İBN Sînâ[i],
Sâmâniler döneminde, bugünkü Özbekistan’ın Buhara şehri yakınlarında bulunan
Afşana kentinin Kışlak kasabasında, Farabî’den yaklaşık otuz yıl sonra dünyaya
geldi. Annesi Sitare Hanım, Kışlaklıdır. Babası Abdullah ise Belhlidir.[ii]
Abdullah ile Sitare Hanım, Afşana’da evlenir. İbn Sînâ burada
dünyaya gelmiştir. Sonra Afşana’dan ayrılarak Buhara’ya yerleşirler.[iii] İbn
Sînâ, devlet idaresinde çalışan bir Türk ailenin çocuğudur. Küçük yaşta din ve
dil ilimleri okur. Çok genç yaşta yazmaya başlar. Sonra o dönemin önemli ilim
merkezlerinden biri olan Buhara’da felsefe ve tıp eğitimine başlar. Sâmâni
hükümdarının kütüphanesi emrine verilince, felsefe bilgilerini iyice
geliştirecektir.
Gelişmeler, onu devlet idaresinde vezirlik makamına kadar
yükselecektir. Daha sonra ise ömrünün sonuna kadar âdeta oradan oraya
savrulacaktır.[iv]
Aslen Belhli olan İbn Sînâ’nın babası Abdullah, Sâmânî hükümdarı
Nûh b. Mansûr döneminde başşehir Buhara’ya yerleşir. İyi bir öğrenim gördüğü ve
İsmâilî görüşleri benimsediği anlaşılan Abdullah, İsmâilî dâîlerle (davetçi)
sık sık görüşür. Bu görüşmelerden dolayı Abdullah’ın evi felsefe, geometri ve
Hint matematiği ile ilgili konuların tartışıldığı bir mekâna dönüşür. İbn Sînâ,
kendisini bu tartışmaların ortasında bulur. Böylece çok erken bir yaşta felsefî
konulara âşina olur.
İbn Sînâ, olağanüstü bir zekâya sahip olduğu için küçük yaşta
dikkatleri üzerinde toplar. Önce Kur’ân’ı baştan sona ezberler. Sonra dil,
edebiyat, akaid ve fıkıh öğrenir. İbn Sînâ’nın
hocaları arasında dil ve edebiyat âlimi Ebû Bekir el-Berkî’nin adı
geçer. Ayrıca Hanefî fakihi Ebû Muhammed İsmâil b. Hüseyin ez-Zâhid de hocaları
arasında zikredilir. İbn Sînâ, fıkıh alanında münazaralara katılacak kadar
bilgisini geliştirir. İlme son derece önem veren ve bu konuda özel hoca tutacak
kadar hassas olan bir babası vardır.
Din sahasında ciddî okumalar yapan ve yüksek bir bilgi düzeyine
ulaşan İbn Sînâ, ayrıca babasından geometri, aritmetik ve felsefe konusunda ilk
bilgilerini öğrenir. Sonra babasının isteği üzerine Mahmûd el-Messâh’tan Hint
aritmetiği öğrenir. Filozof olarak tanınan Ebû Abdullah en-Nâtilî’nin Buhara’ya
gelmesi üzerine, babası onu, oğluna ders vermesi için evinde misafir eder. İbn
Sînâ, Nâtilî’den “Îsâgûcî” adlı mantık kitabını okumaya ve bu çerçevede
tartışmalara katılmaya başlar. İbn Sînâ’nın üstün başarısını gören hocası, onun
ilimden başka bir işle meşgul edilmemesi yönünde babasına tavsiyede bulunur.
Bir süre sonra mantık alanında hocasının yetersiz kaldığını düşünen İbn Sînâ, o
sahadaki eserleri kendi kendine okumaya başlar. Bu arada Öklid’in “Elementler”inin
baştan beş altı bölümünü yine Nâtilî’den okur, sonra kitabın geri kalan kısmını
kendi kendine çözmeye çalışır.
