Hitler ve Putin

Savaş sonrası Ukrayna ve Rusya ekonomik olarak Türkiye’ye muhtaç hâle gelecekler, Batı’dan izole edilen Rusya ile ticaret ve turizm artacak, dolar kullanılmayacağı için Türk ekonomisi üzerindeki dolar baskısı azalacak ve Türkiye’nin, Batı’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlara katılmayacağı için petrol ve doğal gaz ithalatında, Rusya’ya karşı eli güçlenecektir.

RUSYA lideri Vladimir Putin’in Ukrayna’ya saldırmadan hemen önce uzun uzadıya yapmış olduğu milletine sesleniş konuşmasını dinleyince, İkinci Dünya Savaşı’nı başlatan Nazi Almanya’sının lideri Adolf Hitler’in “Mein Kampf” (Kavgam) isimli kitabını okuyanlar, Hitler’i ve onun bu kitaptaki iddialarını hatırlamış olmalıdırlar.

Çünkü İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen önceki dünya konjonktüründeki Almanya’nın pozisyonu ile bugünün dünyasındaki Rusya’nın pozisyonu ve Hitler’in “Kavgam”daki iddiaları ile Putin’in bu konuşmasındaki iddiaları, mahiyet itibarıyla birbirlerine büyük benzerlikler gösteriyorlar.

Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik ve bitik olarak çıktıktan sonra 28 Haziran 1919’da imzalanan Versay Antlaşması ile galip devletlerin çok ağır isteklerini, bu meyanda büyük toprak kayıplarını kabul etmek zorunda kalan ve aşağılanan Almanya, müteakip yirmi yıl içerisinde müthiş bir hamle yaparak Kıta Avrupası’nın en büyük ekonomisi ve askerî gücü hâline gelmiş ve aynı zamanda Versay Antlaşması’nın negatif etkisinin yarattığı ırkçı-milliyetçi cereyan ülkede Nazi Partisi’ni iktidara getirmişti. Parti Başkanı Adolf Hitler, önce 1932’de Başbakan olmuş, bilâhare 1933’te hem Başbakanlığı, hem de Cumhurbaşkanlığını uhdesinde toplayarak kendisini “Führer” (önder) ilân etmişti.

Hitler’in dâvâsı Cermen ırkının üstünlüğüne, anti-Semitizme, antikomünizme ve sınırsız bir hak iddiasına dayanıyor, Avrupa’nın neredeyse yarısından fazlasını istiyor, Alman milletine hayat sahası olarak hiçbir sınır tanımaksızın doğunun uçsuz bucaksız topraklarını hedef olarak gösteriyordu. Führer olduktan sonra yakıcı bir ihtiras hâline gelen bu düşüncelerini gerçekleştirebilmek için güçlü bir ordu ve silah sanayisi kurdu.

Bugün Putin Rusya’sının şerrinden bütün dünya ülkelerinin çekindiği gibi, o yıllarda da özellikle başta komşu ülkeler olmak üzere pek çok ülke Führer Almanya’sının şerrinden korkuyordu. Nihayet beklenen oldu, Hitler hiçbir sebep ileri sürmeksizin 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal etmek suretiyle İkinci Dünya Savaşı’nın fitilini ateşledi.

Devamında savaş Avrupa’dan Afrika’ya, Baltık devletlerinden Sovyetler Birliği’ne, Japonya’dan ABD’ye kadar bütün dünyayı sardı. İlk defa atom bombasının kullanıldığı, bazılarına göre elli milyon, bazılarına göre 75-85 milyon -çoğu sivil- insanın can verdiği tarihin bu en korkunç savaşında ülkesi yerle bir olan Adolf Hitler, kaybettiğini anlayınca intihar ederek hayatına son verdi. Sonuçta Almanya, müttefiki olan İtalya ve Japonya ile beraber 7-9 Mayıs 1945 tarihlerinde Müttefik Devletlere kayıtsız şartsız teslim oldu.

Müttefiklerden Stalin’in Sovyetler Birliği, savaştan en kazançlı çıkan devlet olmuştu. Almanya’nın üçte biri dâhil Doğu Avrupa’yı, Baltık ülkelerini, Kafkasya’yı, Japonya’nın Kuril adalarını ve Türkistan’ı olduğu gibi yuttu; gözünü Türkiye’ye de dikerek Kars ve Ardahan vilâyetlerimizi, Boğazlarımızı, en önemlisi de Ankara’da “dost bir hükûmet” istedi.

