NEYİN “en”isin bu hayatta? En zorda sen misin? En yalnız? En yoksul? En dertli? Oysa herkes kendi zamanının güftârıdır. Kalbe uğrayan ne kadar gam yükü varsa, mihmanı nasıl karşılayacağımıza ve nasıl uğurlayacağımıza göre ağırlığını da belirlemek mümkün. Sana bir hikâye verilmiş olabilir ama sen bu hikâyeye neler katacaksın, soru bu. Bir ana yolun ağırlığı hikâyenin ayak izlerini zemine sabitleyebilir ama sen hangi yan yollar çizeceksin ömrüne? Yol kenarlarına hangi mevsim düşlerini ekeceksin? Nakkaşotu mu, ballıbaba mı, yaban sarmaşığı mı? Yoksa öylece yaban otları, çalı çırpı ve dikenlerle mi bırakacaksın yolu? Bu hikâyenin bânisi misin, binası mı? Metrûk köşelere kâşâneler mi inşâ edeceksin, susuz beldelere su kuyuları mı açacaksın yoksa kuraklığın ve ıssızlığın gamlı baykuşu mu olacaksın?
Bütün akabe geçitler ve zamanın bütün medcezirleri kalp yorabilir, ruh yıpratabilir ve görünenle algının arasındaki mesafeyi bariz bir perspektife varana dek açabilir. Fakat bu senin, zamanının makaskârı olamayacağın mealine denk düşmez. Neden mi? Çünkü Yüce Allah (cc), hiçbir derdi dermansız, hiçbir hastalığı şifasız var etmemiştir. Bir hadisi şerifte “…Yüce Allah, her hastalıkla birlikte şifasını da yaratmıştır” buyurulmaktadır. Hem, bütün kaybedişlerin ve yolunu bulamayış öykülerinin mebdesi, hareketi ve direnci zincire vuran hamakâttır. İşte bu, insanın meşakkatli bir ömür cüzünden çıkış için eyleme geçmek yerine hayıflandığı, duaya sığınmak yerine isyan çukurları kazdığı bir tenakuz. Sabır ve tevekkülün ılıman limanına demirlemek varken şekvanın açık denizlerinde şeytan güldüren abislerinde gezinmek neden?
Hamd ile çıkılan seferlerin ve Allah’a dayanarak akıbete gidişi ikmal eden mücahedenin düşüşe ram olduğu görülmemiştir. Zira huzurun mayası şükür, cevheri tevekkül, mahfazası sabır, mesnedi gayrettir. Bu terkip, bütün renklerin, biçimlerin ve mahdut motiflerin rönesansı, veladeti veya tahavvülüdür. Bu terkip öyle güçlü bir panzehirdir ki, ruhu yara bere içinde bırakan kırılmaların kaynaştırıcı merhemi, aklı kaotik denklemlerde girift bir yumağa dönüştüren meşguliyetlerin had safhası, iman tahtası üzerinde harlanan şerarerin söndürücü suyudur. Bir akıl, OKU emrine riayetle bütün yokluk vaat eden zaman dilimlerini hamde ve tevekküle emanet edebilse, bu, ekini kucaklayan toprağın mineralidir, köklere can verecek yağmurun avuçlarca duasıdır. Dua demişken, hangi dua karanlıkları aydınlığa evirir, yoklukları varlık rütbesine terfi ettirir ya da anlamını kaybetmiş sözcükleri mümtaz tamlamalara kavuşturabilir?
