İbn Sînâ (980-1037)

İbn Sînâ, 57 yıl gibi kısa sayılabilecek bir ömre disiplin ve azimle çalışarak yüzyılları etkileyecek bilimsel çalışmaların sığabileceğini göstermesi açısından ilim yolcularına güzel bir örnektir. Bilim tarihinin en büyüklerinden biri olan İbn Sînâ’nın Türkçe, Arapça, Farsça ve Yunanca bildiği rivayet edilir.

İBN Sînâ[i], Sâmâniler döneminde, bugünkü Özbekistan’ın Buhara şehri yakınlarında bulunan Afşana kentinin Kışlak kasabasında, Farabî’den yaklaşık otuz yıl sonra dünyaya geldi. Annesi Sitare Hanım, Kışlaklıdır. Babası Abdullah ise Belhlidir.[ii]

Abdullah ile Sitare Hanım, Afşana’da evlenir. İbn Sînâ burada dünyaya gelmiştir. Sonra Afşana’dan ayrılarak Buhara’ya yerleşirler.[iii] İbn Sînâ, devlet idaresinde çalışan bir Türk ailenin çocuğudur. Küçük yaşta din ve dil ilimleri okur. Çok genç yaşta yazmaya başlar. Sonra o dönemin önemli ilim merkezlerinden biri olan Buhara’da felsefe ve tıp eğitimine başlar. Sâmâni hükümdarının kütüphanesi emrine verilince, felsefe bilgilerini iyice geliştirecektir.

Gelişmeler, onu devlet idaresinde vezirlik makamına kadar yükselecektir. Daha sonra ise ömrünün sonuna kadar âdeta oradan oraya savrulacaktır.[iv]

Aslen Belhli olan İbn Sînâ’nın babası Abdullah, Sâmânî hükümdarı Nûh b. Mansûr döneminde başşehir Buhara’ya yerleşir. İyi bir öğrenim gördüğü ve İsmâilî görüşleri benimsediği anlaşılan Abdullah, İsmâilî dâîlerle (davetçi) sık sık görüşür. Bu görüşmelerden dolayı Abdullah’ın evi felsefe, geometri ve Hint matematiği ile ilgili konuların tartışıldığı bir mekâna dönüşür. İbn Sînâ, kendisini bu tartışmaların ortasında bulur. Böylece çok erken bir yaşta felsefî konulara âşina olur.

İbn Sînâ, olağanüstü bir zekâya sahip olduğu için küçük yaşta dikkatleri üzerinde toplar. Önce Kur’ân’ı baştan sona ezberler. Sonra dil, edebiyat, akaid ve fıkıh öğrenir. İbn Sînâ’nın hocaları arasında dil ve edebiyat âlimi Ebû Bekir el-Berkî’nin adı geçer. Ayrıca Hanefî fakihi Ebû Muhammed İsmâil b. Hüseyin ez-Zâhid de hocaları arasında zikredilir. İbn Sînâ, fıkıh alanında münazaralara katılacak kadar bilgisini geliştirir. İlme son derece önem veren ve bu konuda özel hoca tutacak kadar hassas olan bir babası vardır.

Din sahasında ciddî okumalar yapan ve yüksek bir bilgi düzeyine ulaşan İbn Sînâ, ayrıca babasından geometri, aritmetik ve felsefe konusunda ilk bilgilerini öğrenir. Sonra babasının isteği üzerine Mahmûd el-Messâh’tan Hint aritmetiği öğrenir. Filozof olarak tanınan Ebû Abdullah en-Nâtilî’nin Buhara’ya gelmesi üzerine, babası onu, oğluna ders vermesi için evinde misafir eder. İbn Sînâ, Nâtilî’den “Îsâgûcî” adlı mantık kitabını okumaya ve bu çerçevede tartışmalara katılmaya başlar. İbn Sînâ’nın üstün başarısını gören hocası, onun ilimden başka bir işle meşgul edilmemesi yönünde babasına tavsiyede bulunur. Bir süre sonra mantık alanında hocasının yetersiz kaldığını düşünen İbn Sînâ, o sahadaki eserleri kendi kendine okumaya başlar. Bu arada Öklid’in “Elementler”inin baştan beş altı bölümünü yine Nâtilî’den okur, sonra kitabın geri kalan kısmını kendi kendine çözmeye çalışır.