Savaştaki müttefikleri olan İngiltere ve ABD, Sovyet Rusya’nın bu saldırgan siyasetinden çok ürktüler ve 1949 yılında yanlarına on demokratik Batı ülkesini de alarak Sovyetlere karşı NATO’yu kurdular. 1955 yılında, artık nükleer silaha da sahip olan Sovyetler Birliği, NATO’ya karşı hükmü altındaki beş devletle birlikte Varşova Paktı’nı kurdu. Böylece dünya iki kutba bölünmüştü ve Soğuk Savaş başlamış oldu.

Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği, “Hür Dünya” olarak ifade edilen Batı Bloku karşısında dayanamadı ve 1989 yılında havlu attı. Varşova Paktı dağıldı, Soğuk Savaş boyunca zor kullanılarak Sovyet Bloku içinde tutulan Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Moldova ve daha sonra Doğu Almanya gibi Doğu Avrupa ülkeleri; Litvanya, Letonya, Estonya gibi Baltık ülkeleri ve Belarus; Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan gibi Kafkas devletleri; Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Tacikistan gibi Orta Asya Türk ve İslâm ülkeleri SSCB’den ayrılarak bağımsızlıklarını ilân ettiler. Geriye sadece bu günkü Rusya Federasyonu kaldı. Bütün bu kopuşlara rağmen Rusya Federasyonu, 17 milyon küsur kilometrekare arazisi ile dünyada ikinci sıradaki ABD’nin iki katı, dünyanın en geniş topraklarına sahip ülkesi idi. Ve hâlen içerisinde Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Çeçenistan, Dağıstan ve başka birtakım Türk ve Müslüman özerk devletçikler ile unsurlar barındırıyordu.

Sovyetler Birliği ile beraber komünizm de iflas etmişti. Komünist sistem yüzünden ülke ekonomisi çökmüş olduğundan, Rus halkı aç ve sefil bir hâlde karınlarını doyurabilmek için başta Türkiye olmak üzere civar ülkelere hizmetçi, dilenci ve fuhuş metaı olarak akın etti. Rusya’nın nükleer silahları dışındaki askerî gücü de bilhassa Afganistan yenilgisinden sonra iyice bozulmuş, bazı Rus askerlerinin ellerindeki silahlarını birkaç dolara, tanklarını 10 dolar fiyata sattıkları söylenir olmuştu. Rus lider Boris Yeltsin, açıkça Batı’dan, özellikle de Bill Clinton ABD’sinden yardım dilenmekteydi.


Dünya Putin’le tanışıyor

Şayet ABD liderliğindeki Batı İttifakı isteseydi, bu perişan durumdaki Rusya Federasyonu’nu da parçalar, Rusya’yı Moskova civarında geri kalmış küçük bir devlet hâline getirebilirdi. Fakat yapmadılar, her nedense tam aksine belini doğrultabilmesi için ona yardım ettiler.

Batı bunu neden böyle yaptı? Belini doğrulttuğu takdirde Rusya’nın yeniden başlarına belâ olacağı belli değil miydi? Acaba Rusya’nın boşaltacağı boşluğu Türk dünyasının dolduracağından mı korkmuşlardı? Batı, Müslüman Türkleri kendileri için Ortodoks Ruslardan daha mı tehlikeli görüyordu? Benim şahsî yorumum bu yöndedir. Bugün Libya’da ve Suriye’de Batılı devletlerin NATO’da müttefikleri olan Türkiye’ye karşı Rusya’nın yanında yer alıyor olmaları bunu ifade ediyor. Gene benim kanaatime göre, ABD, Türk dünyasıyla ilgili olarak o yıllarda bu kadar stratejik düşünememiş olsa bile, İngiliz aklının ABD’yi ikna etmiş olması mümkündür.

O dönemki Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in ülkesini derleyip toparlaması ve ekonomisini canlandırması için tayin ettiği başbakanlardan hiçbiri başarılı olamadı; ta ki Vladimir Putin bu göreve gelinceye kadar…

1999 yılında Başbakan olarak atanan Putin, Yeltsin’in Başkanlık görevinden ayrılması üzerine 2000 yılında yapılan seçimi kazanarak Rusya Federasyonu’nun Devlet Başkanı oldu. Putin Başkan olduktan sonra dünya petrol ve doğal gaz fiyatları zirve yaptı; petrol 120 dolarlara kadar çıktı. Putin, petrol ve doğal gaz ihracatından ülkesinin elde ettiği muazzam geliri çok iyi kullanarak ekonomisini düzeltti, ordusunu güçlendirdi. Müteakip bütün seçimleri kazanarak, bazen usulen Başbakan ve çoğu zaman Başkan pozisyonunda devletinin başında bugüne kadar kalmayı başardığı gibi, 2030 yılına kadar da bu görevde kalmayı yasal teminat altına aldı.