Öyleyse başlayalım…
Fiili dua, kalplere devâ
Dua, Rabbin “Ol” emrine müracaat… Beklenen muştuların ulağı, özlenen uzakların dönüş bileti… Dil ve hâl ile dua, erişilen bütün menzillerin memnuniyet reçetesi…
Şöyle demiştim bir defasında… İnsan bir düş tutup da yemyeşil ağaçların masmavi bir surete dönüşmesi hayaline kapılır mı, kapılır… Çünkü kalp, muhal bir hayale düştüğünde, zihnini hiçbir lojik önerme ile imkânsızın sınırlarına ikna edemez. Zira kalbin bir hissedişe uğraması teklifsiz, davetsiz ve icazetsizdir. Bu hudutsuz düş tutuşlardan birinde kalp, bazla temas eden turnusolün maviye meyletmesi gibi yemyeşil yaprakların maviye boyanması gayrikabil hayaline düşebilir. Sonra kalbin ritmine dualar zerk eder. Avuç açar gök kubbeye… Rahmân ve Rahim olan Allahu Teâlâ’dan medet diler. Bu mavi tutkusu öyle baskın ve muktedir bir iklim iliştirir ki ruha, saatler maviye yol alır, rüyalar maviyle şenlenir, keder ve gamın rengi yoktur ama her gam mavisizliktir. Öyle bir kapılır ki insan bu mavice hayale, dualar, yakarışlar, adaklar sıralanır ömür yoluna… Sonra bir an durur da insan duanın kabulüne bir hâl gerekse ne yapmak icap eder, diye sorar. Bir mavi bulmak ve yaprakları tek tek maviye boyamak gayretine Bismillah der. Artık dil ve hâl, dua hâlindedir. Bu mavilik düşü ile Rabbine yakaran kul, mavi yapraklar için el emeği bir ceht ile yola revan olur. Ve sonunda yeşil ağaçlar, hâlâ yeşildir. Hiçbir yaprak, cismin vadettiği kimyevî ve fiziksel bir dönüşümle ya da mavi boyaların kamuflaj kabiliyetinde mavi bir kimliğe bürünmemiştir. Düş sahibinin binbir gayretle boyadığı yapraklar zaten milyonda bir kadardır ve bir yağmur, hepsini nüvesindeki renge racidir.
Öyleyse dil ve hâl ile dua eden nefsin, saadet müjdesi nerededir?
Mavi bir düşe kapılan ruh ile, mavisiz bir akıbete erişen ruh arasında ne fark vardır?
Cevap çok basit… Mavi olması ümidiyle edilen dualar, yakarışlar, adaklar ve el emeği gayretler ile varılan menzilin yine mavisiz bir tabiat oluşu, kalbin saadet ivmesinde yetkili değil ki… Bunca dua ve fiili dua ile zamanı düş mavisi bir güzelliğe boyayan insan, artık daha saadetlidir. Gaye aslında sadece saadettir. İnsan tek bir amaç için iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış, boş ya da manidar çabalarla süsler vaktini. Herkes başka bir yolda başka bir gidişin emektarı olabilir ancak tek hayal “saadet”tir. Öyleyse Yaradan saadeti kalbe serptiğinde, ağaçların mavi ya da yeşil olmasında nasıl bir anlam olabilir?
Bütün dualar da bu misaldeki başlangıç ve bitiş vetiresinin birer yansıması… Her ne isterse insan Rabbinden maksat ona varmak değildir; bütün sır, arzu edilene vardığında elde edeceğini umduğu saadete erişmektir. Öyleyse Yaradan o saadeti 1 biçimde talep eden kuluna 1001 biçimde bağışlayabilir.
Kalbin ve dilin eşlik ettiği duaya eylem ve gayretin de dâhil olduğu bir vasatta insan, katiyen Rabbin kapısından eli boş dönmez. Maksat, okuyabilmek, görebilmek… Umudu, gayreti neyse insanın, dil ile yalvarmalı, el ile yorulmalı, varılan akıbette ne elde ettiğine değil, ne hissettiğine bakmalı.

Hiçbir nimet sahibi, şükürsüz bir kabulle, zengin bir hazza ve tatmine vasıl olamaz. Şükrü edâ edilmeyen hiçbir lokma, hakiki bir doygunluk ve lezzet duygusunu tesis edemez. Ve şükretmeyi arzu edilen her şeye sahip olmak koşuluna bağlayanlar, elinde bulunan nimetlerin bolluğunu keşfedemez.
