Hüsn-ü Aşk’ta Mevlânâ algısı (2)

Mevlânâ, kerim bir zattır. Feyzi ve himmeti herkesin malûmudur. Onun tutunabilmek için kerametlere ihtiyacı yoktur. Onda keramet sorgulamak fuzulidir.

(148) “Abdâl-ı felek helâk-i aşkı/ Mihr ü mehi sîne-çâk-i aşkı”

“OLMUŞ gök abdalı aşkıyla helâk/ Günü ayı olmuş aşkıyla Sîneçâk.”

Şeyh Galib, tevriye sanatına başvurmuş ve “sîneçâk” ibaresiyle Yusuf-u Sîneçâk’a gönderme yapmıştır.

“Asıl adı mahlas olarak da kullandığı Yûsuf olarak bilinen şairin bir beytinde geçen ‘Erbâb-ı mahabbet bizi Yûsuf bilür ammâ/ Ashâb-ı hased gözine ey dûst Sinân’uz’ beytiyle Yûsuf kadar yaygın olmayan bir adının da Sinân olduğunu duyurmaktadır. Vardar Yenicesi’ndendir. ‘Yûsuf Sîneçâk’ olarak tanındı. Asrın meşhur şairlerinden Hayretî’nin kardeşidir. Şiirlerinde Yûsuf mahlasını kullandı. Eğitimini tamamladıktan sonra Hicaz, Mısır ve Kudüs’ü dolaştı, Mısır’da Şeyh İbrâhîm Gülşenî’ye intisap etti. Sonra Mevlevîliğe geçerek Konya’da Mevlânâ Dergâhı’nı ziyaret etti. Edirne Muradiye Dergâhı postnişini oldu. Kanunî’nin Edirne’yi ziyareti sırasında vezirinin -kimi kaynaklara göre valinin-, bir bahaneyle Yûsuf Sîneçâk’in vakfını ortadan kaldırdığı, şeyhin ‘Vakfı nesheden şeytandır’ sözünü vezire iletmesi üzerine vezirin Sîneçâk’i katletmeye kalkıştığı, ancak Sîneçâk’in müridleriyle beraber o gece İstanbul’a giderek tesadüfen ölümden kurtulduğu Esrar Dede Tezkiresi ve Semâ’-Hâne-i Edeb’de ayrıntısıyla zikredilmektedir.

Haklılığı sonradan anlaşıldıysa da Yûsuf Sîneçâk bu olaydan sonra tamamen uzlete çekildi. Şeyhin durumuna üzülen Kanunî, şairin Südlüce’deki evine giderek onunla görüşmek istediği söylendiğinde ‘Sohbet ferdaya kaldı’ diyen bu ünlü Mevlevî, tam o anda, 953/1546/47’de canını teslim etti. Cenazesinin her safhası ile bizzat ilgilenen Padişah, cenaze namazını da kıldırmıştır.

Şairin muhteşem geçtiği anlaşılan cenaze töreni, Âşık Celebi Tezkiresi’nde etraflı bir şekilde anlatılmaktadır. Kabri Südlüce’de Hasırî-zâde Sa’dî Tekkesi civarındaki Mahmud Ağa Camiî’nin mihrabı önündedir. Âşık Çelebi, şairin ölümünden bir yıl sonraki 10 Muharrem günü Yûsuf’un yetiştirmelerinden Şûrî, Günâhî ve sair Mevlevîlerin topladıkları parayla Ca’fer-âbâd’a şeyhlerinin kabri başında aşure ve yemek pişirip dağıttıklarını, şiirler okuduklarını, başlarını kazıyıp ağlaştıklarını kaydeder. Hüseyin Ayvansarayî, kimlerden bahsedildiğine açıklık getirmeksizin, ‘Sîneçâk Derviş Yûsuf bunların bu lakab ile şöhretlerine sebeb gömlek giymezler idi ve çul giyerler idi ve daima göğsü açık gezerler idi, anun içün ‘Sîneçâk’ dediler’ demektedir.” (Köksal, 2013)

Feleklerin adeta semah döndüğünü söylüyor, bunun sebebi olarak da Yusuf-u Sîneçâk’i gösteriyor. Ay ve Güneş’in şevkten yakasını yırttığını belirtiyor.