Ardından Batlamyus’un “el-Mecistî”sine geçer İbn Sînâ. Eserin baş tarafını bitirip geometrik şekillerle ilgili bölümüne gelince, hocası, kitabın diğer kısımlarını kendi kendine okuyabileceğini söyleyerek geri çekilir. Sonra Nâtilî, Gürgenç’e gitmek üzere Buhara’dan ayrılır. Bunun üzerine İbn Sînâ, fizik, metafizik ve diğer felsefî konularla ilgili metinlere ve bunların şerhlerine yönelir. Bu çalışmalar neticesinde felsefenin bütün disiplinlerinde iyi bir donanıma sahip olur. Sonra tıp tahsiline başlayacaktır.[v]

Tıbba yönelişi

Kaynaklarda İbn Sînâ’nın tıp okuduğu, hocaları arasında da Ebû Sehl Îsâ b. Yahyâ el-Mesîhî ile Sâmânîlerin saray hekimi Ebû Mansûr Hasan b. Nûh el-Kumrî’nin isimlerinin olduğu zikredilir. İbn Sînâ, diğer alanlarda olduğu gibi tıp alanında da hocalarından bir müddet ders aldıktan sonra diğer eserleri kendi kendine okumaya başlar. Böylece tıp ve eczacılıkta da ileri bir düzeye ulaşır.

İbn Sînâ’nın kendi ifadesine göre, daha on altı yaşındayken birçok tabip, onu bir tıp otoritesi olarak kabul etmiş ve bilgisinden faydalanmıştır. İbn Sînâ bu arada metafizik sahaya yönelir. Aristo’nun “Metafizika” adlı eserini defalarca okur, fakat kitabın ne demek istediğini tam olarak bir türlü anlayamaz. Ne zaman ki Farabî’nin “el-İbâne an garazi Aristotâlîs fî Kitâbi Mâ bade’t-Tabîa” adlı eseri eline geçer ve onu okur, işte o zaman “Metafizika”yı anlar.

Kaynaklarda verilen bilgiye göre, Sâmânî hükümdarı Nûh b. Mansûr ağır bir hastalığa yakalanır. Gelen hekimler, hükümdara bir çare bulamazlar. Bir ümit olarak İbn Sînâ saraya davet edilir. Saraydaki doktorlarla yaptığı ortak çalışma sonucunda hükümdarı tedavi eder. Bunun üzerine hükümdar, henüz on sekiz yaşında olan İbn Sînâ’yı ödüllendirerek onu saray hekimliğine getirir. Böylece İbn Sînâ, “Sivanu’l-Hikme” adındaki sarayın zengin kütüphanesinde tıpla ilgili bütün eserleri okuma ve inceleme imkânı bulur. İbn Sînâ’nın bu derin ve geniş ilim kapasitesinin farkında olan komşusu Ebü’l-Hüseyin el-Arûzî, bütün ilimler hakkında bilgi veren bir eser yazmasını rica eder. Bunun üzerine İbn Sînâ, matematik dışındaki bütün ilimleri içine alan “el-Hikmetü’l-Arûziyye” adlı bir eser kaleme alır. Ebû Bekir el-Berkî’nin talebiyle de “el-Hâsıl ve’l-Mahsûl” ile “el-Bir ve’l-İsm” adındaki risâleleri kaleme alır.

Bundan sonraki süreçte İbn Sînâ’yı zor günler beklemektedir. Bu sırada babasını kaybeder. Babası öldükten sonra İbn Sînâ’nın hayatına siyâsî olaylar girmeye başlar. Çünkü Sâmânî Devleti, artık sarsıntılar geçirmektedir. Babasının ölümünden birkaç yıl sonra, 1005 yılında Sâmâni Devleti çökecektir. Devlet çökünce Buhara’da huzur kalmaz. Bu gelişmelerden sonra İbn Sînâ, Buhara’yı terk etmek zorunda kalır ve ömrünün sonuna kadar devam edecek olan seyahat başlar.