Hamd ediyor musun, sabrediyor musun?
En başa dönelim şimdi…
Neyin “en”isin bu hayatta? En büyük dertler senin gönülhânene mi yazıldı? En acıtan yalnızlıklar senin ıssızlığında mı? En ağır imtihanlara sen mi duçar oldun? Hani şükürsüz, isyankâr ve memnuniyetsizsin de, hangi en seni sabrın ve şükrün sınır dışı yalnızlığına sürükledi? Cevabı ben vereyim: Hiçbir iyiliğin ya da hiçbir fenâlığın “en”i değilsin. Birçok şeyin “az”ı ve pek çok şeyin “çok”u olabilirsin ama hiçbir menfi-müspet kavramın “en” değilsin. İnsan en zor, en kötü, en yalnız, en dertli değilse, bütün çok ve az varlığına hamd etmekle memurdur.
Rahmân suresinde tekrar eden bir ayet-i kerimede şöyle sorar Allahu Teâlâ: “Artık Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?” (Rahmân, 13)
Bütün maddî ve manevî varlığımızdan, bütün bekleyen dualarımızdan, bütün kaygı ve umutlarımızdan azade, en kıymettar hazineye dikkat çeken ayetlerin ardından gelir bu İlâhî soru… Surede evvela Rahmân’ın Kur’ân’ı öğrettiği beyan edilir ve insanı yarattığı, ona anlamayı ve anlatmayı öğrettiği güneşi, ayı, yıldızları, ağaçları zikreder. Yeryüzünü canlıların altına serdiği hakikatini kalplere mühürler. Meyveleri, hurmaları, hoş kokulu bitkileri hatırlatır. İnsanı ve cinleri nasıl yarattığından bahseder. Denizler arasındaki berzahı, onlardan inci ve mercan çıktığını ve deniz üstündeki gemilerin de kendi mülkünden olduğunu bildirir. Ve tüm bu nimetlerle dolu kâinatın ve içinde salınıp duran canların da fâni olduğu hakikatini bir kez daha ayan eder. Bu demektir ki, doğumdan ölüme firesiz bir hamd edişle Rabbine yalvarsa da insan, yetmeyecek kadar büyük nimetler içinde var edilmiştir. İnsanın milyarlarca hücresinin her gün yenilendiği bilgisine uğradığımızda da, kanın vücutta kilometrelerce yol aldığı tanısını fikrettiğimizde de Allah’ın verdiği nimetlerin sonsuzluğu içinde kifayetsiz kalır bütün kelamlar.
Ve buna rağmen, hep bir yakınma hâlinde günleri geceye kavuştururuz. Başa bir dert gelmezden evvel, zamanın akışı biçimsiz, lezzeti yavan gelir hep. Sağlıkla akıp giden saatlerin anlamca yetersiz gelişi bile şikâyeti tetikler ruhumuzda. Zamanı süslemeye gayret etmeden, zamanın ıssızlığına yakınır; dertleri dermana kavuşturacak “namaz” ve “sabır”reçetesini uygulamadan dertlerin ağırlığından dem vururuz.
Şimdi kalbine sızı veren bütün dertleri sırala ve şu ayetin ümitvar ve İlâhî tınısına bırak kendini: “Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerin yanındadır.” (Bakara, 153)
Yine OKU emrine itaatle İlâhî bilginin gösterdiği istikamete giriş yapalım. Ve bu yolda hamd etmenin hikmetleri üzerine fikir yoralım.
Âl-i İmran 144. ayetin sonunda şöyle bir müjde karşılar müminleri: “… Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”
Peygamberimizin (sav) de “şükür” ve “sabır” hakkında şöyle söylediği rivayet edilir: “İman iki kısımdır. Yarısı sabırda, yarısı şükürdedir.”