“Pek çok İslâm kaynağına göre Tanrısal döngünün verdiği güç ile başlayıp mikroskobik boyuttaki en küçük döngüsel harekete kadar sirayet eden “devrin” kaynağı Allah’ın “felekler” aracılığıyla ilettiği döngüsel güçtür.” (Güray, 2018: 23-48)

“Kur’ân-ı Kerim de feleklerin döngüsel sistemdeki önemini ve kontrol edici gücüne gönderme yapar: ‘Ne güneşin aya yetişip çatması uygundur, ne de gece gündüzü geçebilir. Hepsi bir felek içinde yüzer gider.” (Yâ-Sîn, 40; Türkiye Diyanet Vakfı, 2003) (Güray, 2018: 23-48).

“(…) Dinler tarihinde bir miktar daha geriye gidildiği zaman ‘semâ’ kavramının ismen ve anlam olarak, felek kavramının temsil ettiği ‘Tanrısal güce bağlı kozmik düzeni’ döngüsel zaman ve Tanrısal bilgi ile ilişkilendiren bir unsur olduğu görülebilmektedir. Semâ (σῆμα) kavramının Antik Yunan döneminde de ‘döngüsel ve kozmik’ temelli anlamlara sahip olması, bize bu kavramın evren açısından işaret ettiği simgesel değerin İslâm döneminden çok önceki tarihlere dayandığını işaret eder. Semâ, Antik Yunan döneminden itibaren göklerden bir işaret ya da bir tür kehaneti tanımlayarak yıldızlara ve gök cisimlerine dair gönderme yapan bir kavram olarak gündemdedir.” (Liddell, Scott, Jones, 2011) (Güray, 2018: 23-48)

(149) “Ebyât-ı şerîfi âyet âyet/ Esrâr-ı şerîat ü hakikat”

“Kadri yüce beyitleri ayet ayet/ Şeriat hakikat sırları elbet.”

Şeyh Galib, Mesnevî beyitlerinde ayet ve hadislerin şerh edilip açıklandığını belirtmiştir. Yapılan çalışmalar da bu bilgiyi doğrular niteliktedir.

“Ârif şair Mesnevî’nin çeşitli yerlerinde Kur’ân’ın vasıflarını, emir ve nehiylerini, evrensel mesajlarını ve ayetlerin üzerinde tefekkür etmenin önemini serdetmiştir. Kur’ân’ı daha iyi ve doğru kavrayabilmek için neler yapılmalıdır açıklamış ve yöntemler sunmuştur. Kur’ân’daki bazı hikâyeleri tekrar anlatmış ve detaylandırarak şerh etmiştir. Hazreti Peygamber Efendimizin yüce mâkâmını övmüş, başka peygamberlerin hikâyelerini, onlara gösterdiği saygıyla aktarmıştır.

Hazreti Mevlânâ ve Mesnevî-i Şerîf methiyesi olarak söylenen şiirlerdeki tanımlar, bir taraftan Mesnevî’nin dibacesinde Mevlânâ’nın kendi kaleminden çıkmış ‘Bu Mesnevî kitabıdır ve dinin asıllarının asıllarının asıllarıdır’ cümlesinden esinlenmiş olabilir. Mevlânâ bu mukaddimede eserini Kur’ân sıfatlarıyla tavsif etmiş ve onun Allah tarafından korunduğunu söylemiştir. Mesnevî şârihi olan İsmail Ankaravî’nin, ‘Mesnevî Kur’ân ve Gadis tefsirlerinden meydana gelmiş mecmau’l-bahreyndir’ ifadesi de bu konuyu izah etmektedir.