Ardından Batlamyus’un “el-Mecistî”sine geçer İbn Sînâ. Eserin baş
tarafını bitirip geometrik şekillerle ilgili bölümüne gelince, hocası, kitabın
diğer kısımlarını kendi kendine okuyabileceğini söyleyerek geri çekilir. Sonra
Nâtilî, Gürgenç’e gitmek üzere Buhara’dan ayrılır. Bunun üzerine İbn Sînâ,
fizik, metafizik ve diğer felsefî konularla ilgili metinlere ve bunların
şerhlerine yönelir. Bu çalışmalar neticesinde felsefenin bütün disiplinlerinde
iyi bir donanıma sahip olur. Sonra tıp tahsiline başlayacaktır.[v]
Tıbba yönelişi
Kaynaklarda İbn Sînâ’nın tıp okuduğu, hocaları arasında da Ebû
Sehl Îsâ b. Yahyâ el-Mesîhî ile Sâmânîlerin saray hekimi Ebû Mansûr Hasan b.
Nûh el-Kumrî’nin isimlerinin olduğu zikredilir. İbn Sînâ, diğer alanlarda
olduğu gibi tıp alanında da hocalarından bir müddet ders aldıktan sonra diğer
eserleri kendi kendine okumaya başlar. Böylece tıp ve eczacılıkta da ileri bir
düzeye ulaşır.
İbn Sînâ’nın kendi ifadesine göre, daha on altı yaşındayken birçok
tabip, onu bir tıp otoritesi olarak kabul etmiş ve bilgisinden faydalanmıştır. İbn Sînâ bu arada metafizik sahaya yönelir. Aristo’nun “Metafizika”
adlı eserini defalarca okur, fakat kitabın ne demek istediğini tam olarak bir
türlü anlayamaz. Ne zaman ki Farabî’nin “el-İbâne an garazi Aristotâlîs fî
Kitâbi Mâ bade’t-Tabîa” adlı eseri eline geçer ve onu okur, işte o zaman
“Metafizika”yı anlar.
Kaynaklarda verilen bilgiye göre, Sâmânî hükümdarı Nûh b. Mansûr
ağır bir hastalığa yakalanır. Gelen hekimler, hükümdara bir çare bulamazlar.
Bir ümit olarak İbn Sînâ saraya davet edilir. Saraydaki doktorlarla yaptığı
ortak çalışma sonucunda hükümdarı tedavi eder. Bunun üzerine hükümdar, henüz on
sekiz yaşında olan İbn Sînâ’yı ödüllendirerek onu saray hekimliğine getirir.
Böylece İbn Sînâ, “Sivanu’l-Hikme” adındaki sarayın zengin kütüphanesinde tıpla
ilgili bütün eserleri okuma ve inceleme imkânı bulur. İbn Sînâ’nın bu derin ve
geniş ilim kapasitesinin farkında olan komşusu Ebü’l-Hüseyin el-Arûzî, bütün
ilimler hakkında bilgi veren bir eser yazmasını rica eder. Bunun üzerine İbn Sînâ,
matematik dışındaki bütün ilimleri içine alan “el-Hikmetü’l-Arûziyye” adlı bir eser kaleme alır. Ebû Bekir el-Berkî’nin talebiyle
de “el-Hâsıl ve’l-Mahsûl” ile “el-Bir
ve’l-İsm” adındaki risâleleri kaleme alır.
Bundan sonraki süreçte İbn Sînâ’yı zor günler beklemektedir. Bu sırada babasını kaybeder. Babası öldükten sonra İbn Sînâ’nın hayatına siyâsî olaylar girmeye başlar. Çünkü Sâmânî Devleti, artık sarsıntılar geçirmektedir. Babasının ölümünden birkaç yıl sonra, 1005 yılında Sâmâni Devleti çökecektir. Devlet çökünce Buhara’da huzur kalmaz. Bu gelişmelerden sonra İbn Sînâ, Buhara’yı terk etmek zorunda kalır ve ömrünün sonuna kadar devam edecek olan seyahat başlar.