Diyar diyar ilim

Kendisine uygun bir yer bulabilmek için çeşitli bölgelere gidecektir. Artık İbn Sînâ’nın hayatında fırtınalı günler başlar. Önce Harizm bölgesinde bir kasaba olan, bugün Türkmenistan sınırları içinde bulunan Gürgenç’e gider. Burada vezirlik yapan ve ilme meraklı Ebü’l-Hüseyin es-Süheylî, onu mahallî bir emîr olan Ali b. Me’mûn’a takdim eder. Veziri gibi kendisi de ilim meraklısı bir kişi olan Emîr Ali, İbn Sînâ’ya çok yardımcı olur. Kalacak yer ve iaşe sorununu çözer, Gürgenç’te kaldığı müddetçe ona maaş bağlar. Bilginlerin kıymetini bilen emîrin sarayında bu sıra Bîrûnî, Ebû Sehl el-Mesîhî, İbnü’l-Hammâr ve İbn Irâk gibi âlimler de ikâmet etmektedirler.

Burada, İbn Sînâ ile Bîrûnî arasında fizik ve astronomiye dair bazı münazaralar gerçekleşir. Bu keyifli ilmî münazaralar gerçekleşirken istenmeyen bir gelişme olur ve huzurları bozulur. Huzurun bozulmasına sebep olansa Gazneli Mahmud’dur. Çünkü Gazneli Mahmud, Emîr Ali b. Me’mûn’a bir mektup yazar ve meclisindeki âlimleri kendi sarayına göndermesini ister. Bunun üzerine âlimlerden İbn Irâk, İbnü’l-Hammâr ve Bîrûnî daveti kabul eder ve Gazneli Mahmud’un sarayına gitmeye karar verirler. Fakat İbn Sînâ ve Ebû Sehl el-Mesîhî gitmek istemezler. Ancak Gürgenç’te kalmayı da tehlikeli görür ve oradan ayrılmak zorunda kalırlar.

Fakat Gazneli Mahmud, İbn Sînâ’ın peşini bırakmaz. Onu bulmak için resmini yaptırıp çoğalttırarak çeşitli bölgelere gönderirse de bir türlü bulamaz. İbn Sînâ, Nesâ, Bâverd, Tûs, Şakkân, Semnîkân ve Câcerm gibi şehirlere uğrayarak Ziyârî Devleti hükümdarı Kâbûs b. Veşmgîr ile buluşmak amacıyla Cürcân’a gider. Fakat o sırada Emîr Kâbûs’un bir kalede hapisteyken ölmesi üzerine İbn Sînâ, Cürcân ile Hârezm arasında bulunan Dihistan’a geçer.

Dihistan’da iken 1012’de şiddetli bir hastalığa yakalanan İbn Sînâ, Cürcân’a geri döner ve burada Ebû Ubeyd el-Cûzcânî ile tanışır. Cûzcânî, ömrünün sonuna kadar İbn Sînâ’dan hiç ayrılmaz ve onun biyografisini de o kaleme alır. Bu seyahat sırasında İbn Sînâ’nın gittiği yerlerde değeri bilinmez ve himaye de görmez. Yedi yıl boyunca dolaşıp duran İbn Sînâ, sonunda Cürcân’da rahat bir ortama kavuşur. Nitekim ilmin kıymetini bilen bir kişi olan Ebû Muhammed eş-Şîrâzî karşısına çıkmıştır.

Eş-Şîrâzî, İbn Sînâ’ya bir ev satın alır ve bazı imkânlar sunar. Böyle bir ortamı bulan İbn Sînâ, bir yandan eser yazar, bir yandan da talebelere ders verir. Ebû Muhammed eş-Şîrâzî için el-Mebde ve’l-Meâd” ile “el-Ersâdü’l-Külliyye” adlı eseri kaleme alır. Ayrıca “el-Kanûn fi’t-Tıbb”ın başlangıcı ile “Muhtasarü’l-Mecistî” gibi birçok eserini burada yazar.