Mesnevî’de belirgin bir şekilde ayetlerin şerhi veya ayetlere yönelik telmihler geçmektedir. Toplam iki bin iki yüzü aşkın yerde ayetlere atıf mevcuttur. Bu da Mesnevî’nin Kur’ân’ın bir tür tefsiri olabileceğini işaret etmektedir. Başka bir açıdan bakıldığında, Mesnevî ile Kur’ân arasında çeşitli yazılış ve biçim benzerlikleri kurulabilmektedir. Mesnevî’nin de Kur’ân gibi bir emirle başlaması, bir ilham (vahiy) ürünü olması, başlangıcında tüm kitabın özetinin geçmesi, anlatım şeklinin genelde hikâye ve temsillerle olması, suretten mânâya geçip anlaşılması için şerh ve tefsire ihtiyaç olması vb. birçok müşabih veçheleri vardır. Bu bakımlardan Mesnevî, peygamber olmayan biri tarafından Farsça Kur’ân’a benzetilmiştir denilebilir.” (Amirchoupani, 2021: 19-37)

(150)Rûşen sühanı çerâğ-ı ma’nâ/ Her noktası şeb-çerâğ-ı ma’nâ”

“Aydınlık sözleri mânâ çırası/ Her noktası bir mânâ şebçırası.”

Şebçerağ bir elmas türüdür ve efsanevî bir hikâyesi vardır. Geceleri ışık saçtığına inanılır. Efsaneye göre deniz aygırı, gece otlamaya çıktığında onu ağzında çayırlığa getirip bırakır ve onun ışığında otlarmış. Durumu fark eden köylüler, hayvanı korkutup cevheri ele geçirmişler.

“Işık saçtığı için bu taşa ‘kevkeb-i şeb-efrûz’ da denmiştir (Pala, 2002: 422-423). Şebçerağ, aynı zamanda Türk tarihinde anılan bir elmasa da ad olmuştur. Şebçerağ adlı elmas, bir süre padişahlar tarafından yüzük taşı olarak kullanılmış, daha sonra Birinci Ahmet tarafından Ravza-i Mutahhara’ya gönderilmiştir. Çevresi 220 küçük elmasla süslenmiş bir levha olarak bu elmas günümüzde Topkapı Sarayı Müzesinde bulunmaktadır.” (Atalar, 1988: 290) (Aydın, 2022)

Şebçerağ, “gece kandili” anlamına da gelmektedir. Görevi, karanlığı aydınlatmaktır. Şeyh Galib teşbih yoluna gitmiş ve Mevlânâ’nın fikirlerini şebçerağa benzetmiştir. Karanlık motifi ile kastedilen, cehalettir. Nasıl ki şebçerağ ışığıyla geceyi aydınlatıyorsa, Mevlânâ’nın fikirleri de cehaleti ortadan kaldırmaktadır. Buradan hareketle, Mevlânâ’nın mum, kandil, ışık kavramlarıyla anlatıldığı söylenebilir.

 



Tasavvuf tarihinde peygamberlerden bazılarının bazılarına üstünlüğüne dayanarak (İsrâ, 55) velîlerin de birbirine üstünlükleri konusuna dikkat çekilmiştir. Bir velîde dinî ve ahlâkî fazilet, mânevî hâl, diğer niteliklerine göre daha belirgin ve baskın olabilir. O velî bu özelliğiyle diğerlerinden daha üstün kabul edilir. Mevlânâ, muhabbet ve aşkıyla öne çıkan bir velîdir.

 

(151) “Ser-tâcı gürûh-ı evliyanın/ Şâh u çelebîsi asfiyânın”

“Başı tacıdır tüm hak erlerinin/ Çelebisi şahı pak erlerinin.”

Şeyh Galib, bu bölümde Mevlânâ’nın diğer mânâ erleri arasındaki mertebesini değerlendirmiştir. O, mânâ erlerinin öncüsüdür. Ayrıca bir evliya, asfiya ve önderdir. İlmiyle halkı ve evliyaları aydınlatmaktadır.