Bunların yanında bir ayet daha var ki, mümine saadet kapılarını açacak anahtarın hamd etmekte saklı olduğunu İlâhî bir buyrukla bildiriyor. Dikkat kesilmeli…
“Hani Rabbiniz, ‘Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!’ diye bildirmişti.” (İbrâhîm, 7)
Şükretmek, memnuniyet duymak, şerrin içinde gözle görülür hayırlar için Rabbine minnet duyup henüz farkında olmadığı bütün sırlı hayırlar için O’na sığınmak, dert gelince sabırla ve dua ile dermana erişi Rabbinden ummak ve en zorlu yokuşlarda bile etrafa keder ve cefa değil, huzur ve tebessüm sebebi olmak, huzur ikliminin yegâne miftahıdır.
Hamd edilen nimeti arttıracağını beyan eden El-Vehhâb’ın nimetleri de misliyledir. Ekmeğe şükredenin İlâhî bir rahmet ve merhametle artan varlığı sadece ekmek değil, ekmeği yiyebilecek bir selamet, ondan haz alacak bir lezzet, onu paylaşabilecek bir cömertlik, onun kıymetini bilecek bir incelik ve onu kaybetmeyecek bir rikkattir ki, bir ekmeğe bir şükrün misliyle nimete bölünen İlâhî sırrı saymakla bitecek gibi değildir.
Bir derde sabretmenin müjdesi de yine misliyledir. Dert kalbe düştüğü andan bitişin müjdesine kadar sabırla yükünü tutan kalbin varacağı tek şenlik, derman değildir. Sabretmenin iki cihanı saadetlendiren Rahmânî vaadinin yanında, insan sabırla vardığı bütün menzillerde fıtrî güzelliklere de mazhar olur. Sabır pınarından yudumlayanın ruhu abdest alır. Sabır şerbetini içenin kalbî inşirah bulur. Sabırla yol yürüyenin kudreti artar, yediği bal, tuttuğu cevher olur. Sabır öyle bir nimettir ki, bölüne bölüne çoğalan bir huzurla insanı kuşatır. Sabır kalbi törpüler, kirini pasını alır.
Dermana ve şifaya sabırla varanla, şekva ile erişenin lezzeti bir olur mu hiç?
Sabır ve şükürde elde edilen her ne ise, sabırsız ve şükürsüz bir vasatta, ismiyle cismiyle birebir denk olan bir maddeye ya da manaya erişse insan, hiçbir surette hissedilen saadet eşit bulunmaz. Aynı zaman diliminde ve aynı mesabede bir müjdeye varan iki ayrı yolcu için bir hesap tutsak, sabırla ve şükürle yol alanın hissettiği huzur katbekat fazla olacak ve ömrün geri kalanı da daha seçkin bir raddeye erişecektir. Ahiretteki kazancını miktar ile ölçmeye ne akıl ne fikir yeter…

Aslolan saadet, kalbin tatminidir… Ve kalbin zamanı tam anlamıyla yudumlaması ancak Rabbine hamd eden bir kalp ve hâl ile mümkünken, şikâyet, bütün mahsulleri acılaştırır, zorlukların şiddetini artırır, Allah’ın rızasından düşmeye sebep olur ve bereket denilen İlâhî lütfu kaybettirir.
Sabrın tefsiri
Bir ahlâk ve iman ıstılahıdır sabır...
Sabır, sözlüklerden ve dinî motiflerden derleme bir anlamla şöyle özetlenebilir: Üzüntü, sıkıntı ve belalar karşısında gösterilen direnç, İlâhî hikmete güven duygusuyla gösterilen metanet…
Sabrın zuhur ettiği meydanlardan ilk akla geleni, kişinin dert ve belalara karşı direnci nitelese de, sabır çok zaman günahtan, haramdan ve İlâhî sınırları aşmaktan sakınmanın tefsiridir. Zira zevk tutkusu, dünya telaşı ve gereklilikler listesinin aklı kandıran şişirilmiş mecburiyetleri zihinde tef çalarken, harama ve günaha el uzatmadan muhkem bir irade gösterebilmek, sabreden bir müminin aslî özelliğidir. Ve pek tabii insanı haramdan sakındıran, günahın alayişli paketine aldanmayıp meşru yolları seçen bir nefsin sahip olduğu erdemlerin başında sabır gelecektir.