Diyar diyar ilim
Kendisine uygun bir yer bulabilmek için çeşitli bölgelere
gidecektir. Artık İbn Sînâ’nın hayatında fırtınalı günler başlar. Önce Harizm
bölgesinde bir kasaba olan, bugün Türkmenistan sınırları içinde bulunan
Gürgenç’e gider. Burada vezirlik yapan ve ilme meraklı Ebü’l-Hüseyin
es-Süheylî, onu mahallî bir emîr olan Ali b. Me’mûn’a takdim eder. Veziri gibi
kendisi de ilim meraklısı bir kişi olan Emîr Ali, İbn Sînâ’ya çok yardımcı
olur. Kalacak yer ve iaşe sorununu çözer, Gürgenç’te kaldığı müddetçe ona maaş
bağlar. Bilginlerin kıymetini bilen emîrin sarayında bu sıra Bîrûnî, Ebû Sehl
el-Mesîhî, İbnü’l-Hammâr ve İbn Irâk gibi âlimler de ikâmet etmektedirler.
Burada, İbn Sînâ ile Bîrûnî arasında fizik ve astronomiye dair
bazı münazaralar gerçekleşir. Bu keyifli ilmî münazaralar gerçekleşirken
istenmeyen bir gelişme olur ve huzurları bozulur. Huzurun bozulmasına sebep
olansa Gazneli Mahmud’dur. Çünkü Gazneli Mahmud, Emîr Ali b. Me’mûn’a bir
mektup yazar ve meclisindeki âlimleri kendi sarayına göndermesini ister. Bunun
üzerine âlimlerden İbn Irâk, İbnü’l-Hammâr ve Bîrûnî daveti kabul eder ve
Gazneli Mahmud’un sarayına gitmeye karar verirler. Fakat İbn Sînâ ve Ebû Sehl
el-Mesîhî gitmek istemezler. Ancak Gürgenç’te kalmayı da tehlikeli görür ve
oradan ayrılmak zorunda kalırlar.
Fakat Gazneli Mahmud, İbn Sînâ’ın peşini bırakmaz. Onu bulmak için
resmini yaptırıp çoğalttırarak çeşitli bölgelere gönderirse de bir türlü
bulamaz. İbn Sînâ, Nesâ, Bâverd, Tûs, Şakkân, Semnîkân ve Câcerm gibi şehirlere
uğrayarak Ziyârî Devleti hükümdarı Kâbûs b. Veşmgîr ile buluşmak amacıyla
Cürcân’a gider. Fakat o sırada Emîr Kâbûs’un bir kalede hapisteyken ölmesi
üzerine İbn Sînâ, Cürcân ile Hârezm arasında bulunan Dihistan’a geçer.
Dihistan’da iken 1012’de şiddetli bir hastalığa yakalanan İbn
Sînâ, Cürcân’a geri döner ve burada Ebû Ubeyd el-Cûzcânî ile tanışır. Cûzcânî,
ömrünün sonuna kadar İbn Sînâ’dan hiç ayrılmaz ve onun biyografisini de o
kaleme alır. Bu seyahat sırasında İbn Sînâ’nın gittiği yerlerde değeri bilinmez
ve himaye de görmez. Yedi yıl boyunca dolaşıp duran İbn Sînâ, sonunda Cürcân’da
rahat bir ortama kavuşur. Nitekim ilmin kıymetini bilen bir kişi olan Ebû
Muhammed eş-Şîrâzî karşısına çıkmıştır.
Eş-Şîrâzî, İbn Sînâ’ya bir ev satın alır ve bazı imkânlar sunar.
Böyle bir ortamı bulan İbn Sînâ, bir yandan eser yazar, bir yandan da talebelere
ders verir. Ebû Muhammed eş-Şîrâzî için “el-Mebde
ve’l-Meâd” ile “el-Ersâdü’l-Külliyye” adlı eseri kaleme
alır. Ayrıca “el-Kanûn fi’t-Tıbb”ın
başlangıcı ile “Muhtasarü’l-Mecistî” gibi birçok eserini
burada yazar.
Cürcân’da iki yıl kadar kalan İbn Sînâ, oradan Rey’e geçti. Rey
şehri, Büveyhi Devleti’nin merkezlerinden biriydi. Büveyhî Devleti Emîri
Fahrüddevle, burayı büyük bir bilim merkezi hâline getirmişti. Bu nedenle bilim
adamlarından, buraya yerleşmek yolunda oldukça büyük bir talep vardı. İbn Sînâ
Rey’e vardığında Emir Fahrüddevle vefat etmiş, ülkeyi eşi Seyyide yönetmeye
başlamıştı. Şehzade Mecdü’d-Devle, o günlerde garip bir hastalığa tutulmuştu.