Velî, sözlükte ‘yardım eden, koruyan; yardım edilen, korunan’ anlamlarına gelir. Kelimenin çoğulu olan evliyâ, Türkçede tekil anlamda da kullanılır.” (Uludağ, 2013: 25-28)

“Firâset, basîret ve keşf sahibi olmak, evliyânın en önemli özelliklerinden kabul edilir. Zorluklara katlanıp sabreden ve Allah’tan korkan velînin kalbine Hakk tarafından bir nur (furkan) verilir (Enfâl, 29).” (Uludağ, 2013: 25-28)

“Tasavvuf tarihinde peygamberlerden bazılarının bazılarına üstünlüğüne dayanarak (İsrâ, 55) velîlerin de birbirine üstünlükleri konusuna dikkat çekilmiştir. Bir velîde dinî ve ahlâkî fazilet, mânevî hâl, diğer niteliklerine göre daha belirgin ve baskın olabilir. O velî bu özelliğiyle diğerlerinden daha üstün kabul edilir.” (Uludağ, 2013: 25-28) Mevlânâ, muhabbet ve aşkıyla öne çıkan bir velîdir.

Asfiya, “sâfiyet, takvâ ve kemâlât sâhibi ve Peygamber’e (asm) vâris olup O’nun meslek ve gayelerini ihyaya ve tatbike çalışan muhakkik zatları” niteler. Hazreti Peygamber yolundan giden ilim ve takvâ sahibi velî kullar; sâflar, temizler; Allah-u Teâlâ’nın evliyâ kulları… Tekili “safiyy”dir. “Günahlardan arınmış büyük zatlar, safiler” anlamına gelir (https://www.luggat.com/). Mevlânâ da bu sıfata malik bir zattır.

(152) “Etmişdir ihâta garb u şarkı/ Emvâc-ı muhît-i gark u farkı”

“Şark ve gark denizinin dalgaları/ Çevrelemiş şarkı garbı Kafvârî.”

Şeyh Galib, söz konusu beyitte “deniz” imajından yararlanmıştır. Bu imajla kastedilen, Mevlânâ’ya ait marifet ve ilim denizidir. Kuşatıcı, kapsayıcı, uçsuz bucaksız, yüksek ve geniştir. Şarkı ve garbı kaplar, herkes için yeterlidir. Burada Mevlânâ’nın bilgi ve ilminin yüceltildiğini görüyoruz.

“Deniz” imajı Dîvan edebiyatında farklı mânâlara gelecek şekilde ve birçok yerde kullanılmıştır. Kâmil bir insanın vasıflarını anlatmak için tercih edilen bu kullanım Mevlânâ’da somutlaşmıştır.

“Kâmil insan, aşk sayesinde çeşitli merhalelerden geçip gönül cevherine ulaşarak Allah’ın lütfu ile vahdet âleminde incilerle dolu, kıyısı bulunmaz bir deniz hâline gelmiş insandır. Bu deniz o kadar değerli ve geniştir ki evren onun ancak köpüğü mertebesindedir.  Onun hakikatini anlamak herkese nasip olamaz. Gurura kapılıp hakikatten habersiz kalanlar onu görünüşüne bakıp bir zerre veya damla gibi görerek yanılırlar. Onu her akıl kavrayamaz. Onun hakikatine yaklaşamayanlar o kıyısı bulunmayan denizi kadeh gibi görürler:

Ben bir damla değilim, tam bir denizim. Şaşı değilim, şaşılar gibi eşyayı yanlış görerek gurura kapılmış değilim. Her zerre hâl diliyle, ‘Beni bir zerre olarak görmeyiniz. Ben zerre gibi görünüyorsam da, zerre değilim’ diye hep feryat edip durmaktadır. Ben de bir damla gibi görünüyorsam da damla değilim.

Aşk ile kemâle ermiş, irfan sahibi olmuş kişiye divane deme. Ruhla aynı hırkaya bürünene yabancı deme. Her şeyi kaplamış, kavramış, kuşatmış, kıyısı bulunmayan deryaya ‘Kadeh’ deme. O kendi adını kendisi bilir, sen kalkıp da masal söyleme.

O denize ulaşmak onun huyu ile huylanmak; damla olmayı, kesret âleminin bir parçası olmayı terk etmekle gerçekleşir. Onu seven kendini onun denizinde balık olarak görür. Ancak onda hayat bulur.” (Eren, 2008: 72)

(153) “Aktâr-ı cihâna hükmi cârî/ Eczâ-yı zamâna feyzi sârî”

“Dünyanın her yerinde hükmü yürür/ Zamanın her parçasın feyzi bürür.”