Bir başka manada sabır, iyiye, doğruya ve Allah’ın farz kıldığı amellere gayretin mealidir. Namaz ve sabır nasıl ki mukaddes kitabımız Kur’ân’da birlikte anılan kavramlardansa, namazın sabrı gerektiren bir ibadet oluşu da aynıyla vaki. Beş vakit Rabbin karşısında hazır bulunmak, işi gücü, bazen sefahati, bazen nefsi esir alan ataleti mağlup etmek, şeytan fısıltısı kaçışları baskılamak, bedeni ve ruhu kenetleyip emrolunulan zeminde hazır bulunmak, hiç şüphesiz sabrı gerektiren bir istenç tezahürüdür.
Varlık âleminin her bir zerresinde övgüye layık olan Allah’ın (cc) zikri layenkati devam edegelmekte… Ağaçlar kendi lisanıyla, yıldızlar kendi zebanıyla ve bütün kâinat yaratıcısından aldığı emir üzere ve cisminin mahiyeti elverdiği şekilde Allah’ı anmakta, bu dünya denilen dönüş serüveninde bir tek lahza ve bir nefeslik alan dahi zikirsiz kalmamaktadır. İşte bu, yaratılanın aslını bulabileceği tek mercie, Rabbini anmakla, O’na, O’nun murat ettiği şekilde kulluk ve ibadet etmekle erişilebileceğini defaatle haber veren bir şeniyet.
Hiç kimse Allah’a kulluk ve ibadet etmeksizin derunî anlamına sinonim bir vaziyeti tesis edemez. Kulluk etmesi için ruh üfürülmüş âdem, ancak ruhunun ve varlığının kaynak aldığı ve muhtaç olduğu Kudret’e ibadet ile hüviyet ve hürriyet kazanabilir. Ve sabır kalbi yormadan, lalettayin bir yaşamak eylemi ile bu aziz kimliğe ve hür varlık statüsüne erişmek ihtimalsiz.
Sabrın pasif değil aktif bir direniş olduğunu da imânî bir bilgiyle tanılamak mümkün. Zira sabrın durağan bir bekleyiş, zahmetsiz bir umut ediş olmadığını tekraren izaha hacet yok ama bu hayatî bağlamın bir cüzünü dahi yok saymak, sabretmek erdeminin sırrını kaçırmaya sebep olacaktır. Çünkü sabır en faal aksiyondur. Hayatı bir düzenekler bütünü varsaysak ve bu mekanizmayı harekete geçiren bütün çarkları, dişleri vazifelerle donatsak, sabır, bütün sistemin aktif edildiği en yoğun mesaidir. Çünkü sabreden varlığın her bir zerresi harekete tâbidir. Varlığı tamam eden ruh, kalp, zihin ve beden fasılları “sabır” vetiresinin her bir fazından sorumludur. Birinin dahi geri durması, sistemi bütünüyle aksatacak, İlâhî müjdeye gidişi tehir edecektir. İnsan ruhu ve kalbiyle acıyı yudumlarken, bir yandan da Allah’a yakarışın şahikasında hüküm sürecektir. İbadetle mayalanan acılı ruh, kalbi tatmine ve dinginliğe kavuşturacak ama bütün bu proses boyunca varlığın mekânda saptanan pasajı “beden”de iki ayrı kulvarda ter dökecektir. Biri, bedenin ibadetle meşgul olduğu zaman ve mekân ötesi bir kımıldanıştır. Bir diğeri ise bedenin, acıya merhem aramak, derde derman bulmak ve yarayı sarmak üzere göstereceği gayrettir. Bu iki kulvar da zaruridir ve ikisi de acı ve kederle öğütülmüş ruhları taşıyan bedenler için son derece şiddetli bir gidiştir. Ama bu gidişin encamı, tahayyüle sığmayacak ve sayıca hesap edilemeyecek kadar büyük İlâhî hazların ve nimetlerin varlık iklimidir.
