Hırsının kölesi idareciler

İnancımızdan aldığımız işaret ve kadim medeniyetimizden gelen Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nün kilometre taşlarıyla oynayan haramzadelerin çoğaldığı bir demdeyiz. Etrafta olup bitenlerin çoğu “akıllara ziyan” dedirten cinsten. Batı mukallitliği ve İslâmî hayata ve nizâmına düşman idari yönetim tarzı, medeniyet tasavvurumuzun şirazesini bozdu. Gerek siyasî güç, gerekse bürokrasinin yapılanması bizim medeniyet tasavvuruna yabancıların hâkimiyetine geçti.

İNSAN, zafiyetlerle dolu bir varlık... Yaratılış macerasında Hazret-i Âdem’le başlayan bu “insan” olma özelliğimiz, aynı zamanda zafiyetlerimizin neler olduğunu ortaya koymaktadır. Bu zayıflıkları en aza indirmek için nefisle yapılması gereken mücadelenin ehemmiyeti büyüktür. 

İnsanda bulunan zaafları çok farklı şekillerde sıralayabiliriz: Benlik duygusu, dünya sevgisi, maddiyat bağımlılığı, şöhret hastalığı, itibarlı olma sevdası, bitmeyen heves ve istekler…  

Bir de insanın en ağır bir şekilde imtihan edildiği bir alan var: İhtiras… İnsan çoğu zaman hırslarının peşinde koşar, ihtiraslarına yenilir. Tâ ki kendisini sarsan bir hâdise ile karşılaşana kadar… İşte asıl olması gereken denge, büyük bir dersle karşılaşmadan önce kurulması gereken dengedir.

Ancak hâdiseleri ve insanları okumasını bilen bir kimse, kendi başına bir belâ ve sıkıntı gelmeden de hayatında düzenlemeler yapmasını bilir. 

Bugün ülke gündemini meşgul eden akla ziyan olanları Rasûlullah -(sallâllâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Kişideki mal hırsının, şeref ve mevkie düşkünlüğün dinine verdiği zarar, iki aç kurdun sürüye verdiği zarardan daha büyük olur” hadis-i şerifi çok iyi anlatır. 

Birçok bürokrat, hak etmedikleri mâkâm-mevki peşinde koşturur. Kazara bir mâkâma geldiklerinde de kibirlerinden yanlarına yaklaşılamaz. Devletin verdiği payeyi, kıymeti kendinden menkul bilip kibirlenenleri kadim tarihimizden bir misal verelim... 

Osmanlı Cihan Devleti’nin kudretli Hakanı Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde başarıdan başarıya koşan Yahya Paşazâde Bâli Bey, Padişahtan vezirlik ister. Ancak Kanuni, Bâli Bey’in bu isteğine karşılık “Her işi Allah’tan bilesün ve asla nefsine gurur getirmeyesün. Bey olmak iki kefeli terazidür. Bir kefesi cennet, bir kefesi cehennemdür”diyerek tarihe geçen bir cevap vermişti. İbretamiz ve bir o kadar da inananlara yol gösterici olan mektubun iki paragrafı da şöyle: 

“… Çok kimseler vardır ki elinde fırsat olmadığı vakit iyi yüzlerini gösterirler. Ellerine fırsat geçtiğinde ise Nemrud olurlar. Özetle insanları tecrübe edüp kanaat sahibi olasun, elbette aldanmayasun. Göz kulak açasun! Şayet beyler ve vekiller iyi adam olsa halkın hakkı, hâli iyi olur. Halk, beylerin otlağı gibidür. Her kim hataya düşerse hâli yaman olur. Ve bazı kişiler vardır ki gündüz oruç tutar, gece namaz kılarlar. Fakat putperest mala muhabbet edenlerdür. Halkı mal sevmekten başka azdırıcı nesne olmaz. Şimdi sen de fani olan şeye meyletmeyesün ve muhabbet göstermeyesün! Nimeti Allah’ın kulları için harcayasun. Kerem elini açasun. Haset etmekten çok sakınasun! Malımızın geliri harcamalarımıza yetmez diye huzursuz olmayasun!”(*)

İnancımızdan aldığımız işaret ve kadim medeniyetimizden gelen Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nün kilometre taşlarıyla oynayan haramzadelerin çoğaldığı bir demdeyiz. Etrafta olup bitenlerin çoğu “akıllara ziyan” dedirten cinsten. Batı mukallitliği ve İslâmî hayata ve nizâmına düşman idari yönetim tarzı, medeniyet tasavvurumuzun şirazesini bozdu. Gerek siyasî güç, gerekse bürokrasinin yapılanması bizim medeniyet tasavvuruna yabancıların hâkimyetine geçti. Yaşadığımız dönem itibariyle yönetim ve yönetenler arasındaki ünsiyet derecesi ve hâl-i pür melâli ise aşağıda ve daha önceki bir yazımızda arz ettiğimiz gibidir:

Bürokrasi gücünü bilgi ve uzmanlıktan, iktidar ise halktan almaktadır

“Türkiye’de bugüne kadar sivil ve askerî kanadıyla bürokrasi, bu karar alma süreçlerinde rol oynamanın ötesinde siyasete daima meyilli olmuş ve diğer ülkelerdeki bürokratik mekanizmalarla karşılaştırıldığında politik karar alma süreçlerinde zaman zaman siyasetçilerden de baskın ve ayrıcalıklı bir konum elde etmiştir. Her devlette toplumun amaçlarını belirleyen bir süreç var. İşte bu süreçte siyasiler genel kararları alırlar. Bürokratlar ise bunları uygularlar. Alınan kararlarla bunların uygulanmasında görev alanların birbirinden ayrılması gerekir. Bazen de bürokratlar, siyasilerin görev alanına giren konularda söz sahibi olurlar. Bunları yaparken belirli bir sınır çerçevesinde olunması gerekir. Bürokrasi-siyâsî iktidar ilişkilerinde, talepleri yerine getiren, kanunlar çerçevesinde iktidara bağlı olması gereken bürokrasidir. Bürokrasi ve iktidar arasında girift ilişkiler meydana gelmektedir. Bürokrasi gücünü bilgi ve uzmanlıktan, iktidar ise halktan almaktadır. Bürokraside rol farklılaşması ortaya çıkmaktadır. Bu da yolsuzlukları ve rüşveti ortaya çıkarmıştır. Bunun nedeni, kulu Rabbinden uzaklaştırarak kötülük işlemeye tahrik eden isyankâr nefistir. Nefsin yegâne maksadı, hevâ ve heveslerini ölçüsüzce tatminden ibarettir. Şehvetin esiri, şeytanın avenesi olmuş, keyfine, zevkine, günaha düşkün olan nefistir. Memuriyette/ bürokraside bilgi ve uzmanlaşmanın artması, üst kurulların çoğalmasına neden olmaktadır. Üst kurullarda oluşan bilgi ve uzmanlık gücünü iktidara karşı kullanılmakta, bu da bürokrasi ve siyaset arasında girift ilişkilerin doğmasına neden olmaktadır. Bunda muvaffak olmanın şiarı, bürokrasi ve siyaseti birbiriyle uyum içinde yürütmektir. Hükümet rolünün gelişmesi, hükümet yapı ve yönetim sistemlerinin giderek karmaşıklaşması, kurullara ve bunlara verilen görevlerde uzmanlaşmayı gerekli kılmıştır. Geleneksel görevler giderek genişlemekte ve hükümetlerin programlarına yeni görevler eklenmektedir. Hükümetlerin yerine getirmek zorunda oldukları görevlerin güçlük ve genişliği, yönetimlere daha geniş bir güç vermiştir.” 

Asıl olması gereken denge, büyük bir dersle karşılaşmadan önce kurulması gereken dengedir

İnananlar olarak hayat rehberimiz Kur’ân-ı Kerîm, insan karakterini tahlil ederken onun “câhil, zâlim, aceleci, az düşünen, hırslarına yenilen” bir varlık olduğunu haber verir bize… Rabbimiz âdeta, “Zayıf noktalarınız bunlar; bunların üzerinde hassasiyetle durun!”demektedir bizlere. Hayatımız alabildiğine hızlı akarken zaman zaman bu hızı kesecek olaylar yaşarız. Meselâ bir ölüm hâdisesi ya da bizi doğrudan ilgilendiren bir felaket… Veya hayat düzenimizi altüst eden bir gelişme... Bu durum, aynen yolda arabası ile son gaz giden bir insanın aynı yol üzerinde gördüğü bir kazadan sonra kendine gelmesi ve “Ben ne yapıyorum? Bu yaptığım düpedüz ölüme gidiş!” diye düşünerek hayatına tekrar çekidüzen vermesine benzer. İnsan çoğu zaman hırslarının peşinde koşar, ihtiraslarına yenilir. Tâ ki kendisini sarsan bir hâdise ile karşılaşana kadar… İşte asıl olması gereken denge, büyük bir dersle karşılaşmadan önce kurulması gereken dengedir. Ancak hâdiseleri ve insanları okumasını bilen bir kimse, kendi başına bir belâ ve sıkıntı gelmeden de hayatında düzenlemeler yapmasını bilir. Hırs, tamamen insanın iç dünyası ile ilgili bir durumdur. Hayatı algılayış biçimi, hâdiseleri yorumlayışı ve onlara nasıl mânâ verdiği ile ilgilidir. “Varlıklı insan çok hırslıdır da fakir insan az hırslıdır!” diye bir hükme varmak, çoğunlukla doğru değildir. Ya da meşhur bir insan ile sıradan bir kimsenin hırsı aynı olabilir. Kısacası sahip olduğumuz bazı şeyler hırsı tetiklemekle birlikte, sadece sahip olmak “bir hırs sebebi” değildir. Bu, biraz da insanın kendisine ve hayata bakış tarzıyla alâkalıdır. Asıl olan, insanın nefsindeki bu hırs meylini, hayır ve güzelliklerde yarışmaya döndürmesi, fani dünya mâkâm ve serveti uğrunda heder etmemesidir.