Bugünün Rusya’sı ve Putin, 1939 Almanya’sı ve Hitler rolündedirler. Putin, Yeltsin döneminde ülkesinden koparıldığına inandığı parçaları tekrar ele geçirme ve dünyadan ülkesinin o dönemdeki aşağılanmasının öcünü alma ihtirası içindedir. Peki, ülkesinden koparılan parçalar nelerdir? Kendi ifadesinden anladığımız, Sovyetler Birliği sınırları içinde bulunan, Türk yurtları da dâhil her yer!

Fakat Putin bununla da iktifa etmiyor, Çarlık Rusya’sının mirasını da talep ediyor. Rusya’nın Ukrayna’ya yaptığı saldırıya bu açıdan bakmak, ondan sonra olabilecek gelişmeleri bu zeminden tahmin etmeye çalışmak gerekmektedir. Şayet Putin Ukrayna işini kendi düşündüğü gibi hâlledebilirse, sıra muhtemelen Kafkasya ve Türkistan bölgesine gelecektir. Nitekim Putin birkaç defa Kazakistan’ın bir kısım Rusya toprağını işgal altında tutmakta olduğunu iddia edip açıkça Kazakistan’dan toprak talebinde bulunmuştur. Esasen daha ilk başta Başkan Boris Yeltsin bir açıklamasında, Sovyetlerden kopan ve “Bağımsız Devletler Topluluğu” üyesi olan devletlerde Rus nüfusun bulunduğu bölgelerin Rusya’ya ilhak edilmesini talep etmiş, o sırada toplam nüfusunun yüzde 38’inin Ruslardan meydana geldiği Kazakistan’ın Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, “Bu, Bağımsız Devletler arasında savaş demektir” diyerek buna şiddetle karşı çıkmış, bu tepki üzerine o günün şartlarında Yeltsin bir daha bu konudan bahsedememişti.

Batı bunu neden böyle yaptı? Belini doğrulttuğu takdirde Rusya’nın yeniden başlarına belâ olacağı belli değil miydi? Acaba Rusya’nın boşaltacağı boşluğu Türk dünyasının dolduracağından mı korkmuşlardı? Batı, Müslüman Türkleri kendileri için Ortodoks Ruslardan daha mı tehlikeli görüyordu? 

Putin’in mefkûresi ve bizim gerçeğimiz

Rusya’nın saldırgan ve yayılmacı siyaseti elbette sadece Başkan Putin’in şahsı ile sınırlı değil, tam aksine, rejim fark etmeksizin Rus Devleti’nin değişmeyen tarihî siyaseti ve hedefidir. Baş hedeflerinden birisi de Türkiye olan bu siyaset, bizim “Deli Petro”, Rusların ise “Büyük Petro” diye andıkları Rus çarının 1725 yılında yazmış olduğu vasiyetnamesine dayanır.

Petersburg şehrindeki Petrof Sarayı’nın mahzenlerinde bulunan bu vasiyetname, bir “dünya hâkimiyeti” mefkûresinin kâğıda dökülmüş halidir. Vasiyetnamede, “Türkiye ve İran’ın etkisiz hâle getirilmesi suretiyle Akdeniz ve Basra Körfezine ulaşılması, Rusya devletini dünya devleti yapabilmek için onun başkentinin Asya ve Avrupa hazinelerinin anahtarı olan İstanbul olması” gerektiği belirtilmekte, “tıpkı Yahudilerin kendi idealleri yolunda yaptığı gibi bu vasiyetin de sonsuza kadar dikkate alınarak mutlaka gerçekleştirilmesi” istenmektedir.