İhtimal ki bu uzayan manaların tek bir cümleye sığdırılmış eşkali, Hz. Mevlânâ’nın kelâmında gizli: “Sabır, ağrıları dindiren acı bir ot gibidir. Hem can yakar hem de tedavi eder.”
Mevlânâ Hazretleri sabır için sıkıntının anahtarı olduğunun da altını çiziyor. Bu öyle bir anahtar ki, yekpare bir cidarın kapısız, kilitsiz, deliksiz bir yüzeyden dahi çıkışı temin edecek sırlı bir miftah. Bu anahtarı taşıyanın yükü ağır, yolu sancılı ama varışı müjdeli. Bu anahtar kapısı, kilidi, anahtar deliği bulunmayan bir duvardan çıkışa imkân verecek kadar sırlı, yolu olmayan mekânlara yol açacak kadar muktedir.
Zira bu mana, Hz. Peygamber Efendimiz (sav)’in de buyurduğu üzere “Sabır aydınlıktır”mealine de yakın düşmekte, Hz. Mevlânâ’nın Peygamber sevdalısı tefekkürünü de bir kez daha aşikâre etmektedir.
Aklın yanılgılarından biri de sabrın durmak fiiliyle benzeştiği sanrısı. Oysa sabır istikrarlı bir hareket olmakla, durdurmak eylemini de içine alan bir derinliğe sahip. Zira zalimi durdurmak, sabrın en güzide mertebesi. Bir haksızlık karşısında direnmek ve hakkı hak sahibine teslim etmek için konforu terk edebilmek de sabırdır.
Sabrı sadece dil ile isyandan kaçmak olarak kabule alanlar için bir kez daha tekrar etmeli ki sabır, çok sesli bir orkestrada bütün sesleri ayırt edebilecek bir inceliğe sahip olmaktır. Çünkü her ses, mûsıkînin ahengini tamamlayacak ve bir gayretsiz es verişle besteye ve bestekâra hürmetsizlik edilmiş olacaktır.
Şükürsüz diller, bereketsiz evler
“Elhamdulillâh-i Alâ Külli hâl…” Her hâl için Allah’a şükürler olsun.
Yorulacak, yoğrulacak ve olacaksın…
İslâm âlimleri, mütefekkirler, mutasavvıflar ve Allah dostları, asırlar boyu bu hakikati anlatmakla, müminleri isyandan muhafaza etmek ve isyan ile kaybedilen dünya-ahiret saadetini kaim kılmak şevkine tutunmuşlardır. Haddizatında bu sadece bir hakikatin üzerini kaplayan tozu toprağı temizlemek gayreti de değildir. Bu hiç şüphesiz, acının sonundaki lezzeti tatmış ârifler indinde, hayatî bir önem arz etmekte, iç huzurunun aslî unsuru olarak mutlak surette bilinmesi gerekmektedir.
İnsan yanmadan çevresini aydınlatacak ve aydınlığın neşesini tadacak bir duyu organına haiz olamaz. Nimetlerin lezzetini alabilmede muhakkak manevî bir organın bulunması icap eder. Bir saklı define gibi aranagelen “iç huzuru, kalp tatmini ve dingin bir ruh” mücevherleri için icap eden organ, acılı zamanları sabır ve şükürle besleyen bir kabiliyette olmalı.
Şükür nimeti arttırdığı gibi az’dan alınan lezzeti çok nimetin hazzıyla boy ölçüştürecek bir öze dönüştürür.
Hiçbir nimet sahibi, şükürsüz bir kabulle, zengin bir hazza ve tatmine vasıl olamaz. Şükrü edâ edilmeyen hiçbir lokma, hakiki bir doygunluk ve lezzet duygusunu tesis edemez. Ve şükretmeyi arzu edilen her şeye sahip olmak koşuluna bağlayanlar, elinde bulunan nimetlerin bolluğunu keşfedemez. Bir şükürsüz kalp için okyanuslar, bir kova su nispetinde, dönüm dönüm tarlalar, birkaç saksılık topraktan hallicedir. Nimet ve rızık veren Er-Rezzak’a dil ve hâl ile hamd etmeyen hiçbir nefis, sayıca ve maddece çok olan hiçbir mülkiyetten mutmain olamaz.