Yemeden içmeden kesilmiş genç adam, günden güne eriyordu. Saray doktorlarından
hiçbiri bir teşhis koyamamışlardı. Bir ümit, İbn Sînâ’ya göstermek istediler.
İbn Sînâ, ilk görüşte gencin “melankoli” hastalığına (karasevda) yakalandığını
anladı. Saraya çağrıldı ve Mecdü’d-Devle’nin tedavisini üstlendi.
Mecdü’d-Devle, Büveyhi Ailesinin bir ferdi olduğu için, bu hâdise İbn Sînâ ile
Büveyhiler arasında güzel bir başlangıç neden oldu.
İbn Sînâ, Mecdü’d-Devle’nin tedavisinden sonra Kazvin’e, oradan da Hemedan’a geçer.[vi] Bu şehirde Kezbâneveyh’in hizmetine girer. Ardından kulunç hastalığına yakalanan Büveyhi hükümdarı Şemsü’d-Devle’yi tedavi etmek için onun sarayında bulunur. Hükümdarı tedavi eder. İyileşen hükümdar, İbn Sînâ’yı taltif eder. Böylece İbn Sînâ hükümdarın dostluğunu kazanır. Hükümdarın Karmîsîn’e bir sefer düzenlemesi üzerine İbn Sînâ da onun yanında savaşa katılır. Fakat savaşta yenilirler ve Hemedan’a geri dönerler. Bu savaşın sonrasında hükümdar, İbn Sînâ’ya vezirlik teklif eder. İbn Sînâ bu görevi kabul eder. Fakat ordu içerisinde huzursuzluk çıkar ve bir isyana dönüşür. İsyancılar, İbn Sînâ’nın evini kuşatarak onu hapse attırıp bütün mallarına el koyarlar. Bununla da kalmaz, Şemsü’d-Devle’den İbn Sînâ’nın öldürülmesini isterler. Hükümdar bu isteği kabul etmez, fakat isyancıları yatıştırmak için onu görevinden alır. İbn Sînâ, kırk gün bir evde saklanır. Bu arada hükümdar Şemsü’d-Devle’nin hastalığı nükseder ve İbn Sînâ’dan tekrar kendisini tedavi etmesini ister. Hükümdar, tedaviyi bitirdikten sonra İbn Sînâ’yı öncekinden daha çok taltif eder ve ısrarla yeniden vezir olmasını ister. Sonunda vezirlik mâkâmına getirir.

Bu sırada İbn Sînâ talebe yetiştirmeyi de ihmâl etmez. Gündüzleri
devlet işleriyle meşgul olurken, geceleri ders verir. Özellikle “eş-Şifâ” ve “el-Kânûn fi’t-Tıbb” için yazdığı
bölümleri talebelerine okutur. Daha sonra Şemsü’d-Devle’nin Tarım üzerine
yaptığı sefere katılır. Fakat Tarım yakınlarında hükümdar tekrar hastalanır.
Askerler Hemedan’a götürmek isterler, ancak yolda ölür ve yerine oğlu geçer
(1021).
Yeni hükümdar, İbn Sînâ’dan vezirlik görevini aynen sürdürmesini
ister. Fakat İbn Sînâ bunu kabul etmez. Bu yüzden Büveyhilerle arası açılır,
fakat Hemedan’dan ayrılamaz ve bir süre gözlerden uzak bir kişinin evinde
kalır. İbn Sînâ, burada kaldığı zaman zarfında Cûzcânî’nin isteği üzerine
telifine başladığı “eş-Şifâ”nın “Tabîiyyât” bölümünün “el-Hâyevân”
ve “en-Nebât” dışındaki kısımları ile “İlâhiyyât” bölümünü tamamlar. Ayrıca “Mantık”
bölümünün de bir kısmını yazar.