Büyük Rus romancısı Dostoyevski, “İstanbul bir gün mutlaka bir Rus şehri olacaktır” demiş, Bolşevik Stalin de İkinci Dünya Harbi’nden galip çıktıktan sonra Türkiye’den Kars ve Ardahan illerimiz ile İstanbul Boğazı’nı, daha doğrusu İstanbul’u istemişti. Başkan Putin, bahse konu konuşmasında Çar Petro’ya ve Jozef Stalin’e atıfta bulunmuştur. Bu gerçeklerin her Türk çocuğunun beyninin ortasında çakılı olması gerekirken, bizim kızlarımız ve oğullarımızsa maalesef bunlardan tamamen bîhaber hâlde oyunda oynaştadırlar.

Ah ah Sevgili Reisimiz Erdoğan! Yaptığınız muhteşem yollar, köprüler, havalimanları, hastaneler beni artık heyecanlandırmıyor. Çünkü geleceğimiz olan gençliğimiz elden gidiyor, yarınlarda o muhteşem eserler de tıpkı Kırım ve Balkanlar’da olduğu gibi Rusların yahut başkalarının olabilir. Abartıyor muyum? Hayır! Gençlerimizin en çok okuduğu, adeta kendilerine idol yaptığı Sözcü gazetesinin müptezel yazarı Yılmaz Özdil gençlerimizi neye teşvik ediyor, haberiniz var mı? Bir rakı mezesi karşılığında Kıbrıs’ımızı Rumlara vermek istiyormuş; gençlere bunu öğütlüyor bu sefil insan.

Çocuklarımızı, gençlerimizi şuurlandırmak zorundayız. Birinci Dünya Harbi öncesinde bir gün İngilizlerin İstanbul büyükelçisi, Sirkeci’de trenden inip mâkâm faytonu ile mekânına giderken, bizim vatansever İngiliz hayranı ve muhibbi gençlerimiz, bir sevgi jesti olarak büyükelçinin arabasının atlarını salıverip onların yerine kendilerini koşmuşlar da büyükelçi gençler için acı bir gülümsemeyle “İyi niyetli fakat çok saf çocuklar!” demiş. O İngilizler daha sonra devletimizi paramparça edince, o gençlerin kafaları allak bullak olmuş ama iş işten geçmişti. Bunları, o gençlerin içindeki en ateşlilerinden biri olan Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın itiraflarından öğreniyoruz. Şuurlanmak bilgiyle olur.


Putin ne yapacak? Savaşın akıbeti ne olacak?

Gelelim Ukrayna Savaşı’na…

Daha savaş başlamadan önce Rusya, Donetsk ve Lugansk bölgelerinin bağımsızlığını kınama yağmurları altında tanıdığını ilân ettiğinde, bir kısım “strateji uzmanları” televizyonlarda “Rusya istediğini aldı”, “Krizden en kârlı Rusya çıktı” gibi yorumlarla tıpkı Kırım olayında olduğu gibi krizin sona erdiğini ileri sürerken, başka bir kısım yorumcular da Rus ordusunun Ukrayna topraklarına girip iki üç gün içinde Ukrayna’yı işgal ederek kendi yandaşlarını devletin başına getirip isteklerini dikte edeceğini değerlendiriyorlardı. Bunların yanında daha başka bir sürü yorum ve değerlendirmeler uçuşup durdu. Nihayet 24 Şubat 2022 tarihinde Rusya belli noktaları bombalayarak ve karadan tanklar ve diğer zırhlı araçlarla Ukrayna topraklarına girmeye başladı.

Fakat göründüğü kadarıyla Rusya’nın evdeki hesabı çarşıya uymadı. Onlar herhâlde karşılarına Ukrayna ordusunun çıkacağını ve arazide bir konvansiyonel savaş yapacaklarını, böylelikle Ukrayna ordusunu imha edip ondan sonra istedikleri operasyonları yapabileceklerini plânlamışlardı; öyle olmadı. Ukrayna ordusu şehir savaşını tercih etti, ayrıca muhtelif mevzilerden Rusların uçak ve helikopter gibi hava araçlarını çeşitli SİHA, uçak ve uçaksavarlarla, karada tank ve zırhlı araçlarını, ikmal araçlarını aynı silahlar ve topçu atışlarıyla vurma taktiği uyguladı.

İmha edilen savaş araçlarının, öldürülen ve esir alınan Rus askerlerinin sayısı hakkında Ukrayna Devleti’nin verdiği rakamların sadece yarısı, hatta Rusların kendilerinin verdiği rakamlar dikkate alınmış olsa dahi Ukrayna savunmasının oldukça başarılı olduğu söylenebilir.