Cürcân’da iki yıl kadar kalan İbn Sînâ, oradan Rey’e geçti. Rey şehri, Büveyhi Devleti’nin merkezlerinden biriydi. Büveyhî Devleti Emîri Fahrüddevle, burayı büyük bir bilim merkezi hâline getirmişti. Bu nedenle bilim adamlarından, buraya yerleşmek yolunda oldukça büyük bir talep vardı. İbn Sînâ Rey’e vardığında Emir Fahrüddevle vefat etmiş, ülkeyi eşi Seyyide yönetmeye başlamıştı. Şehzade Mecdü’d-Devle, o günlerde garip bir hastalığa tutulmuştu. Yemeden içmeden kesilmiş genç adam, günden güne eriyordu. Saray doktorlarından hiçbiri bir teşhis koyamamışlardı. Bir ümit, İbn Sînâ’ya göstermek istediler. İbn Sînâ, ilk görüşte gencin “melankoli” hastalığına (karasevda) yakalandığını anladı. Saraya çağrıldı ve Mecdü’d-Devle’nin tedavisini üstlendi. Mecdü’d-Devle, Büveyhi Ailesinin bir ferdi olduğu için, bu hâdise İbn Sînâ ile Büveyhiler arasında güzel bir başlangıç neden oldu.

İbn Sînâ, Mecdü’d-Devle’nin tedavisinden sonra Kazvin’e, oradan da Hemedan’a geçer.[vi] Bu şehirde Kezbâneveyh’in hizmetine girer. Ardından kulunç hastalığına yakalanan Büveyhi hükümdarı Şemsü’d-Devle’yi tedavi etmek için onun sarayında bulunur. Hükümdarı tedavi eder. İyileşen hükümdar, İbn Sînâ’yı taltif eder. Böylece İbn Sînâ hükümdarın dostluğunu kazanır. Hükümdarın Karmîsîn’e bir sefer düzenlemesi üzerine İbn Sînâ da onun yanında savaşa katılır. Fakat savaşta yenilirler ve Hemedan’a geri dönerler. Bu savaşın sonrasında hükümdar, İbn Sînâ’ya vezirlik teklif eder. İbn Sînâ bu görevi kabul eder. Fakat ordu içerisinde huzursuzluk çıkar ve bir isyana dönüşür. İsyancılar, İbn Sînâ’nın evini kuşatarak onu hapse attırıp bütün mallarına el koyarlar. Bununla da kalmaz, Şemsü’d-Devle’den İbn Sînâ’nın öldürülmesini isterler. Hükümdar bu isteği kabul etmez, fakat isyancıları yatıştırmak için onu görevinden alır. İbn Sînâ, kırk gün bir evde saklanır. Bu arada hükümdar Şemsü’d-Devle’nin hastalığı nükseder ve İbn Sînâ’dan tekrar kendisini tedavi etmesini ister. Hükümdar, tedaviyi bitirdikten sonra İbn Sînâ’yı öncekinden daha çok taltif eder ve ısrarla yeniden vezir olmasını ister. Sonunda vezirlik mâkâmına getirir.


Bu sırada İbn Sînâ talebe yetiştirmeyi de ihmâl etmez. Gündüzleri devlet işleriyle meşgul olurken, geceleri ders verir. Özellikle eş-Şifâ” ve “el-Kânûn fi’t-Tıbb” için yazdığı bölümleri talebelerine okutur. Daha sonra Şemsü’d-Devle’nin Tarım üzerine yaptığı sefere katılır. Fakat Tarım yakınlarında hükümdar tekrar hastalanır. Askerler Hemedan’a götürmek isterler, ancak yolda ölür ve yerine oğlu geçer (1021).

Yeni hükümdar, İbn Sînâ’dan vezirlik görevini aynen sürdürmesini ister. Fakat İbn Sînâ bunu kabul etmez. Bu yüzden Büveyhilerle arası açılır, fakat Hemedan’dan ayrılamaz ve bir süre gözlerden uzak bir kişinin evinde kalır. İbn Sînâ, burada kaldığı zaman zarfında Cûzcânî’nin isteği üzerine telifine başladığı “eş-Şifâ”nın “Tabîiyyât” bölümünün “el-Hâyevân” ve “en-Nebât” dışındaki kısımları ile “İlâhiyyât” bölümünü tamamlar. Ayrıca “Mantık” bölümünün de bir kısmını yazar.