İbn Sînâ ile Büveyhiler arasındaki gerginlik yatışmaz, hatta
Şemsü’d-Devle’nin diğer oğlu Tâcü’l-Mülk, onun başka bir hükümdarla gizlice
mektuplaştığını iddia eder. Kendisine düşmanlık besleyen bazı kişilerin de
aleyhte bulunması üzerine Ferdecân Kalesi’ne hapsedilir (1023). Büyük bilgin,
kalede dört ay kadar hapis yatar. Alâü’d-Devle’nin
Hemedan’a bir sefer düzenleyip orayı almasından sonra serbest bırakılarak,
Hemedan’da vezirlik yapan Ebû Tâlib el-Ulvî’nin evinde kalır. Kaledeyken “el-Hidâye”, “Hay b. Yakzân” ve
“el-Kûlunc” adlı kitaplarını yazar. Ebû Tâlib el-Ulvî’nin evinde
kaldığı süre içerisinde de “eş-Şifâ”nın yarıda kalan “Mantık” bölümünü bitirir. Bütün bu
yaşananlardan sonra Tâcü’l-Mülk, yine İbn Sînâ’yı bırakmak istemez. Kalması
için birçok vaatte bulunur. Fakat İbn Sînâ vaatlere güvenmez ve 1024 yılında
kardeşi, iki yardımcısı ve talebesi Cûzcânî ile birlikte İsfahan’a gitmek üzere
Hemedan’dan gizlice ayrılır. Sıkıntılı bir yolculuktan sonra İsfahan
dolaylarındaki Tâberân’a ulaşır. Dostları
tarafından karşılanır ve Abdullah b. Bâbî’nin evinde misafir edilir.
Bir süre sonra Alâü’d-Devle, İbn Sînâ’yı vezirliğe getirir.
Alâü’d-Devle’nin İbn Sînâ’yı vezirliğe getirmesiyle ilgili, “Aristo’nun
İskender’e vezir olmasından sonra hiçbir hükümdara İbn Sînâ gibi bir vezir
nasip olmamıştır” diye rivayet edilir. Alâü’d-Devle’nin organize ettiği ilmî
toplantılar, İbn Sînâ’nın şöhretinin İsfahan çevresinde kısa sürede yayılmasına
neden olur. Bu dönemde de ilmî çalışmalarını bırakmayan İbn Sînâ, eksik kalan
bazı eserlerini tamamlamaya çalışır. Matematik, astronomi ve mûsikî konularında
yazmış olduğu bir kısım eserlerini geliştirir. “En-Necât” ve Alâü’d-Devle’nin adına nispetle
“Dânişnâme-i Alâî” adını verdiği kitaplar ve bazı yeni eserler yazar. İbn
Sînâ, Alâü’d-Devle ile birlikte Sâbûrhâst ve Hemedan’a düzenlenen bazı seferlere
katılır. Hükümdarın emriyle takvimlerdeki yanlışlıkları düzeltmek için
astronomiye ilişkin bazı gözlemlerde bulunur ve kimi meseleleri açıklığa
kavuşturur.[vii]
İbn Sînâ, İsfahan’da kaldığı yıllarda sakin bir hayat sürer. Fakat
bu sükûnet fazla sürmez. Gazne hükümdarı Sultan Mesud’un İsfahan’ı almasıyla
evi ve kütüphanesi yağmalanır. Bunun üzerine İbn Sînâ büyük bir sarsıntı
geçirir. Bu sıkıntılı süreçte sağlığı da bozulur. O dönem halk arasında yaygın
olan kulunç hastalığına yakalanır. Kendi kendini tedavi etmeye çalışan İbn
Sînâ, bir ara tekrar sağlığına kavuşur gibi olursa da tam iyileşemez. Sefere
İbn Sînâ’sız çıkmayan Alâü’d-Devle, yine Hemedan’a sefere çıktığı bir sırada
İbn Sînâ’yı da yanına alır. İbn Sînâ yolda tekrar hastalanır ve Hemedan’a ulaşamadan,
yolda vefat eder. Kabri, bugünkü İran’ın Hemedan şehrindedir.[viii]
İbn Sînâ, 57 yıl gibi kısa sayılabilecek bir ömre disiplin ve azimle çalışarak yüzyılları etkileyecek bilimsel çalışmaların sığabileceğini göstermesi açısından ilim yolcularına güzel bir örnektir. Bilim tarihinin en büyüklerinden biri olan İbn Sînâ’nın Türkçe, Arapça, Farsça ve Yunanca bildiği rivayet edilir.[ix]
Büyük bilgin İbn Sînâ’nın hayatıyla ilgili hem Doğu, hem de Batı’da
efsaneler oluşmuştur. O bazen bir masal kahramanı prens, bazen destanlara konu
olan bilge ve ermiş bir kişi, bazen da taşı toprağı altına çeviren bir simyacı
olarak tanıtılmıştır. İbn Sînâ’yı “Bythinie Kralı”, “Sevilla Prensi” diye
tanıtanlar olduğu gibi, “Moritanyalı bir Arap”, “Fars veya Türk asıllı” olarak
gösterenler, hatta “İspanyol ve Hıristiyan” yapanlar bile çıkmıştır.
