GEÇEN günlerde küçük bir kaza atlatarak kolumun üzerine biçimsizce düştüm. Kolumu, özellikle parmaklarımı uzun bir süre kullanamadım. Hâlen etkisini azaltsa da ağrılarım devam etmekte. Kolum kötü olunca, işlevini tam olarak yerine getirdiği, tam olarak acısız şekilde kullanırken ne yaptığımı düşündüm. Tek bir parmağım dahi sakatlandığında günlük işlerimi eskisi kadar yapamadığımı fark ettim. Peki vücudumda hiçbir ağrı yokken ve işlerimi rahatlıkla yapabilirken yeterince şükrettim mi? Dürüstlükle yanıt vermem gerekirse hayır, fark etmedim bile…
Tüm uzuvlarımız sağlıklıyken ve onları sorunsuzca kullanıyorken, her birinin ne kadar mühim olduğunun idrakine varmıyoruz. Aslında mucizevî varlıklar olduğumuzu unutuyoruz. Her doğan güne sağ salim uyanmanın, yattığımız rahat bir yatağımızın olmasının ne büyük bir nimet olduğunu fark etmiyoruz. Doğan güneşi görebilmenin, uyanmanın, temiz suya erişerek elimizi yüzümüzü yıkamanın, yürüyerek kendimize kahvaltı hazırlayıp karnımızı doyurmanın, ardından rutin diye hayıflandığımız hayatın ne denli bir düzene sahip olduğunu idrak edemiyoruz.
Aslına bakarsak, rutin büyük bir nimet. İnsan rutinini kaybedince sıradan olarak gördüğümüz özelliklerin bizlere bahşedilmiş büyük birer nimet olduğu anlaşılıyor. Başımıza bir musibet gelmeden nasihatleri işitemiyoruz. Atalarımızın da dediği gibi “bir musibet, bin nasihatten evladır”.
Olumsuza odaklanınca, gördüğümüz her şey olumsuzlaşıyor hayatımızda. Mesela trafikte arabalarını yanlış kullanan sürücüler canımızı sıkıyor, halbuki bir yerden bir yere kazasız belasız ulaşabilmek de bir rızık. Sevdiğimiz insanlarla kötü bir olayla karşılaşınca olaya üzülüyoruz, halbuki sevdiklerimizin yanımızda olması da çok büyük bir rızık. Rızkı sadece maddî olanaklarla kısıtlayamayız. Manevî olarak sahip olduğumuz pek çok şey de rızkımızın bir parçası. Aslında karşılaştığımız iyi veya kötü olaylar, bizim olaya hangi gözle, hangi pencereden baktığımızla anlam değişikliğine uğruyor.
“Olumlama” diye bir tabir çıktı son zamanlarda, bizim “hüsn-ü zan” dediğimizin moderncesi… Güzel bakmak, güzel düşünmek ve güzel hissetmek manalarına gelen, zannı güzel olmak…
Hüsn, hasene kelimesinden gelir, “güzel” demektir. Zan ise kesinleşmemiş kanaat olarak tanımlanır. “Hüsn-ü zan” için güzel zannetmek, güzele yormak denilebilir. Bahsettiğim şey elbette her şeyi güzellemek değil, ancak dünyada bu denli kötülükler varken rahatça nefes alabildiğimize, silah seslerinden muaf şekilde kendi kendimize uyanabildiğimize şükrederek hüsn-ü zannımızı korumak gerek.
Sevdiklerimizin yanımızda olmasına şükretmeli, sevmediklerimizin varlığından şikâyet etmemeli ki, iyi olanı anlamak kötünün varlığından geçer. Kötü şeyler her dönemde olmuştur, olacaktır da, burası dünya… Burası cennet değil, cehennem de değil…
Bir yerde okumuştum, “Karşılaştığınız zorluk sizi Allah’a yakınlaştırıp daha fazla dua etmenize vesile oluyorsa imtihanınız, eğer Allah’tan uzaklaştırıyorsa o şey sizin günahınız”diye… Düşünmek lazım, felaket olarak gördüğümüz durum karşısında bizim duruşumuz nasıldır? Karşımızdaki insanların yaptıklarına karşı bizim muamelemiz nasıl bir insan olduğumuzu gösterir. Tabii ki, bize taş atana gül atmak değil, elbette yapılan haksızlığın karşısında dimdik durmalıyız. Müslüman, bulunduğu ortamda insanlara yanlış eylem yaptırmayan ve eylemin doğrusunu gösterendir. Eğer kendimizi “Müslüman” olarak tanımlıyorsak bir Müslümana ümit var olmak yakışır. Çünkü iman edenler bilir, “her zorluğun ardında bir kolaylık vardır”.