Elde ettiğinin hep daha fazlasını istemek, şükretmeden elde edilen zerreler sebebiyledir. Çünkü 1’e hamd etmeyen 1’den alamadığı tatmini 2’den, 3’ten ve hatta sonsuzluktan da temin edemeyecektir. 1’e şükredenin yarımla saadete eriştiği vakidir ama hamd etmeden elde edilen binlerin kalpteki inşiraha katkı sağladığı görülmemiştir.
Şükür, berekettir. Ve bereket, matematiğin kifayetsiz kaldığı, sayıların ve rakamların egemenliğini kaybettiği metafizik bir saadet formülüdür. Şükürle elde edilen bereketli 1’insayıca karşılığını tespit etmek, aklın yetkinlik alanına sığmaz. Dört işlem, bereketle sahip olunan her bir nesne/ mana ya da şey’in azalmadan, küçülmeden ve hiçbir atom ve molekülden kayıp vermeden parçalara ayrıldığı, parçaların da başka parçalara ayrılarak sonsuz bir denklemde gitgide arttığı akıl üstü bir hesaba kâfi değildir. Hiçbir toplama, çarpma ve bilumum riyazi işlemlerle bereketi hesap edebilmek imkânsız.
Bir denkleme daha varıyor insan… Sabır haramdan ve günahtan kaçınmaksa, haramsız lokma az ama bereketli olacaksa, aza hamd etmek berekete vesileyse, bereket, sayılamayacak kadar büyük bir çokluğun işaretiyse ve asıl çokluk maddede değil, maddeden alınan lezzetteyse, şükürlü bir lokma, şükürsüz bir servetten evladır.
Ya şimdi çatılar altına, duvarlar ardına sevgisiz kalpleri yamayan bu şükürsüzlük neden? Rabbine hamd etmeyenin sevgiden nasibi olur mu? Sevmek ve sevilmek nimetlerinden mahrum kalpler, ibadetsiz, şükürsüz nefislerin icadı değil mi? Ya güven duygusunu yerin yedi kat altına gönderen bu düşman da kim? Evlerimize sızmış, mahremimizi işgal etmiş, kalpleri mühürlemiş bu güvensizlik düşmanını kim buyur etti eşiklerimizden içeri? Eşler ve evlatlar, evlerin temelini besleyen ihtiyarlar, bir filayağı gibi binanın yüklerini taşıyan akrabalar arasına sessiz mayınlar gibi döşenmiş bu itimatsızlık hangi günahımızın mahsulü? Komşunun komşusuna selamsızlığı, çocukların anne-babaya saygısızlığı, eşler arasında muhabbetsiz tamam olan günler hangi kıtlığın, verimsizliğin neticesi?
Oysa bir çatı altında bir arada bulunmak, bir kubbe altında cemaatle namaza durmak gibidir müminin hayatında… Peki nasıl olur da evler içinde ruhlar ayrık ve mabetlerimiz böyle ıssız?
Bu manevî bereketsizlik, kalpleri kof bir cisme döndüren bu yalnızlık, hangi hatanın izdüşümü?