İbn Sînâ ile Büveyhiler arasındaki gerginlik yatışmaz, hatta Şemsü’d-Devle’nin diğer oğlu Tâcü’l-Mülk, onun başka bir hükümdarla gizlice mektuplaştığını iddia eder. Kendisine düşmanlık besleyen bazı kişilerin de aleyhte bulunması üzerine Ferdecân Kalesi’ne hapsedilir (1023). Büyük bilgin, kalede dört ay kadar hapis yatar. Alâü’d-Devle’nin Hemedan’a bir sefer düzenleyip orayı almasından sonra serbest bırakılarak, Hemedan’da vezirlik yapan Ebû Tâlib el-Ulvî’nin evinde kalır. Kaledeyken el-Hidâye”, “Hay b. Yakzân” ve “el-Kûlunc” adlı kitaplarını yazar. Ebû Tâlib el-Ulvî’nin evinde kaldığı süre içerisinde de “eş-Şifâ”nın yarıda kalan “Mantık” bölümünü bitirir. Bütün bu yaşananlardan sonra Tâcü’l-Mülk, yine İbn Sînâ’yı bırakmak istemez. Kalması için birçok vaatte bulunur. Fakat İbn Sînâ vaatlere güvenmez ve 1024 yılında kardeşi, iki yardımcısı ve talebesi Cûzcânî ile birlikte İsfahan’a gitmek üzere Hemedan’dan gizlice ayrılır. Sıkıntılı bir yolculuktan sonra İsfahan dolaylarındaki Tâberân’a ulaşır. Dostları tarafından karşılanır ve Abdullah b. Bâbî’nin evinde misafir edilir.

Bir süre sonra Alâü’d-Devle, İbn Sînâ’yı vezirliğe getirir. Alâü’d-Devle’nin İbn Sînâ’yı vezirliğe getirmesiyle ilgili, “Aristo’nun İskender’e vezir olmasından sonra hiçbir hükümdara İbn Sînâ gibi bir vezir nasip olmamıştır” diye rivayet edilir. Alâü’d-Devle’nin organize ettiği ilmî toplantılar, İbn Sînâ’nın şöhretinin İsfahan çevresinde kısa sürede yayılmasına neden olur. Bu dönemde de ilmî çalışmalarını bırakmayan İbn Sînâ, eksik kalan bazı eserlerini tamamlamaya çalışır. Matematik, astronomi ve mûsikî konularında yazmış olduğu bir kısım eserlerini geliştirir. En-Necât” ve Alâü’d-Devle’nin adına nispetle “Dânişnâme-i Alâî” adını verdiği kitaplar ve bazı yeni eserler yazar. İbn Sînâ, Alâü’d-Devle ile birlikte Sâbûrhâst ve Hemedan’a düzenlenen bazı seferlere katılır. Hükümdarın emriyle takvimlerdeki yanlışlıkları düzeltmek için astronomiye ilişkin bazı gözlemlerde bulunur ve kimi meseleleri açıklığa kavuşturur.[vii]

İbn Sînâ, İsfahan’da kaldığı yıllarda sakin bir hayat sürer. Fakat bu sükûnet fazla sürmez. Gazne hükümdarı Sultan Mesud’un İsfahan’ı almasıyla evi ve kütüphanesi yağmalanır. Bunun üzerine İbn Sînâ büyük bir sarsıntı geçirir. Bu sıkıntılı süreçte sağlığı da bozulur. O dönem halk arasında yaygın olan kulunç hastalığına yakalanır. Kendi kendini tedavi etmeye çalışan İbn Sînâ, bir ara tekrar sağlığına kavuşur gibi olursa da tam iyileşemez. Sefere İbn Sînâ’sız çıkmayan Alâü’d-Devle, yine Hemedan’a sefere çıktığı bir sırada İbn Sînâ’yı da yanına alır. İbn Sînâ yolda tekrar hastalanır ve Hemedan’a ulaşamadan, yolda vefat eder. Kabri, bugünkü İran’ın Hemedan şehrindedir.[viii]

İbn Sînâ, 57 yıl gibi kısa sayılabilecek bir ömre disiplin ve azimle çalışarak yüzyılları etkileyecek bilimsel çalışmaların sığabileceğini göstermesi açısından ilim yolcularına güzel bir örnektir. Bilim tarihinin en büyüklerinden biri olan İbn Sînâ’nın Türkçe, Arapça, Farsça ve Yunanca bildiği rivayet edilir.[ix]