Bu noktada bir parantez de bizim “Bayraktar” için açmamız gerekiyor. Gerçi Bayraktar’ın Karabağ Savaşı’nda olduğu gibi net vuruşlarını televizyonlardan izlemedikse de Ukraynalıların Bayraktar için besteledikleri bir marşı kalabalıklar hâlinde hep bir ağızdan gururla ve neşeyle söylediklerini izleyince, anlıyoruz ki Bayraktar’ımız Rusların epeyce canını yakmış oluyor.

Rusların yanıldığı bir başka husus da, Ukrayna’nın doğusundaki bölgede var olduğu söylenen Rus asıllı halkın Rus ordusunu çiçeklerle karşılayacağı imiş. Öyle olmadı. Rus askeri her yerde protestolarla karşılandı, bunu televizyonlardan canlı olarak izledik. Çünkü Rus ordusu belirlediği hedeflere ulaşamayınca, âdeti üzere şehirleri ve meskûn mahalleri vahşice bombalayarak binaları yerle bir etti, çok sayıda sivil halkı katletti. Bu sebepten Rus asıllı Ukraynalıların da Rusya’dan nefret ettiği, hep beraber Rus ordusuna karşı mücadeleye girdikleri söyleniyor. Bu duruma göre, savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Rusya’nın ebediyen kaybettiği, çünkü araya kanın girmiş olması yüzünden Ukrayna halkını bütünüyle kaybetmiş olduğu değerlendiriliyor.

ABD ve diğer Batılı devletler şayet Ukrayna’nın istediği silahları, özellikle de hava savunma sistemlerini yeterli miktarda vermiş olsalardı, Rus ordusu çok daha büyük kayıplar verir, çok müşkül durumlara düşerdi; fakat yapmadılar, yapmıyorlar. Çünkü savaşın olabildiğince uzamasını, bu suretle Rusya’nın ekonomik olarak daha çok yıpranmasını istiyorlar.

Savaşın akıbeti ne olur? Bunu elbette bilemeyiz ama az çok bir tahminde bulunabiliriz. Savaş uzayacaktır! Savaşı durdurması için Rusya’nın ileri sürdüğü şartların Ukrayna tarafından kabulü mümkün değildir. Çünkü bu şartların kabulü, Ukrayna diye bir devletin artık olmaması mânâsına gelmektedir. Zaten Rusya’nın iddiası ve talebi de budur. Putin, yaptığı malûm konuşmada, tarihî olarak Ukrayna diye bir devletin olmadığını, bugün “Ukrayna” denilen yerin aslında Rusya’nın bir parçası olduğunu iddia etmiştir.

Ukrayna ordusu ve Ukrayna halkı, topraklarını sonuna kadar savunmaya kararlı görünüyor ve savunuyor. Rus askerlerinin hiçbir motivasyonunun olmadığı gibi eğitimsiz oldukları, vatan aşkıyla savaşan Ukraynalıların karşısında hiçbir şanslarının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim bunların birçoğunun tankını, topunu, aracını bırakıp kaçtığını yahut kolayca teslim olduklarını duymaktayız. Nitekim meskûn mahalle giren bazı Rus tanklarını sivil halkın ele geçirdiğini televizyonlardan şaşkınlıkla izlemekteyiz. Rusya Devlet Başkanı Putin, bizzat, askerlerinin acemi olduğu için teslim olduklarını itiraf etmiştir.

Savaş günlerdir sürmekte olsa da Rus ordusu hiçbir Ukrayna kentini tam olarak ele geçirebilmiş değildir. Rus ordusu rezil olmaktadır. Onlarca kilometre uzanan zırhlı araç konvoyları da olsa, kara harekâtıyla bir şey yapamayacak, bataklığa saplanıp kalacak gibi görünüyor.

Putin şimdi ne yapacak? “Beceremedik, çekilelim” demeyecektir elbette. Rus ordusunun bundan sonra yapacağı şey, uzaktan füzelerle, toplarla, havadan yoğun bombardımanla şehirleri harabe hâline getirecektir. Ukraynalılarsa ölümü göze almışlardır, dayanacaklardır. Acaba Ruslar maruz bırakıldıkları -cidden çok etkili- yaptırımların da altında bu savaşa ne kadar dayanabileceklerdir? Ukrayna milletvekili ve Kırım Türklerinin lideri Abdülcemil Kırımoğlu, Rusya’nın iki üç hafta daha dayanabileceğini söylemiştir.

Savaşın Türkiye etkisi ne olur?