Mevlânâ, 13’üncü yüzyılda yaşamış mutasavvıf, âlim ve şairdir. Onun etkisi, yüzyıllar geçmesine rağmen devam etmektedir. Bilgileri hâlâ canlı ve yol göstericidir. Şeyh Galib, bu beyitte Mevlânâ’nın bilgilerinin ve ilminin niteliğini ele almıştır. Sonuç olarak kalıcı ve ölümsüz olduğu kanısına ulaşmış; yürüyüş hâlinde olduğunun ve her devre sirayet ettiğinin altını çizmiştir.

“13’üncü yüzyılda yaşamış olan Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, düşünceleri ve eserleriyle Anadolu Türklerinin dinî yaşantısı üzerinde önemli etkileri olmuş, çağını aşan düşünce ve yaklaşımlarındaki özgünlüğü ile de evrensel değer haline gelmiş bir Türk-İslam düşünürüdür. Düşünce sistemi, çeşitli anlayışların kendine özgü sentezini gerçekleştirme dinamizmini gösterdiği için, yasadığı sosyo-kültürel ve tarihsel bağlamın ötesine geçebilme orijinalliğine sahiptir. Nitekim düşünceleri, eserleri ve mutasavvıf kişiliği ile hem Doğu-İslâm dünyasında, hem de Batı’da farklı din ve kültürlerden gördüğü ilgi, onun seçkin konumunu pekiştirmektedir.” (Çelik, 2002: 21-38)

(154) “Âlem dolu feyz-i himmetinden/ Bahs etme abes kerametinden”

“Himmeti feyziyle dolu dört bucak/ Abestir kerâmet bahsini açmak.”

Mevlânâ, kerim bir zattır. Feyzi ve himmeti herkesin malûmudur. Onun tutunabilmek için kerametlere ihtiyacı yoktur. Onda keramet sorgulamak fuzulidir. Lâkin bazı velîlerin eserleri olmadığı için onlar kerametlerle yer edinmeye çalışırlar.

“Keramet, tıpkı mûcize gibi tabiat kanunlarıyla açıklanamayan olağan üstü ve sıra dışı bir olay olup mahiyeti itibariyle mûcizeden farklı değildir; aralarındaki fark meydana geliş şekliyle ilgilidir. Mûcize peygamberlerden, keramet tam olarak ona bağlı olan velîlerden zuhur eder. Ancak peygamber peygamberliğini iddia eder ve bunu ispat için mûcize gösterir. Gösterdiği mûcize ile inanmayanlara meydan okur. Peygamberi örnek alan velî ise velîlik iddiasında bulunmadığı gibi kimseye meydan da okumaz. Birinde mûcizenin izharı, diğerinde kerametin zuhuru söz konusudur. Mûcize gibi kerametin de yaratıcısı ve hakiki sahibi Allah’tır.” (Uludağ, 2022: 265-268)

“Sûfîler kerameti Allah Teâlâ’nın velî kuluna bir ikramı ve lutfu olarak kabul etmişler, Allah’ın, Kendisine itaat eden ve O’na yaklaşmaya çalışan velîlere bunu ihsan edeceğini söylemişlerdir. İlâhî bir lutuf olmakla beraber keramete mazhar olan bir velî kendisinden böyle bir hal zuhur ettiği için bu halin bir mekr, istidrâc ve ibtilâ olmasından korkar. Bu ihtimali dikkate alan velî, kerametle denenmek istendiğini düşünerek endişe eder. Bir yandan Allah’ın lutfuna nâil olduğu için O’na şükreder, daha çok bağlanır; öte yandan da bunun sorumluluğundan ve getireceği sonuçlardan kaygılanır. Bundan dolayı kendisinden zuhur eden hâli ifşa etmez ve bu hâl sebebiyle insanların gösterdiği teveccühün nefsini şımartabileceğini hesaba katar.” (Uludağ, 2022: 265-268)