Kendisinden 600 yıl önce yaşayan Saint Augustin ile mektuplaştığını söyleyenler
olmuş ve İbn Sînâ ile Saint Augustin’in mektuplaşmalarını anlatan metinler
yazılmıştır.
Yine İbn Sînâ’dan “Kurtubalı Prens” diye söz edilerek, bu şehirde
bir hastane kurduğu, beraberinde Gazalî ve Farabî gibi iki dostu ile birlikte
İbn Rüşd gibi bir düşmanının da çalıştığı ve onun, İbn Rüşd tarafından
zehirlendiğinden bahsedilir. Bazı kitaplarda İbn Sînâ, başında prenslik tacı,
elinde krallık âsâsı ve bir öğrencisinin karşısında otururken tasvir
edilmiştir.
İbn Sînâ ile ilgili İslâm dünyasında da efsanevî anlatılara
rastlanır. Örneğin, 16. yüzyılda Derviş Hasan Mehdî tarafından “İbn Sînâ
Kıssaları” adlı bir kitap kaleme alınmıştır. Bu eseri okuduğunu ve ondan
faydalandığını söyleyen Ziyâeddin Yahyâ, “Gencîne-i Hikmet” adlı bir destan
yazmıştır. Diğer taraftan İbn Sînâ’yı Lokman Hekim’le özdeşleştirenler de
olmuştur. İbn Sînâ’nın efsanevî kişiliği ile ilgili Giritli Aziz Ali Efendi de
“Muhayyelât” adında bir eser yazmıştır.[x]
[i] Ebû Alî el-Hüseyn
b. Abdillâh İbn Sînâ. “Sînâ” yakın veya uzak dedelerinden birinin adıdır.
“Sînâ Oğlu” demek olan İbn Sînâ adı, atalarının İran Azerbaycan’ında bulunan
Medlerin Sintha adıyla ve Ortaçağ Müslümanlarının ise Sînâ adıyla andıkları bir
yer adı olduğu tahmin ediliyor. Bkz. Mehmet Bayraktar, “İbn Sînânın “Sînâ” Adı
Üzerine”, eş-Şeyhur’-Reis, s. 10.
[ii] Mehmet Bayraktar,
“İbn Sînânın “Sînâ” Adı Üzerine”, eş-Şeyhur’-Reis, s. 10.
[iii] Mesut Okumuş,
“İbn Sînâ’nın Hayatı Eserleri ve Düşünce Sistemi Üzerine”, eş-Şeyhur’-Reis, s.
18.
[iv] Necip Taylan,
Anahatlarıyla İslâm Felsefesi, s. 202.
[v] Bkz. H. Ömer
Özden, “İbn Sînâ Hayatı ve Felsefesi”, https://www.tarihtarih.com (erişim,
26.07.1017); Ömer Mahir Alper, “İbn Sînâ”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi, s. 319.
[vi] Ömer Mahir Alper,
“İbn Sînâ”, age, s. 320.
[vii] Ömer Mahir Alper,
“İbn Sînâ”, age, s. 321; Bkz. Arslan Terzioğlu, “İbn Sînâ” Türkiye Diyanet Vakfi İslâm
Ansiklopedisi, C 20, s. 331.
[viii] Ömer Mahir Alper,
“İbn Sînâ”, age, s. 321; Bkz. Heyet, İslâm Düşünce Tarihi, s. 95-96.
[ix] Bursalı Mehmet
Tahir, Türklerin Ulum ve Fünuna Hizmetleri, s. 59.