Devletin hizmet mâkâmları da birer emanettir

Tarih boyunca insanların huzur ve mutlulukları iki sebeple kazanılmış veya kaybedilmiştir: Emanet ve adalet… Emanetler ehline verildiği ve adalete riayet edildiği müddetçe cemiyette huzur ve saadet bulunmuş, hıyanet ve haksızlığın olduğu yerde ise huzursuzluk, kavga, savaş, servet ve neslin helâk olmasına şahit olunmuştur. Emanet, korunması istenen maddî ve manevî değerdir. Devletin hizmet mâkâmları da birer emanettir. Bunlar korunacak, muhatap ve ilgililerine teslim edilecek, ne maksatla verilmiş ise ona uygun olarak kullanılacaktır. Hazreti Peygamber, “Münafığın üç belirtisi vardır: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder” (Müslim, “Îmân”, 107-109) buyurarak emanete riayet etmeyenleri münafık vasıflı insanlar olarak tescil etmiştir. 

Sağlam hukuk kuralları, ahlâk ve kamu denetiminin bulunduğu yerde adaletin gerçekleşmemesi için bir sebep kalmaz

İnsanlar arasında hüküm genellikle bir ihtilâf ve dâvâ hâlinde, haklı olanı haksız olandan ayırmak veya hakkın kime ait olduğunu açıklamak suretiyle gerçekleşir. Adalet, “eşitlik ve dengeyi sağlamak” demektir. Burada eşitlikten maksat, herkese aynı şeyi, aynı vasıf ve miktarda vermek değildir. Herkesin hakkını, hak ettiğini, lâyık olduğunu almada eşit olmasıdır; güçlü de olsa haksızın, güçsüz de olsa haklı ile hukuk karşısında eşit muamele görmesidir. İnsanların haklarını yiyenler bunu, genellikle kendilerini karşıdakilerden üstün ve güçlü görerek yaparlar. Kamu gücünü, zayıf olmasına rağmen haklı olanın yanına koymak suretiyle muamelede eşitlik, yani adalet sağlanmış olur. Adaletin gerçekleşmesi –âdil uygulayıcılar yanında– kimin neye lâyık, kimin neyi hak ettiği konusunda doğru, hakkaniyete uygun, dengeli bilgi ve ölçülere sahip olmaya bağlıdır. Hukuk kuralları, bağlayıcı mevzuat işte bu bilgi ve ölçüleri vermek için oluşturulur, vazedilir. Hukuk kurallarını, İlâhî irşaddan bağımsız olarak insanlar koyarlarsa –insanların kendilerini aşmaları, beşerî kayıtlardan, cemiyet kültür ve değerlerinden etkilenmemeleri mümkün olmadığı için, hakkaniyet ölçüleri– hak ediş dengeleri bozuk olabilir. Bilgi eksik, ölçü bozuk olunca da –düzen, hukuk ve mahkeme bulunsa bile– adalet gerçekleşmez. İnsanı ve kâinatı yaratan Allah mîzanı da koymuştur. Mîzan, “maddî ve mânevî alanlarda denge, hakkaniyet ve adalet ölçüsü” demektir. Hukukla ilgili mîzanın aranıp bulunması bakımından vazgeçilemez kaynak ilgili naslardır (âyet ve hadisler). Âyet ve hadislerin nokta tayini şeklinde açıklamadığı konularda ise fayda (mesâlih), yorum (anlama, beyan), kıyas ictihadlarına ve örfe başvurulacak; bu yoldan, adaleti gerçekleştirecek olan hüküm ve ölçülere ulaşılacaktır. Hüküm ve ölçüler bulunup bilindikten sonra sıra uygulamaya gelir. Uygulamada adaletin bozulmamasının iki teminatı vardır: A) İmana dayalı ahlâk… B) Cemiyetin emanet ve sorumluluk duygusu içinde gerçekleştireceği denetim… Sağlam hukuk kuralları, ahlâk ve kamu denetiminin bulunduğu yerde adaletin gerçekleşmemesi için bir sebep kalmaz. Vesselâm…