Savaşın Türkiye’mize etkisi nedir, ne olacaktır? Bunu “kısa, orta ve uzun vadede” olmak üzere “olumsuz ve olumlu” yönleriyle ele almak durumundayız.

Kısa dönemde petrol ve doğal gaz fiyatlarının anormal yükselişi ülkemizin ekonomisini iki türlü vuruyor: Birincisi, ülkemizin bu maddelere ödemekte olduğu faturanın, buna paralel olarak döviz fiyatının artması; ikincisi, artan petrol fiyatları yüzünden dünya ticaretinin yavaşlaması, enflasyonun yükselmesi ve bunun ülkemizin ekonomik büyümesine olan negatif etkisi söz konusudur.

Rusya ve Ukrayna’ya yapmakta olduğumuz ihracat ve ithalatın azalması, Türk Akım Petrol Boru Hattının ve turizmin aldığı darbe, belki en önemlisi de Ukrayna ile yapılmakta olan ortak motor ve savunma sanayi yatırımlarının akim kalmış olması olumsuz birer etkidir.

Bütün bunlara rağmen orta ve uzun vadede Türkiye bu krizden siyâsî, stratejik, askerî ve ekonomik olarak çok daha kazançlı çıkabilir. Şayet bu savaştan Rusya askerî ve ekonomik olarak çok yıpranmış olarak çıkar, Batı dünyası da kaypaklık edip yaptırımları kaldırmaz ya da hafifletmezse, Rusya orta ve uzun vadede çok büyük güç kaybına uğrar, bu da Türkiye’nin ve Türk dünyasının çok faydasına olur. Rusya’nın Türk Devletleri Teşkilatı üyesi devletler üzerindeki tehdit ve baskısının hafiflemesi, Suriye ve Libya’daki Türkiye karşıtı askerî varlığını taşıyamaz hâle gelmesi ya da zayıf duruma düşmesi sebebiyle Türkiye ile anlaşmak mecburiyetinde kalması beklenebilir.

Diğer taraftan, savaş sonrası Ukrayna ve Rusya ekonomik olarak Türkiye’ye çok daha muhtaç hâle gelecekler, Batı’dan izole edilen Rusya ile ticaret ve turizm artacak, dolar kullanılmayacağı için Türk ekonomisi üzerindeki dolar baskısı azalacak ve Türkiye’nin, Batı’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlara katılmayacağı için petrol ve doğal gaz ithalatında, bunları satmakta sıkıntıya düşen Rusya’ya karşı eli güçlenecektir. Savaş sonrasında özellikle Ukrayna’da Türk müteahhitlik firmaları için muazzam bir pazar açılacaktır.

Batı ile olan ilişkilerimiz açısından bakarsak, ABD ve AB ülkelerinin Suriye ve Libya’daki Rus varlığına karşı edilgen ve hatta destekleyici, Türkiye’ye karşı ise düşmanca olan siyasetlerinde aksi yönde bir değişikliğin olması beklenebilir. AB ülkelerinin Rus petrol ve doğal gazına olan bağımlılıktan kurtulma isteği, İsrail, Mısır, İran, Irak, Türkmenistan ve Kazakistan kaynaklarının en kısa sürede Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması fikrini ve çabasını gündeme getirebilir. Bundan ülkemiz siyâsî, stratejik ve ekonomik olarak önemli kazançlar sağlayabilir. Ayrıca Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Adalar Denizi ve Kıbrıs mücadelesinde AB ile ilişkilerde elini ciddî olarak güçlendirmesi beklenir.

Bütün bu ekonomik sebepler ve Türkiye’nin bağımsız ve de dengeli politikası, savaş sonrasında Türkiye’yi stratejik bir merkez durumuna getirecek; Türkiye’nin bu konumu, Suudi Arabistan, Mısır, BAE, Bahreyn, Kuveyt ve Ürdün gibi bölge ülkeleri ile Fas, Cezayir, Tunus, Çad ve Sudan gibi Afrika ülkelerini Türkiye’ye yakınlaşmaya ya da daha çok yakınlaşmaya zorlayacak, Türkiye’nin bölgesindeki ve dünyadaki itibarını daha da arttıracaktır.

Hülâsa, şu kısa dönemdeki sıkıntılar geçicidir. Biraz dişimizi sıkabilirsek eğer, ülkemizin geleceği -Allah’ın izniyle- çok daha parlak olacaktır.