Bütün bu yokluklar ya diliyle hamd etmeyen nefislerin hasılatı ya da şükrü yalnız dille icra eden amelsizliğin aksedişi…
Kalp reçetesi nasihatler
Allahu Teâlâ’nın yüce kelâmı Kur’ân, Peygamberimizin söz ve fiillerini ihtiva eden hadisler ilmin başıdır. Bunlardan sonra âlimlerin, zahitlerin, ariflerin ve dervişlerin veciz sözleri kalpleri tatmine eriştirecek, yolunu kaybetmişlere rota oluşturacak ve iç yangınlarını sabır ve tevekküle söndürecek nice hikmetli nasihat barındırır. Mevzuun nüvesini besleyecek, aklı daha sarih bir anlamlar dizelgesiyle ikna edecek ve ruhları saadet iklimine ümitle bağlayacak İlâhî ve beşerî nasihatlerden bazı derlemeler:
· “Ve sabret. Gerçekten Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez.” (Hûd,115)
· “Sabreden (sadıkların) mükâfatını Biz, yaptıklarının en güzeliyle, muhakkak vereceğiz.” (Nahl,96)
· “İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orada esenlik dileği ve selamla karşılanırlar.” (Furkân,75)
· “Kim sabrederse, Allah ona dayanma gücü verir. Kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ikram verilmemiştir.” (M2424 Müslim, Zekât, 124)
· Allah’a tevekkül edenin yaveri Hak’tır. Nâ-şâd gönül bir gün şâd olacaktır. (Ziya Paşa)
· Ulaşamadığına tevekkül, ulaştığına rıza, kaybettiğine sabır gösteren kişi takva ehlindendir. (İmâm-ı Gazâli)
· “Müminin her işi, hayırdır. Nimete şükreder, hayra kavuşur. Belaya uğrayınca da sabreder, yine hayra kavuşur.” Müslim (Hadis-i Şerif)
· Sabır saadeti ebedî kalır, sabır kimde ise o nasip alır. (Yûnûs Emre)
· “İnsanlara ve özellikle dünya ehline hâlinden şikâyet etme. Sonra Allah seni onlara bırakır, perişan olursun.” (İmâm-ı Gazâli)
· “Şükür, nimetlerin süsüdür.” (Hz. Ali)
· “Şükür etmedikten sonra dünyaları yesen ne fayda! Şükürle başladıktan sonra bir kuru ekmek değmez mi dünyalara?” (Şems-i Tebrizî)
· “Şükür, nimet çeşmesinden içmektir.” (Hz. Mevlânâ)
Sabrın, tevekkülün, hamd etmenin bereketi, sadece dünya hayatındaki memnuniyetin nakkaşı değil, selam diyarı cennetin de vesilesidir. Yüce Yaradan’ın muhbitleri tarif ederken saydığı özellikler arasında sabır da vardır; zira sabır, her hayırlı amelde olmazsa olmaz bir âdemiyet nişanıdır. İbadetlerde olduğu gibi Allah’ın çizdiği hudutlar içinde kıymettar bir ömür sürmede de sabrın değirmeninde öğütülmüş ruhlar gerekir. Her hâle şükretmek de nimetlerin artmasına, var olanların kalbe huzur vermesine vesiledir, dertten kurtuluşun, dermana erişin ve şifaya kavuşmanın da en kestirme yoludur.
Âlimlerin görüş birliği ettiği bir diğer husus da şikâyetin, zorluğun şiddetini artıracak bir kaybediş olduğudur. Durumundan, ahalisinden, vaziyetinden şikâyet edenlerin kalbî bir dinginliğe ulaşması uzak bir hayal. Zira insanın şikâyet ettiği her şeyin şükre mevzu bir nimet nüvesi de vardır. Meyveyi yerken lezzetini ve doyurucu tabiatını değil de ekip biçme ve hasat meşakkatini dikkate alıp yakınan kimse, faydasına vasıl olamaz. Bu, bütün dünya nimetleri için böyledir. Şikâyetle ve memnuniyetsiz bir hissedişle gidilen yolların sonunda elde edilen ne olursa olsun, huzura ve saadete imkân tanımaz.
Aslolan saadet, kalbin tatminidir… Ve kalbin zamanı tam anlamıyla yudumlaması ancak Rabbine hamd eden bir kalp ve hâl ile mümkünken, şikâyet, bütün mahsulleri acılaştırır, zorlukların şiddetini artırır, Allah’ın rızasından düşmeye sebep olur ve bereket denilen İlâhî lütfu kaybettirir.