Büyük bilgin İbn Sînâ’nın hayatıyla ilgili hem Doğu, hem de Batı’da efsaneler oluşmuştur. O bazen bir masal kahramanı prens, bazen destanlara konu olan bilge ve ermiş bir kişi, bazen da taşı toprağı altına çeviren bir simyacı olarak tanıtılmıştır. İbn Sînâ’yı “Bythinie Kralı”, “Sevilla Prensi” diye tanıtanlar olduğu gibi, “Moritanyalı bir Arap”, “Fars veya Türk asıllı” olarak gösterenler, hatta “İspanyol ve Hıristiyan” yapanlar bile çıkmıştır. Kendisinden 600 yıl önce yaşayan Saint Augustin ile mektuplaştığını söyleyenler olmuş ve İbn Sînâ ile Saint Augustin’in mektuplaşmalarını anlatan metinler yazılmıştır.

Yine İbn Sînâ’dan “Kurtubalı Prens” diye söz edilerek, bu şehirde bir hastane kurduğu, beraberinde Gazalî ve Farabî gibi iki dostu ile birlikte İbn Rüşd gibi bir düşmanının da çalıştığı ve onun, İbn Rüşd tarafından zehirlendiğinden bahsedilir. Bazı kitaplarda İbn Sînâ, başında prenslik tacı, elinde krallık âsâsı ve bir öğrencisinin karşısında otururken tasvir edilmiştir.

İbn Sînâ ile ilgili İslâm dünyasında da efsanevî anlatılara rastlanır. Örneğin, 16. yüzyılda Derviş Hasan Mehdî tarafından “İbn Sînâ Kıssaları” adlı bir kitap kaleme alınmıştır. Bu eseri okuduğunu ve ondan faydalandığını söyleyen Ziyâeddin Yahyâ, “Gencîne-i Hikmet” adlı bir destan yazmıştır. Diğer taraftan İbn Sînâ’yı Lokman Hekim’le özdeşleştirenler de olmuştur. İbn Sînâ’nın efsanevî kişiliği ile ilgili Giritli Aziz Ali Efendi de “Muhayyelât” adında bir eser yazmıştır.[x]



[i] Ebû Alî el-Hüseyn b. Abdillâh İbn Sînâ. “Sînâ” yakın veya uzak dedelerinden birinin adıdır. “Sînâ Oğlu” demek olan İbn Sînâ adı, atalarının İran Azerbaycan’ında bulunan Medlerin Sintha adıyla ve Ortaçağ Müslümanlarının ise Sînâ adıyla andıkları bir yer adı olduğu tahmin ediliyor. Bkz. Mehmet Bayraktar, “İbn Sînânın “Sînâ” Adı Üzerine”, eş-Şeyhur’-Reis, s. 10.

[ii] Mehmet Bayraktar, “İbn Sînânın “Sînâ” Adı Üzerine”, eş-Şeyhur’-Reis, s. 10.

[iii] Mesut Okumuş, “İbn Sînâ’nın Hayatı Eserleri ve Düşünce Sistemi Üzerine”, eş-Şeyhur’-Reis, s. 18.

[iv] Necip Taylan, Anahatlarıyla İslâm Felsefesi, s. 202.

[v] Bkz. H. Ömer Özden, “İbn Sînâ Hayatı ve Felsefesi”, https://www.tarihtarih.com (erişim, 26.07.1017); Ömer Mahir Alper, “İbn Sînâ”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, s. 319.

[vi] Ömer Mahir Alper, “İbn Sînâ”, age, s. 320.

[vii] Ömer Mahir Alper, “İbn Sînâ”, age, s. 321; Bkz. Arslan Terzioğlu, “İbn Sînâ” Türkiye Diyanet Vakfi İslâm Ansiklopedisi, C 20, s. 331.

[viii] Ömer Mahir Alper, “İbn Sînâ”, age, s. 321; Bkz. Heyet, İslâm Düşünce Tarihi, s. 95-96.

[ix] Bursalı Mehmet Tahir, Türklerin Ulum ve Fünuna Hizmetleri, s. 59.

[x] Ayrıntılı bilgi için bkz. H. Bekir Karlığa, “İbn Sînâ”, age, C 20, s. 352.