönmeyen vicdan ateşidir.
Umut, Malezya’da, Endonezya’da, Fas’ta giderek gürleşen sivil toplumun ve gençliğin “zulme hayır” diyen sesidir.
Umut, vatan hasretiyle yanan, ancak dünyanın dört bir yanında davalarından bir an bile vazgeçmeyen, zulmü dünyaya haykıran Uygur diasporasının onurlu direnişidir.

Türkiye’de halkın vicdanı, tüm siyâsî hesapların ötesinde, her zaman uyanıktır. Malezya’dan Fas’a, Endonezya’dan Pakistan’a sivil toplumun sesi giderek gürleşmektedir. Uygur diasporası, dünyanın dört bir yanında bu zulmü insanlığın gündeminden düşürmemek için canıyla, kanıyla mücadele etmektedir.

Çağrımız açık ve nettir

Siyâsî irade: Türk ve İslâm dünyasının parlamentoları, reelpolitiğin prangalarından kurtulup, Doğu Türkistan’daki bu sistematik zulmü resmî olarak tanımalı, ortak kararlar ve bildirilerle Pekin yönetimi üzerinde onurlu bir diplomatik baskı kurmalıdır.

Manevî duruş: Minberlerimizden, kürsülerimizden, Diyanet ve ilim kurumlarımızdan bu zulme karşı “dur” diyen fetvalar, gür bir seda yükselmelidir. Âlimlerimiz, ümmetin bu kanayan yarasına merhem olacak manevî bir seferberlik başlatmalıdır.

Toplumsal seferberlik, vicdan ve fikir cephesi: Gençlerimiz, sanatçılarımız, aydınlarımız ve sivil toplum kuruluşlarımız, bu kutsal davanın unutulmaması için kalemiyle, sanatıyla, sesiyle sarsılmaz bir vicdan cephesi inşâ etmelidir.

Gelecek, inşallah bu seslerin birleştiği o büyük senfoniyle yazılacaktır. İslâm dünyasının liderleri artık şunu görmelidir: Pazarlık masalarında kazanılan anlık çıkarlar, tarihin ve Allah’ın huzurunda, zulme sessiz kalmanın utancını asla örtemez.

Zira unutulmamalıdır ki, zulme rıza, zulümdür!

Allah, bu kutlu davada bizleri mahcup etmesin. Kaşgar’ın duası Kudüs’te, Gazze’nin feryadı Altay Dağları’nda yankı bulduğunda, işte o gün, adaletin şafağı sökecektir…